1
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
71
Okunma
İnsan, adımlarıyla dünyayı ölçebileceğini sandığı o çocukluk çağını geride bıraktığında anlar ki yolun uzunluğu bir ceza değil, insanı değiştiren bir imkândır. Her sabah başka bir göğe uyanırken içimizde kıpırdayan uzaklara gitme isteği de aslında yeni bir şehir arayışı değildir. Çoğu zaman insan, kendi içinde eksik kalan bir parçanın peşinden yürür.
Gurbet, birkaç parça eşyanın sığdığı bir bavuldan ya da geride bırakılan bir şehrin siluetinden ibaret değildir. Asıl gurbet, insanın adını koyamadığı bir eksikliği taşımasıdır. Bir maden ocağının karanlığından çıkıp hiç bilmediği bir ülkenin soğuk sokaklarında yürüyen insanı ayakta tutan şey cebindeki pasaport değil, içinde hâlâ sönmemiş olan umut ve meraktır. Çünkü yürümek yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir; bazen insanın kendine verdiği en sessiz mücadeledir.
Modern dünya her duyguyu açıklamak, her yaşanmışlığa bir isim bulmak istiyor. Oysa insanı gerçekten değiştiren anlar, çoğu zaman açıklanamaz. Bir annenin demlediği çayın buğusunda, akşam eve dönen yorgun bir babanın sessizliğinde ya da dedenin yıllar süzülmüş tek bir cümlesinde saklıdır hayatın ağırlığı. İnsan bazen fark etmeden büyür; yürüdüğünü sanırken aslında olgunlaşmaktadır.
Bu büyüme, konforun içinde değil; planların bozulduğu, dilini bilmediğin bir yerde susmak zorunda kaldığın ve yalnızlığın sesini ilk kez duyduğun anlarda başlar. İşte o an insanın kabuğu çatlar. İçinde sakladığı güç de ancak o çatlaklardan görünür. Sonra dönüp geriye baktığında anlar ki geçtiği yollar, karşılaştığı insanlar ve haritada küçük görünen şehirler hayatının yönünü değiştirmiştir.
Belki de bu yüzden insan, dünyaya yerleşmek için değil, geçmek için gelir. Geriye bıraktığı en değerli şey ise gösterişli sözler değil; kimseyi incitmeden attığı birkaç temiz adımdır.
Ömer Dilbaz
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.