2
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
45
Okunma
Dünyaya nasıl geldiğimi bilmiyorum.
Kerpiç duvarlı bir evin karanlık odalarında mı, yoksa küçücük bir hastane odasında mı doğdum?
Annemle babam beni dört gözle mi beklediler? Annem beni daha ben doğmadan seviyor muydu? Yoksa istenmeyen bir çocuk muydum?
Anneme mi, babama mı benzeyecektim? Hiç o küçük sevgi tartışmalarının bir parçası olmuş muydum?
Neden istemediler beni? Yoksa yasak bir aşkın haram meyvesi miydim?
Kimdim ben? Adım ne olacaktı?
Şimdi bana “Nefes” deniliyor. Peki ya onlar bana ne diye sesleneceklerdi?
Doğduğum gün bana bir isim verildi mi, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey vardı: İnsan bazen adını değil, o adı sevgiyle söyleyecek bir sesi arıyormuş.
Sevilmeme duygusuna zamanla alıştım.
Kimi sevsem giderdi, kime ısınsam terk edilirdim. Daha küçücük bir çocukken bile sevdiğim herkes gitmişti. Kimini evlatlık aldılar, kimini de yaşı doldu diye sokaklara bıraktılar.
İlk zamanlar çok canım yanıyordu. Sonra anne ve baba yaram da diğer yaralarım gibi kabuk bağladı.
Sevgiyi sevgi evlerinde öğrendim.
“Anne” ve “baba” kelimelerini ilk kez ranzaların altında öğrendim.
Bizim “anne” dediğimiz Hatice Anne vardı. Hep bizimle o ilgilenirdi. Ama bir babamız hiç olmadı.
Baba olarak devleti tanıdık.
Yurdun bahçesinde koşarken düştüğümüzde dizlerimizi öpen de olmadı, elimizden tutup kaldıran da…
Bir gün okuldan çıkarken bir arkadaşım düştü. Babası koşarak geldi, onu kucağına aldı ve öptü.
İlk baba yaram o gün kanadı.
Sonra her düştüğümde daha çok ağladım. Dizimin acısından değil; baba yaramın hiç kapanmayacağını anladığım için.
Aça aça parmak kadar kalmış bir kalemim vardı. Bembeyaz sayfalara annemin ve babamın resimlerini çizer, sonra da silerdim.
O zaman anladım…
Kalem her şeyi yazamıyormuş.
Silgi de her yazılanı silemiyormuş.
Ne zaman yağmur yağsa çok korkardım. İç çeke çeke yorganın altına saklanır, sessizce ağlardım. Ağladıkça yorulur, çaresizliğimin içinde uyuyakalırdım.
Akşamları pencerenin kenarına oturur, bahçe kapısını izlerdim.
Her araba sesinde başımı kaldırırdım.
Belki beni almaya gelmişlerdir diye…
Ama her araba, umutlarım gibi geçip giderdi.
Ben ise beklemeyi öğrendim.
Arkadaşlarım vardı: Mine, Ahmet, Nisan ve Selin.
En iyi arkadaşlarımdı.
Her sırrımı onlarla paylaşırdım. İlk sevdiğim çocuğu bile Mine ve Nisan’a anlatmıştım.
Sonra onlar da gittiler.
Yine ben kaldım.
Yine beni kimse görmedi.
Zaman geçti.
Ben büyüdüm.
Ama içimde hiç yaşanmamış bir çocuk kaldı.
Ne annemin sesini duydum ne de babamın elini tuttum.
Beklemekten yoruldum ama umut etmeyi hiç bırakmadım.
Yine de bazı eksiklikler insanın içinde ömür boyu yaşarmış.
Ben de o eksiklikle büyüdüm.
Eksik büyüdüm.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.