1
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
79
Okunma
Acının en kötü yanı şiddeti değil, alışılabilir oluşuydu. İnsan bir süre sonra ağırlığı değil, ağırlığın olmadığı anları yadırgarken bulur kendini; bir sabah iyi uyanır da huzursuz olur, bir şeyini kaybetmiş gibi arar durur. Yarasını öyle benimser ki iyileşmeyi bir tür kayıp gibi yaşar. En tehlikeli hapishaneydi bu, anahtarına alıştığımız.
Bunun büyüğü de var: dünya ağrısı derler; dünyanın olduğu hâl ile olması gerektiğini sandığımız hâl arasında kalan boşlukta üşümek. Bastırdığında yok olmak ister insan; görülmesin, sorulmasın, tek bir harfi bile telaffuz edilmesin ister. Kapı çalar, kımıldamazsın; evde olmadığına inansınlar diye nefesini bile tutarsın. Sonra o dalga çekilir, ağrı hafifler; işte o an bakılmayı, sayılmayı, birinin hafızasında yer tutmayı ister. Aynı kapının önünde bu sefer sen durursun, çalmak için bir bahane ararsın. Görülmeye teşneyiz, sonra küseriz görüldüğümüz kadarına.
Bak şu imkânsızlığa: gökte gündüz, aydınlık ve masum; yeryüzünde ise akşam çoktan inmiş, sokak lambaları yanmış, evlerin pencereleri ışıkla dolmuş. İnsan o tabloya bakarken içinde bir şey kayar, neden olduğunu bilmeden huzursuz olur; ama kimse sormaz bu tezatı, herkes bakar ve tanır. Çünkü insan da tam olarak budur: göğü hâlâ aydınlıkken içine akşam inmiş; aynı anda hem görünmek hem silinmek isteyen.
Karanlıkta parlayan fosforlu bir saat gibiyiz üstelik: görünmek için önce her yerin kararması gerekir. Ve parladıkça biter fosfor — her görünür olduğumuzda biraz daha sönükleşiriz.
Biteceğini bilen bir şey neden derine bağlansın ki? İnsan da bu yüzden çekinir kök salmaktan. Yine de salar; elinde değildir. Ne kadar tutunursa o kadar korkar. Derine salınan her kök, koparılma korkusuyla beslenir; toprağa ne kadar gömülürse, sökülmenin ne demek olduğunu o kadar iyi bilir. Görülmek de böyledir: görüldükçe köklenir insan, köklendikçe korkar sökülmekten.
Görülmek ve yok olmak arzusu — işte Fezaest’in hayat döngüsü.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.