Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım. (dostoyevski)
mahfuz düzgün
mahfuz düzgün

Son Celse

Yorum

Son Celse

0

Yorum

4

Beğeni

0,0

Puan

60

Okunma

Son Celse

Sema, isminin adliye koridorunda yankılanmasıyla gayriihtiyari bir irkilmeyle yerinden doğruldu. Sesin geldiği tarafa döndüğünde, duruşma salonunun kapısı önünde bekleyen mavi üniformalı mübaşiri gördü. Bir yandan elinde tuttuğu kâğıda bakıyor, diğer yandan koridordaki kalabalığı gözleriyle tarıyordu. Mübaşir bir kez daha, bu defa daha yüksek bir sesle adını okuyunca içini ani bir panik kapladı. Sesin geldiği yöne doğru hızlı adımlarla ilerlerken sağ elini kaldırdı; dudaklarından ancak kendisinin duyabileceği zayıf bir "Benim," sözcüğü döküldü. Mübaşir fısıltıyı duymamıştı ama havadaki eli fark etti. "Biraz acele edin," dedi soğuk bir sesle ve elindeki listeden bir isim daha okudu.

Aylardır duymadığı, duymaktan kaçtığı o isim koridorda asılı kaldı: Ahmet Yiğit.

Sema bir an duraksadı. "Gelmemiş olabilir mi?" diye geçirdi içinden. Hafifçe yan tarafına bakmaya yeltendi ama hemen vazgeçti. Bakmasına gerek yoktu; onun orada olduğunu hissetmişti. Ahmet’in varlığının kendine has, ağır bir havası vardı. Birlikte geçirdikleri onca sene boyunca, gecenin zifiri karanlığında bile yatakta dönüp bakmadan onun yanında olup olmadığını hemen anlardı. Kokusuna olan aşinalık mıydı bu, yoksa başka bir bağ mı, hiçbir zaman anlamlandıramamıştı.

"Toparlanmalısın," dedi kendi kendine. "Güçlü durma vakti." Sahip olduğu o çelik iradeyle, istediğinde neler yapabileceğini ona öğretmeliydi. Yüzüne maske gibi donuk, soğuk bir ifade takındı. Başını dik tuttu ve sert adımlarla duruşma salonuna adım attı. Kendinden emin bir yürüyüşle, kürsünün hemen karşısındaki tahta bölmenin önünde durdu. O sırada mübaşirin sessizce kendisine doğru yaklaştığını hissetti. Mübaşir, hâkimin sağ tarafındaki masayı işaret ediyordu: "Şuraya geçin, bir de nüfus cüzdanınızı verin."

Sema, zaten elinde hazır tuttuğu kimliğini mübaşire uzattı. Topuklarını zemine sertçe vurarak, soğukkanlı görünmeye çalıştığı o adımlarla gösterilen masaya geçti. Hemen karşısındaki diğer masaya ise "o" yerleşmişti. Bir an göz ucuyla bakmayı denedi ama cesaret edemedi. Bakışlarını kürsüye sabitledi; bir yandan dosyayı karıştıran, diğer yandan önündeki genç kâtibe bir şeyler yazdıran hâkime baktı. Hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordu. Beyni dondurulmuş bir buz kalıbı gibiydi; öyle ki içerideki sesleri algılamakta, kelimeleri birleştirmekte güçlük çekiyordu.

Hâkim, önündeki dosyadan başını kaldırmadan, ismi ve soy ismiyle hitap ederek sordu:
"Adresini söyle."
"Şimdi annemde kalıyorum, onu vereyim," dedi Sema,
"Söyle," dedi hâkim, aynı mekanik tonla.
"Talatpaşa Mahallesi... Daire: 20, Kağıthane."

Hâkim, dosyaya bakarak kâtibe anlaşılması güç hukuk terimleriyle dolu birtakım cümleler dikte ettiriyordu. Sema, kendilerine hiç bakmayan hakimin aslında başka bir davayla ilgili yazdırdığını sandı bir an. Sırasını bekleyen bir mahkûm gibi olduğu yerde hiç kıpırdamadan duruyordu. Söylenen bir şeyi kaçırma ya da yanlış anlama korkusuyla, hâkimin ağzından çıkan her kelimeyi yakalamaya çalışıyordu. Tam o sırada hâkimin, yine yüzlerine bakmadan, "Tamam, oturabilirsin," dediğini duydu. Sözün kendisine söylendiğinden emin olmak için mübaşire ürkek bir bakış attı, ardından arkasındaki sandalyeye yavaşça ilişti.

"Ahmet Yiğit. Fatma ve Derviş oğlu, 1987 Sivas doğumlu. Doğru mu?’’ "Evet efendim."

Sema, "Evet efendim," sözünün geldiği yöne doğru kaçamak bir bakış fırlattı. Yıllarca aynı yastığa baş koyduğu, sabahları kahvaltısını hazırlayıp kıyafetlerini yıkadığı, derdini, sevincini, en mahrem sırlarını paylaştığı eşinin sesini aylardan sonra ilk kez duyuyordu. Aslında Ahmet, ayrılık sürecinde onu birkaç kez telefonla aramış ama özellikle cevap vermemişti. Kaldığı annesinin evinin kapısına kadar gelip ısrarla zili çalmış, yine de kapıyı açmamıştı. Aynı gün Ahmet’in gönderdiği o kısa mesajına vermiş olduğu kıza cevaptan sonra tüm iletişimi kopmuştu. Sema mesajında tek bir cümle yazmıştı: "Bir daha buraya gelirsen polis çağıracağım."

Hâkimin Ahmet ile diyaloğu devam ediyordu: "Söyle adresini." "Çeliktepe Mahallesi... Daire: 3, Kağıthane İstanbul."

Sema hâlâ kocasına doğrudan bakamıyordu. Sadece onun karaltısını görebileceği yakın bir noktaya odaklanmıştı; oradan bir izlenim, bir ipucu yakalamaya çalışıyordu. Sesinde, kendi yokluğunun yarattığı bir pişmanlık, bir parça üzüntü aradı. Bir mutsuzluk seziyor gibiydi ama Ahmet’in ifadeleri yine de net ve kararlıydı. Karaltıdan seçebildiği kadarıyla, ellerini önünde birleştirmiş, dosdoğru kürsüye bakıyordu. Sema bir an cesaretini toplayıp yüzüne bakmak istedi ama gözleri sadece Ahmet’in ellerine kadar çıkabildi. Sağ elinin başparmağı, sol elinin üzerini hafifçe, ritmik bir şekilde okşamaktaydı. İçinden yükselen bir isyanla, "Çok canımı yaktın Ahmet..." diye mırıldandı. Ses dışarı çıkmadı ama dikkatli bir göz, dudaklarının hafifçe kıpırdadığını görebilirdi.

Aslında uzun zamandır beklediği gün nihayet gelmişti. Sırtındaki bu ağır yükü atmanın heyecanıyla haftalardır yatakta uykusuz dönüp durmuştu. Yük olarak gördüğü şey evliliğin kendisi de değildi aslında. Evlilikleri boyunca iyi bir eş olmuş, üzerine düşen her sorumluluğu yerine getirmişti. Onu tüketen, Ahmet’in ilgisizliği, ona kendini değersiz hissettirmesiydi. İçinde biriken o devasa öfkeyi bugün buraya akıtacak ve rahatlayacaktı. Ahmet nihayet yolun sonuna geldiğini anlayacak, kendisini ebediyen kaybetmenin acısını yüreğinde hissedecekti. Bugüne kadar umursamadığı o kadının, hayatından çıkıp gitmesinin ne büyük bir yıkım olduğunu görecekti.

Kocası en öfkeli anında bile böyle sessiz, sakin durur, uzunca bir süre tek kelime etmezdi. Ama sonra birdenbire o sessizliği yırtarak bağırmaya başlar ve ne pahasına olursa olsun dediğini yaptırana kadar bir işin peşini bırakmazdı. Sema, bugün de aynısının olacağından neredeyse emindi. Duruşma bitmeden Ahmet’in dayanamayıp yüksek sesle, "Hâkim bey! Ben karımı çok seviyorum, bugüne kadar ona gözüm gibi baktım. Bana yeni bir şans versin, onu eskisinden daha çok sarıp sarmalarım," diyeceğini umuyordu.

Başını kaldırıp hâkime baktı; babacan, yumuşak huylu bir insana benziyordu. Hâkim kesinlikle onun neler çektiğini anlamış olmalıydı. Kesinlikle ona hak verecek ve Sema’nın üç yıldır içinde biriktirdiği her şeyi Ahmet’in yüzüne iki dakikada çarpacaktı. İşte o an Ahmet hatalarını anlayacak, büyük bir mahcubiyetle ezilecekti. Kendini affettirmek için çırpınacaktı. Ama Sema onu yine de affetmeyecekti; dile kolay, tam üç yıldır burnundan getirmişti.

Bir dönüp baksa, Ahmet’in ne derece ızdırap çektiğini yüzünden okuyabilirdi. İstediği kadar gizlesin, onun iç dünyasını avucunun içi gibi bilirdi. İçinde kopan fırtınaları ne kadar büyük bir soğukkanlılıkla hapsetmeye çalışırsa çalışsın, gözünden kaçamazdı. Şimdi mutlaka Ahmet de kaçamak bakışlarla kendisini süzüyor, ufak bir göz teması yakalamaya çalışıyordu. Ama Sema bu şansı ona vermeyecekti. Hayatında ona dair hiçbir duygunun kalmadığını, bittiğini anlamalıydı. Ufak bir bakış bile onun için lütuf olurdu.

Tam bu esnada hâkimin sesi salonun soğuk duvarlarında yankılandı: "Evet, Sema Hanım. Dilekçende eşinin eve ilgi göstermediğini, seni aşağıladığını, gece geç vakitlere kadar eve gelmediğini, bazen hakaret ettiğini ve bu sebeplerle boşanmak istediğini söylemişsin. Doğru mu?"

Nihayet, beklediği an gelmişti. Hâkim durumu kavramıştı.
"Eve ilgi göstermiyor" derken kastettiği şeyin bizzat kendisi olduğunu hâkim anlamıştı tabii ki. Sema, haklılığının gururuyla içini çekti. Kaç zamandır onu Adalar’a götürmesini istemişti de Ahmet her seferinde bir bahane bulup onu başından savmıştı. Üç yıllık evliliklerinde doğru dürüst bir yere gitmemişlerdi. Varsa yoksa Fethi Paşa Korusu, Emirgan, Sarıyer... Oysa Ege sahillerinde ne güzel koylar vardı. Antalya’da, Muğla’da insanın ruhunu dinlendirecek ne tatil yerleri vardı ama hiçbirini görememişti. Bunu Ahmet’e hiçbir zaman açık açık, bir talep gibi söylememişti belki ama üstü kapalı şekilde defalarca çıtlatmıştı. Televizyonda deniz kenarında el ele yürüyen çiftleri gördüğünde "Deniz ne kadar güzel değil mi?" demişti mesela. Ahmet de sadece "Evet," deyip geçivermişti. Bunu onun kendiliğinden düşünmesi gerekmez miydi? İllaki bir dilenci gibi istemek mi lazımdı?

Bütün komşularının altında arabası varken onların bir arabası bile yoktu. Bir seferinde lafını edecek olduğunda Ahmet, "Hanım, benim araba merakımı biliyorsun, fırsatım olsa bir gün durmam alırım," demişti. Hakkı vardı, çok çalışıyordu ama yine de insan biraz para biriktiremez miydi? Şimdiye kadar iyi kötü bir araba kapının önüne çekilmeliydi.

Gece geç gelmesi ise işiyle ilgiliydi, bunu biliyordu. Günde on iki saat çalışır, sabahın köründe çıkıp gece yarısı dönerdi. Aslında bunu dilekçeye yazdırmak istememişti ama internetten baktığı örnek boşanma dilekçelerinde bu şikayete sıkça rastlayınca eklemişti. Sonuçta eve geç geliyordu, bu bir gerçekti. Bir iki sefer de hakaret edip aşağılamıştı; şimdi sebebini bile hatırlamadığı bir tartışmada, "Kızım aptalca şeyler söyleyip canımı sıkma," demişti.

"Sevgisini gerçekten verseydi, bana değer hissettirseydi bütün bunları görmezden gelebilirdim," diye düşündü Sema. Kadın olarak tek aradığı şey sevgiydi, çok şey mi istemişti? Ahmet akşam eve gelir, pek konuşmadan yemeğini yer, sonra televizyonun karşısına geçerdi. Konuştuğunda ya evin kirasından ya da işyerindeki krizlerden bahsederdi. Oysa Sema’nın duymak istediği kelimeler bunlar değildi. Koltukta yanına otursa, başını göğsüne bastırıp saçlarını okşasa, güzel sözler söylese kıyamet mi kopardı?

"Yaptıklarının bedelini ödeyeceksin Ahmet," diye geçirdi içinden. Hâkim her şeyin farkındaydı. Şimdi onun hatalarını bir çırpıda yüzüne vuracak, Ahmet’i pişmanlık deryasında boğacaktı. Hâkim yukarıdan, gözlerini kısarak Sema’ya baktı: "Peki, fiziki şiddet uyguladı mı sana?"

Sema bir saniyeden daha az bir süre durakladı. Sonra, "Hayır," diyebildi. Sesi çok kısık, çok zayıf çıkmıştı. Güçsüz göründüğünü düşünerek hemen boğazını temizledi. Daha dik, daha diri görünmek için gözlerini açtı ve hâkimin soracağı diğer sorular için hazırlandı. Ancak hâkim, başını yeniden önündeki dosyalara gömdü. Bir şeyler mırıldanmaya başladı ve kâtibin parmakları klavyeyi adeta dövmeye koyuldu.

Sema şaşkındı. Hâkimden beklediği o anlayışı, o şefkatli korumacılığı görememişti. Oysa o genç ve güzel bir kadındı. Çevresindeki tüm kadınlar ona özenir, onun gibi olmak isterdi. Saçının rengi, gözleri, kıyafetleri her zaman dillerdeydi. Kendine has bir aurası, bir asaleti vardı. Yüzüne bakan herkes onun farklı olduğunu anlar, saygı duyardı. Bu yüzden sosyal medya hesabının biyografisine "Asaletim zenginliğimdi" yazmıştı. Paylaşımları onlarca beğeni alır, gururunu okşayan yorumlar yağardı. O herkes gibi sıradan değildi; sosyal medyadaki çoğu şeyi küçümser, başkalarının paylaşımlarını nadiren, o da sadece hatır için beğenirdi.

Duruşma salonunda sadece hâkimin monoton sesi ve klavyenin mekanik tıkırtıları yankılanıyordu. Dışarıdan gelen uğultu çok uzakta kalmıştı. Hâkim, kendilerinden ziyade önündeki kâtiple muhatap oluyordu. Hâkimin sesi salonda bir kez daha gürledi: "Ahmet Yiğit, dava dilekçesini okudun mu?" "Okudum hâkim bey." "Sema Hanım evine ilgi göstermediğin, ona hakaret ettiğin ve onu aşağıladığın gerekçesiyle senden boşanmak istiyor. Ne diyorsun?"

İşte büyük an gelmişti. Sema, Ahmet’i mahkeme salonlarına sürüklemek, onu böyle bir mahkum gibi ayakta bekletmek suretiyle içine düşürdüğü bu tatsız durum karşısında anlık bir suçluluk hissetti ama bu his hızla uçup gitti. Hak etmişti. Gençliğini, güzelliğini sunduğu bu adam onun değerini bilmemiş, hak ettiği hayatı ona çok görmüştü. Kaç defa "Senden boşanacağım," dediğinde Ahmet onu ciddiye almamış, blöf yaptığını sanmıştı. Şimdi ne kadar ciddi olduğunu görüyordu işte. "Hâkimin karşısında böyle el pençe divan durursun işte Ahmet Efendi. Hesap verme vaktidir. Bakalım ne diyeceksin?" diye düşündü. Yine de içinden bir ses sordu: Hâkim onu çok azarlarsa üzülür müydü acaba?

"Kabul etmiyorum hâkim bey, doğru değil." "Ne doğru değil?" dedi hâkim. "Hakaret ettiğim, aşağıladığım doğru değil."

Sema tam bu sırada Ahmet’e kaçamak bir bakış fırlattı. Bir saniyeden kısa süren o bakışta eski kocasının yüzünü çok net gördü. Her çizgisini ezbere bildiği o yüzde en ufak bir yorgunluk, bir pişmanlık ya da sarsıntı yoktu. Bu donuk, duygusuz ifade karşısında Sema’nın vücudu ürperdi. Ahmet’in bu kadar dik, bu kadar keskin duracağını tahmin etmemişti. On dakikadır aynı odada duruyorlardı; eski hatıraların özlemiyle Ahmet’in yüzünün düşmesi, içinin titremesi gerekmez miydi? Bir kez daha bakmayı denedi ama bu defa cesaret edemedi.

Hâkim de beklediği gibi davranmıyordu. Bir kadının haklarını dile getirmesi, Ahmet’e karısına sahip çıkması yönünde nasihatler vermesi gerekmez miydi? "Gidin arka odada baş başa bir düşünün, size birkaç dakika izin," demesi gerekmiyor muydu? Oysa hâkim, elindeki işi bir an önce bitirip üstünden atmak ister gibi aceleciydi. Bu durum Sema’nın gururunu çok yaraladı. Kendini bu heybetli, soğuk salonda o kadar değersiz hissetti ki... Bugüne kadar yaşadığı hayat, sosyal medyadaki o sahte iltifatlar ve teveccühler yüzünden kendine ne kadar büyük bir anlam yüklediğini fark etti. Aslında o da şu dışarıdaki, sokaktaki herhangi bir insandan farksızdı.

Bu yabancı ve ürkütücü salonda, ona tanıdık gelen tek şey Ahmet’in bizzat kendisiydi. Bu buz gibi atmosferde birdenbire Ahmet’e karşı içinde küçük bir kıpırtının dolaştığını hissette. Sanki onun güvenli limanına sığınmak istiyordu. Hâkimin umursamazlığı, kâtibin yorgun yüzü, ona burada gereksiz bir eşyaymış gibi hissettiriyordu. İçinde devasa bir kırgınlık büyüdü; onu anlayan, ona hak veren bir el aradı gözleri. Ürkekçe etrafına bakındı. Sağında ayakta duran mübaşir elindeki kâğıtları inceliyordu, dünyaya kapalı gibiydi. Mübaşirin başının üzerinden salonun arkasına baktı; belki kendisini anlayacak bir yüz bulurdu. Salonun en arkasında, çantasını kucağına bastırmış oturan, üzerindeki cübbeden avukat olduğunu anladığı otuzlu yaşlarında bir adamla göz göze geldi.

Hâkimin sesi, onu bu duygu karmaşasının içinden sertçe çekip çıkardı: "Sema Hanım’dan boşanmayı kabul ediyor musun?"
"Evet."

Üzerinde bir saniye bile düşünmeden, tam bir kararlılıkla "Evet," demişti. Ne kadar kolay söylemişti. Bu kadar basit olmamalıydı. Sema, oturduğu sandalyenin ayaklarının yerden kesildiğini, sonsuz bir boşlukta sallandığını sandı. Eğer ayakta olsaydı oracığa yığılır kalırdı. Ekrandaki yazılar gözünün önünde büyük bir hızla akıyordu. Hâkim, hızlı hızlı anlaşılmaz kelimeler sıralıyor, kâtip de bunları zapta geçiriyordu. Sema gözlerini hâkime dikmiş, sıra dışı bir müdahale bekliyordu. Artık güçlü ya da kararlı görünmek gibi bir derdi kalmamıştı; yıkılmaya hazır bir duvar gibi sarsılıyordu. Hâkimin sözlerini anlamaya çalıştı. Belki de bir yerde duracak ve çocuk azarlar gibi, "Hadi gidin eviniz oturun, bir daha da böyle saçmalıklarla karşıma çıkmayın," diyecekti. Muhakkak Ahmet ona inatçılığını gösteriyor ve ona unutamayacağı bir ders vermek istiyordu. Şüphesiz sırf bu yüzden evet demişti.

O sırada yazıcıdan mekanik bir ses yükseldi ve kâğıtlar arka arkaya dışarı fırladı. Mübaşir kâğıtları aldı, hızla Sema’nın masasına doğru yürüdü ve önüne bir tükenmez kalem uzattı: "Buyurun, şurayı imzalayın."

Sema, sadece mübaşirin duyabileceği bir sesle usulca fısıldadı: "Ne oldu?" Mübaşir, "Davanız karara çıktı, imzalayın lütfen," dedi. Sema anlamadı, yine aynı ürkek fısıltıyla sordu: "Boşandık mı?" Mübaşir kâğıtlara hızlıca göz attı: "Davanız kabul edildi, boşanmanıza karar verildi. Şurayı imzalayacaksınız," diyerek boş bir alanı parmağıyla işaret etti.

Sema için önündeki nesnenin bir kâğıt olmasından başka hiçbir anlamı kalmamıştı. Kâğıttaki harfler birbirleriyle savaşıyor, kelimeler tepişiyordu. Mübaşirin sözleri beyninde bir çekiç gibi dövünüyordu: "Boşanmanıza karar verildi... Boşanmanıza karar verildi..."

Kalemi titreyen parmaklarıyla kavradı. Bu imzayı attığı an, hayatı hiç bilmediği, karanlık bir yola sapacaktı. Kendi yönettiği, koltuklarını, perdelerini, halılarını özenle seçtiği bir evi vardı. Kimsenin girmesine kıyamadığı, daima temiz tuttuğu o mutfak... Bu imza her şeyi bir anda buharlaştıracaktı. Bazen annesine yatıya gittiğinde evini özler, sabahın köründe kendi yuvasına dönmek isterdi. Şimdi artık dönebileceği bir evi yoktu. Bazen ıslak ayakla halıya bastığı, çoraplarını uluorta bıraktığı için Ahmet’e söylenir, Ahmet de "Vallahi bıktım senin bu titizliğinden," diye dert yanardı. Artık onun bu nazını, titizliğini çekecek bir kocası da olmayacaktı.

Kalemi parmaklarının arasında döndürdü. Kâğıda hafifçe bastırıp çekti; beyaz sayfada küçük mavi bir nokta belirdi. Bir an, yıllar önceki o nikah masası geldi gözünün önüne. Beyaz gelinliğiyle, alkışlar arasında imza atarken ne kadar mutluydu... Hayatının en güzel günüydü şüphesiz. Ahmet siyah damatlığı içinde, gözlerinin içi parlayarak bakıyordu ona. Annesinin gözyaşlarıyla dua edişi daha dün gibiydi. Babası, kardeşleri, akrabaları... Herkes o mutluluğa şahitti. Şimdi yine bir imza atıyordu ama bu kez yapayalnızdı.

Koca bir geleceği belirsiz bir rüzgara savurmak üzereydi. Kulaklarında uğultular başladı. Hâkimin sesi, mübaşirin kâğıt hışırtıları, bilgisayarın fan sesi ve dışarıdan gelen adliye gürültüsü birbirine karıştı. Kulaklarını en küçük bir sese bile duyarlı hale getirmeye çalıştı. Ahmet’ten gelecek pişmanlık dolu bir kelime, bir sitem, derin bir iç çekiş bile bu imzayı durdurabilirdi. İşlemleri geciktirecek her şeye muhtaçtı. Ama gerçek, tüm gaddarlığıyla karşısındaydı. Ümit bitti, çıplak gerçekle baş başa kaldı. Herkesin ona baktığını, geçen her salisenin onun çaresizliğini sergilediğini hissetti. Bu baskıdan kurtulmalıydı.

İçinden yalvardı: "Yarabbim, bir şey olsun; bir deprem olsun, elektrikler kesilsin, birinin telefonu çalsın, içeri biri dalsın... Ne olur bir şey olsun ve zaman dursun."

Ama hiçbir şey olmadı. Göğüs kafesinde çırpınan o hassas kalbi gibi tüm hayalleri kırılmıştı. Bu imza atılacak ve bitecekti. Peki, onu buraya getiren neydi? Hayatı gerçekten çekilmez miydi? Ahmet birlikte yaşanmayacak bir adam mıydı? Hayır, ortada büyük bir sebep yoktu aslında. Sadece biraz daha fazla mutluluk istemişti ve buna hakkı olduğunu düşünmüştü. Ama şimdi anlıyordu ki, o "biraz daha fazla" dediği mutluluk hiçbir zaman gelmeyecekti ve elindeki o küçük, kıymetini bilemediği huzur da uçup gidiyordu. Elinde çiçekle kapıyı çalacak bir koca hayal ederken, şimdi ellerinde dolu dolu mutfak poşetleriyle kapıyı çalacak birinin hasretiyle kavrulacaktı. Bir tatil köyünde omuz omuza yüzeceği bir eş beklerken, evinin balkonunda karşılıklı çay içebileceği bir adamın özlemini çekecekti. Hayata çok mu anlam yüklemişti? Bir defasında komşusu, "Kızım sen çok dizi izliyorsun, gerçekte öyle bir hayat yok," demişti de inanmamıştı. Gerçekten de o hayaller sahte miydi? Çok mu şey istemişti?

İmzaladığı kâğıdı mübaşire uzattı. Elleri zangır zangır titriyordu. Olduğu yerde, beynini uyuşturarak bekledi. Mübaşirin kâğıtlarla karşı masaya, Ahmet’e doğru gidişini izledi. Artık gözlerini kırpmadan Ahmet’e bakıyordu; çünkü biliyordu ki gözlerini kırptığı an kirpiklerinde biriken yaşlar süzülüp yanaklarından aşağı taşacaktı

Şimdi mübaşirin uzattığı kâğıdı imzalamak üzere olan Ahmet’i çok net görüyordu. Artık ona bakmaktan, onunla göz göze gelmekten korkmuyordu. Bilakis, gözlerinin içine bakıp, "Bu çocukluğu bırak, bu restleşmeye bir son ver," demek istiyordu yüz ifadesiyle. Bu yaptıkları ilk çocukluk değildi ya... Daha önce iki kez "Annemin evine gidiyorum," diye bavulu topladığında Ahmet onu kolundan yakalamış, "Deli deli konuşma, otur oturduğun yerde," diye çıkışmıştı. Şimdi yine o kâğıtları imzalamayı reddetse, kolundan tutup onu bu salondan çıkarsa... Koridorda omuzlarından sarsıp, "Sema, beni rezil etmeyi bırak artık! Ne bu adliye, mahkeme, hâkim? Beni delirtmek mi istiyorsun?" diye azarlasa... Sema da hıçkırarak ağlasa, gitmemek için ayak diretse ama Ahmet onu zorla, çekiştire çekiştire arabaya bindirip eve götürse... Bu kabus bitse...

"Yarabbim, böyle bitmemeliydi," diye haykırdı içinden. Evet, boşanmak istemişti ama bu boşanmayı Ahmet’e bir ceza, bir ders olsun diye istemişti. Oysa şimdi görüyordu ki Ahmet’in canı hiç de yanmıyordu. Yüzünde bir pişmanlık, bir burukluk görse içi rahatlayacaktı. İstediği bu değildi. Hesaplaşmak için onu acıyla baş başa bırakmak istemişti ama canı yanan sadece kendisi olmuştu.

Ahmet önündeki kâğıdı imzaladı. Mübaşire dönüp, "Tamam mı?" diye sordu. Mübaşir omzuna dokundu: "Tamam, çıkabilirsiniz." Mübaşirin koridora taşan sesi salonda yankılandı: "Necla Şeker! Mustafa Şeker!"

Kapının önündeki kalabalığın içinden bir kadın, donuk bir yüz ifadesiyle içeri girdi ve tahta bölmenin önünde durdu. Mübaşir kadına masayı işaret ederken Sema ile göz göze geldi. "Tamam, sizin duruşmanız bitti, çıkabilirsiniz," dedi mübaşir kibarca.

Sema elini hafifçe kaldırdı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama kelimeler boğazına düğümlendi, vazgeçti. Masadaki çantasını aldı. Kapıya doğru yürüyeceği esnada, arka sırada kucağında çantasıyla oturan o genç avukatla bir kez daha göz göze geldi.

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Son celse Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Son celse yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Son Celse yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL