0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
68
Okunma

Geçtiğimiz her zaman, bizde bir anı bırakıyor. Bazılarını çok net hatırlıyoruz ve aklımızdan asla çıkmıyor fakat bazıları da çok nedensiz gibi gözüken zamanlarda bir anda fırlayıveriyor. Hiç düşündün mü? Belki yalnızca bir kaç saat önce, ya da geçen hafta pazar günü saat onda doğduk. Hm. Doğmak doğru kelime mi emin değilim; yaratılmak, var olmak, oluvermek, kodlanmak, yansımak, oluşmak... Seneler öncesine dair hatırladığımız anılar yalnızca kendimize söylediğimiz diğer bir çok yalandan biridir belki de. Hiç düşündün mü? Boltzmann haklı olabilir, kısa süreler içerisinde olup giden "şeyleriz"dir. Zaten var olan bir dünyaya değil, bizimle var olan bir oluşa denkleşiyoruzdur nereden bilebiliriz ki? Ne kadar materyalist olsam da, sonuçta bu fikir bile sorgulanmaya değecek, basit bir organdan çıkıyor. Çok gelişmiş bir yapay zeka kendinin, açma düğmesine basıldığından itibaren var olduğunu bilecek mi? Söylenen bir yalan veya koddaki bir zorunluluktan gelebilecek bir düşünce... Kendimize neye göre bu kadar emin olabiliyoruz ki? Hiç düşündün mü?
Hayır yani, gerçekten düşündün mü? Bu kadar basit veya o kadar karmaşık olabilecek bir yapı içerisinde öylesine savrulup duruyoruz. Nerede olduğumuzu bilmiyoruz, kim olduğumuzu, nasıl geldiğimizi ve nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Bir şeyler yapıyoruz ama nedeni muallak, bir şeyler söylüyoruz ama aklımız bulanık. Buna rağmen her şeyden nasıl bu kadar eminiz?
Hala özlüyorum biliyor musun, o fırtınan olabilmeyi, karanlığın olup göz yaşlarını taşımayı özlüyorum. Buna korkmana rağmen izin vermiş olmanı... Bunun da bir yalan olmadığına inanmak için pek kendimi zorlamama gerek kalmadı, sadece... Bilmiyorum, sadece... Oluverdi. Bir Boltzmann evreni gibi, oluverdi. Güvencemden emin değilim hala, ama bu kararı vermeyi özledim. Her şeye rağmen güvenip sarılmayı, yaşlarınla dolu çukura gözlerimi kapatarak atlamayı, bunu istemeyi ve özlemeyi, korkarak yürümeyi özlüyorum.
İçinde olduğumuz dünyaya bir baksana, savaşlara, protestolara, acılara, eli kanlı diktatörlere, fikri kara ailelere ve bozguna uğramış ideolojilere. Bir baksana hadi yan sokağındaki acı çeken çocuğa, akşam duysana komşunun ağlayan çığlıklarını, sabah gözünü açabiliyor musun Dünya’nın diğer ucu karanlığa boğulurken? Yastığın yatağa rahat değiyor mu insanlar mücadele ederken?
Ve şimdi bir daha düşünsene, ezilmesinden korktuğun pervazındaki çiçekler hala duruyor mu gerçekten? Ne pervazımız kaldı ne çiçeğimiz. Artık ay ışığı da vurmuyor sokaklarıma. Güneş ve onun kavurucu sıcağından öte acılar ve umutsuzluklar doldu evin parkelerine. Önemi yok gerçi, evimi de yıkacakmış devlet. Umutlarımı, arzularımı, zevklerimi, sevdiklerimi ve heyecanımı yaktığı yetmemiş gibi...
İnsanlar soruyor, diyor ki neden hareket etmiyorsun, neden duruyor ve sadece düşünüyorsun diye. Ben de bilmiyorum ki, bu benim lanetim mi, geri zekâlılığım mı yoksa gizliden bir arzum mu acaba. Ama ne önemi var ki zaten. Gerçekten! Pek de ilgilenmiyorum, evet bazen kırılıyor veya çöküyorum kendi içime belki, fakat bir yandan da umursamıyorum. Bir Boltzmann evreninde, yarın bitecek bir düş için, ne anlamı var ki bu stresin - Mücadelenin ve arzuların var tabii! -. Biri için mücadele vermenin, bir istek için, amaç - eğer ki varsa -, ya da bir ütopya için belki. Peki sen niye gittin? Nereye? Bir sitem bu! Bana neden hayvanat bahçemi yaratıp içine tıktın beni!
Aradan iki ay geçti, bugün Haziran, bahar da seninle geçip gitti. Kanatlı kalbime bakıp duruyorum, baş ucumda bir çekmecede, toz bile almayacak biçimde duruyor. Alıp kokusuna bakmak geliyor içimden, bir pastelden öte koku alamasam da buna ihtiyaç da duymadığımı fark ediyorum her seferinde. Sadece onu görmem ve bir kaç dakika oturup duvarımın köşesini izlemem yetiyor hatırlamaya. Sanırım, gerçek olduğuna inanmamın en somut sebebi o, kanatlı kalbin. Aldığım en naif hediye olduğuna inanıyorum, öylesine bir zamanda, öylesine verdiğin bir şey. Anlamını o boşluk yaratıyor, var oluşuna bile inanamayacağım bir anın, dokunmasam olduğunu bile bilemeyeceğim bir şeyin aylardır elimde dolanıyor olması...
Şimdi düşünsene bir kez daha! Hiç düşündün mü? Günah gibi saklanırken sen kendinden, gözleri karanlığa çökmüş biriyken ben, şeytan mıyım seni kovalayayım yoksa Adem miyim kendime hakim olamayayım? Yalnız bir Boltzmann evreninde sıkışan iki varlıksak, belki de sevgidir, basitçe, süssüz, eksiz-takısız, anlamsız ve... O kadar işte, sevgi. Yalın bir kaç kelimeyle anlatmamak için düşünüyorum seni de basit etmemek için. Ama her cümlemin sonu, her fikrimin ucu aynı o basit şeye gidiyor. Belki de tam bu noktada anlatmayı durdurmalıyım. Daha fazla anlatmamalı ki hafiflemesin, ağır çeksin güzelliği hepsinin.
Bir hayal miydi hepsi bilmiyorum hala. Ama, "Bir düş içinde bir düş" değil mi dediği gibi Poe’nun?
Bu yazıyı bir umuda adıyorum. Bir zamanlar (belki hala) umudun hiç var olmadığı bir benlikteki kişiye, Pandora’nın kutusu gibi içinde saklamasına kendisini... Kalbimi ilk andan beri hissettiren, kanatlandıran bir meleğe!
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.