0
Yorum
0
Beğeni
5,0
Puan
34
Okunma

Cansever’in sesi, bir gece yarısı ıssız bir odada çalınan eski bir kaset gibiydi. Kimse bilmezdi nereden geldiğini, ama bir kez duyunca unutmak imkânsızdı. 8 Temmuz 1967’de Kuzey Makedonya’nın Veles kasabasında, yedi çocuklu Roman asıllı bir ailenin en küçüğü olarak doğan Dzansever Dalipova, hayatın ona biçtiği ağır kaderi omuzlarında taşıyarak büyüdü. Babası Selanik göçmeni, annesi Bulgaristan kökenliydi. Evleri dar, sofraları sktı, ama sesler boldu. Balkanların o hüzünlü, isyankâr ezgileri daha çocukken kulağına dolmuştu. On iki yaşındayken sokakta oynarken bir çocuğun fırlattığı sopa gözüne isabet etti ve o günden sonra dünyaya tek gözüyle bakmak zorunda kaldı. Tek gözü kapandı, ama sesi iki kat açıldı. O kayıp, belki de hayatının en büyük öğretmeni oldu. Acıyı erken tanıdı, yalnızlığı erken öğrendi ve bütün bunları bir gün mikrofonun ucuna yükleyecekti.
Türkiye’ye adım attığında henüz kimse adını bilmiyordu. 1990’ların ortasında, arabesk müziğin hâlâ sokakları, taksileri ve gece alemlerini doldurduğu yıllarda, İbrahim Tatlıses’in “İbo Show” programına çıktı. “Kara Çadır”ı söyledi. O gece televizyon ekranından yükselen ses, milyonlarca insanın oturduğu koltuğu sarsmıştı. Ne yapmacık bir eda, ne abartılı bir jest… Sadece çıplak bir acı ve o acıyı taşıyan güçlü, boğuk, isyankâr bir ses. Cansever o geceden sonra bir daha unutulmadı. “Meçhul” albümüyle başlayan yolculuk, “Cemalim”, “Yollar Hasta Ben Yorgunum”, “Derdim Çoktur”, “Ağla Gözbebeğim”, “Kime Bu İnat”, “Ben Ne Günler Gördüm” gibi eserlerle devam etti. Her şarkısı bir yara bandı gibiydi. İnsanlar kendi yaralarını onun sesiyle sarıyor, kendi yalnızlıklarını onun feryadıyla dindiriyordu.
Sahneye çıktığında tek gözü kapalı, diğer gözü ise tüm salonu süzen o keskin bakışıyla dururdu. Mikrofonu eline aldığında sanki yıllardır biriktirdiği her şeyi bir anda boşaltırdı. Roman müziğinin ateşini, arabeskin acısını ve fantezi müziğin kıvraklığını öyle ustalıkla harmanladı ki, dinleyen “Bu ses Türk mü, Balkan mı, Roman mı?” diye sormadan kendini kaptırırdı. Hiçbir zaman bir başkasının gölgesinde kalmadı. Ne Müslüm Baba’nın, ne diğer büyük isimlerin peşinden gitti. Kendi yolunu kendi çizdi. Sahne kıyafetleri sade, duruşu dik, sesi ise her zaman yüklüydü. Hayatı boyunca özel hayatını gözlerden uzak tuttu. Evliliği, çocukları, özel ilişkileri hakkında kamuoyuna yansıyan net bilgiler yoktu. Belki de acılarını şarkılarına yüklemek, özel hayatını gizli tutmaktan daha kolaydı.
Hastalıklar peşini hiç bırakmadı. Çocukluğunda gözünü alan talihsizlik, gençliğinde ankilozan spondilit hastalığıyla belini büktü. Yıllarca ağrı kesicilerle, tedavilerle yaşadı. Sonra 2025’in sonuna doğru lösemi teşhisi kondu. Almanya’ya gitti. İlik nakli oldu. Bir ara “Kanseri yendim” diye umut verdi. Hayranları sevinç gözyaşları döktü. Ama hastalık geri döndü, enfeksiyon kaptı. Son günlerinde sosyal medya hesabından “Konuşamıyorum, yazamıyorum. Sürekli serumlar, antibiyotikler alıyorum. Tek ihtiyacım olan şey dua” diye seslendi. 8 Ağustos 2026’da, 59 yaşında, tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Tek gözüyle baktığı dünyaya, artık iki gözü kapalı veda etti. Cenazesi memleketi Kuzey Makedonya’da toprağa verildi.
Cansever gitti. Ama sesi gitmedi. “Kara Çadır” hâlâ çalıyor. “Ağla Gözbebeğim” hâlâ yakılıyor. Taksi radyolarında, gece alemlerinde, yalnız odalarda, eski kasetçilerde o ses dolaşıyor. O, sadece bir şarkıcı değildi. Acıyı, yalnızlığı, göçü, kimsesizliği ve direnişi sesine yüklemiş bir kadındı. Roman kimliğini asla saklamadı, aksine gururla taşıdı. Türkiye’de “öteki” diye bakılan bir coğrafyadan gelip, milyonların gönlüne yerleşmeyi başardı. Plaklarda, kasetlerde, dijital platformlarda hâlâ yaşıyor. Her “Cansever” aramasında, her eski kasetin çıkarılışında o ses yeniden doğuyor.
Şimdi o ses sustu. Ama biz hâlâ dinliyoruz. Tek gözüyle bakan, iki yürekle söyleyen kadın… Rahat uyu Cansever. Sesin burada kaldı. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.
Gazi Şahin
Kul Yorgun
9 Ağustos 2026
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.