Gerçek keşif yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakmakla ilgilidir. marcel proust
ar
arampivok

Zümre

Yorum

Zümre

0

Yorum

2

Beğeni

0,0

Puan

68

Okunma

Zümre

Şakiro, kubbeli ahşap direklerle desteklenmiş tavanın altından, evin bacasından gökyüzünde süzülen bulutları izliyordu. İçinde, dışarıda esen ağustos rüzgârları gibi boğucu hisler dolanıyor; bu kasvet, başının zonklamasına sebep oluyordu. Daha fazla dayanamadı, olduğu yerden doğruldu. Tahtalarla birbirine tutturulmuş kapının arkasındaki çiviye asılı ceketini ve sekiz köşeli kasketini aldı. Evvela kasketini özenle başına yerleştirdi; sonra ceketine "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek önce sağ, ardından sol kolunu geçirdi.
‎Pencere pervazında duran sararmış, eskimiş sigara tabakasını aldı. Köşedeki sandığa yöneldi, üzerindeki tozları üfleyip kapağını yavaşça açtı. Sigara tütününü sakladığı torbayı çıkardı. Torbanın kendine has o özel düğümünü çözdü, tabakasının kapağını açıp içini hıncahınç doldurup ardından tabakasını kapatıp torbaya yine aynı düğümle düğümleyip; sandığa yerleştirip kapağını örttü. Çakmağının yerinde olduğundan emin olduktan sonra kapıya yöneldi. Odadan çıkmadan evvel içeriye son bir göz atıp kapıyı arkasından usulca çekti. Adımları onu, yan odada hasta yatağında uyuyan eşi Zümre’nin yanına götürdü.
‎
‎ Kapıyı açtı, sessiz adımlarla yatağın başucuna gidip oturdu. Bir süre eşini dilsiz bir seyredişle izledi. Gözlerinden süzülen bir damla yaş; yılların hatırasını, Zümre’nin ona olan hesapsız sevgisini taşır gibi yorganın üzerine düştü. Eşinin beyaz leçeğinin altından sarkan, ak ırmaklar gibi görkemli saçlarını şefkatle okşadı.
‎Tabakasını çıkardı, yan tarafındaki bölmeden bir sigara kâğıdı aldı. Evvela kâğıdın kenarlarını dudaklarıyla ıslattı. Nasırlı elleriyle, altın gibi parlayan tütünden bir tutam çıkarıp kâğıdın içine, yılların getirdiği acıları serer gibi usulca yaydı. Kâğıdın bir tarafını kıvırıp ters yöne doğru yuvarladı; ıslattığı kenarı dudaklarıyla bastırarak sigarasını yapıştırdı.
‎Asıl rengi buz mavisi olan lâkin zamanla kahverengiye çalmış yeleğinin cebinden çakmağını çıkarıp sigarasını yaktı. Yükselen sigara dumanı, ona yıllar evvelini hatırlattı... Zümre’nin gelin geldiği ilk zamanlar, babasının evinden dönüşte ona aldığı ve kendi elleriyle giydirdiği yelekti bu. Göğsündeki sızıya dayanamadı; eğilip Zümre’nin terli alnına uzun, sessiz bir öpücük kondurdu. Ayağa kalktı, kapı eşiğinde gözyaşlarını sildi ve kapıyı açıp dışarı çıktı.
‎Ahıra varıp boz atının yanına gitti. Eyeri atının sırtına özenle yerleştirdi. Bir eline tırpanı aldı, diğer eliyle atın geminden tutarak dışarı çıktı. Kapının önünde atına bindi ve adımlarını yavaş yavaş Karasu Nehri’nin kaynağında uzanan ot tarlasına doğru sürdü.
Güneş, Karasu Nehri’nin üzerinde alçalırken, nehrin şırıltısı ovaya yayılan rüzgârın sesine karışıyordu. Şakiro, boz atının üzerinde, heybetli ama omuzlarında dünyanın bütün yükünü taşıyan bir gölge gibi ilerledi. Yolun bittiği, Karasu’nun beslediği o bereketli ot tarlasına vardığında durdu. Atından usulca indi; dizleri ve beli, geçen yılların ve Zümre’nin yatağının başında harcadığı uykusuz gecelerin yorgunluğuyla hafifçe sızladı.
Atın yanına geçti. Nasırlı parmakları, yıllardır ezbere bildiği bir ritimle eyerin kolon kayışına uzandı. Derinin sert kokusu burnuna çalınırken, tokaları tek tek gevşetti. Ağır eyeri boz atın sırtından alıp kenara, kurumuş otların üzerine bıraktı. At, sırtındaki yükün kalkmasıyla derin bir nefes alıp silkindi, tüyleri güneşte parladı.
Şakiro, atın yularından tutarak tarlanın hemen bitişiğindeki tepeye, asırlardır orada duran eski kale yıkıntılarına doğru yürüdü. Zamanın ve savaşların unuttuğu o taş duvarların arasında, mucizevi bir şekilde kök salmış, gövdesi çatlaklarla dolu ihtiyar bir ağaç yükseliyordu. Ağacın yeşeren gölgesi, kalenin kadim taşlarının üzerine serilmişti. Şakiro, atını ürkütmeden bu gölgeye, ağacın kalın bir dalına bağladı.
Atını bağladıktan sonra, yönünü kale yıkıntılarının az ilerisinde, sessizce uzanan köy mezarlığına doğru çevirdi. O mezarlığın dibinde, yerli halkın da çok iyi bildiği, adeta oranın saklı bir nişanesi olan başka bir ihtiyar ağaç vardı. Şakiro ve köylüler, o ağacın kabuğunun içinden süzülen su kaynağını yıllardır bilir, yolları buraya düştüğünde soluğu o mübarek suyun başında alırlardı. Ceketini ve kasketini çıkarıp temiz bir taşın üzerine bıraktı. Kollarını dirseklerine kadar sıvadı. Mezarlığın o dingin sessizliği içinde, ağacın gövdesindeki yarıktan akan berrak, buz gibi su kaynağına doğru ilerledi.
Dudaklarından dökülen sessiz bir besmeleyle elini o serin suya uzattı. Su avuçlarına dolduğunda, ağustosun sıcağı ve içindeki yangın anlık bir sekteye uğradı. Önce ellerini, sonra üçer defa ağzını ve burnunu yıkadı. Suyun soğukluğu yüzüne çarptığında, gözlerindeki uykusuzluk ve keder bir nebze olsun hafifledi. Kollarını, başını ve en nihayetinde ayaklarını yıkayarak abdestini tamamladı. Hemen yanı başındaki kabirlerin hüznü ve suyun serinliğiyle, ruhuna bir ferahlık, bedenine bir sükûnet gelmişti.
Güneşin dağların ardına devrilmeye hazırlandığı, gökyüzünün kızıldan sarıya döndüğü ikindi vaktiydi. Şakiro, kalenin düz ve temiz bir taşını seccade belledi. Yönünü kıbleye, dağların o heybetli yalnızlığına döndü. "Allahu Ekber" diyerek ellerini kulaklarına kaldırdığında, dünyayı, Zümre’nin hastalığını, yoksulluğu ve omuzlarındaki o ağır sızıyı arkasında bıraktı. Kıyamda duruşu bir dağ gibi dik, rükuda bükülüşü bir rüzgâr gibi teslimiyetçiydi. Secdeye vardığında alın çizgileri o soğuk taşa değdi; içinden geçen sessiz duaları, dilsiz yakarışları sadece o kadim toprak duydu. Selam verip namazını bitirdiğinde, ellerini yüzüne sürerken yüreğinde derin bir tevekkül vardı.
Namazgahından kalktı, ceketinin cebine uzandı. Sararmış tabakasını çıkardı. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı kâğıda, altın sarısı tütünden bir tutam daha bıraktı. Parmaklarının ucuyla tütünü hizalayıp usta bir hareketle yuvarladı, kenarını ıslatıp yapıştırdı. Çakmağının çarkını çevirdi; küçük alev tütünün ucunu kavururken, Şakiro derin bir nefes çekti. İçine çektiği duman, sanki ciğerindeki o büyük hasreti, Zümre’nin gençlik yıllarındaki kokusunu hapsediyordu. Dumanı gökyüzüne, eski kalenin burçlarına doğru usulca üfledi. Gözleri uzaklara daldı. Sigarasının izmariti parmaklarını yakana kadar öylece bekledi, sonra ayağıyla toprağa bastırıp söndürdü.
Şimdi rençberlik vaktiydi. Ahşap sapı ellerinin nasırına tam oturan tırpanı kavradı ve tarlanın başına geçti. Bacaklarını omuz genişliğinde açıp toprağa sağlamca bastı. Henüz tırpanı ilk kez savurmadan, keskin çeliği otlara hizaladığı o ilk anda, içindeki o kadim acı ve Van Denizi’nin dalgaları gibi büyüyen hasret, boğazından bir türkü olarak dökülmeye başladı. Sesi, tarladaki ilk hareketle birlikte Karasu’nun suyuna karıştı:
"Behra Wane, derya kûr e
Bu ilk mısrayla birlikte tırpanı sağdan sola doğru, geniş bir kavisle savurdu. Keskin çelik, taze otların saplarına değdiğinde "hışşşt" diye tok, ritmik bir ses yükseldi. İlk sıra devrilirken türkünün devamı geldi:
"Pêlên te tên ji weyn û dûr e
Şakiro belini büküp tırpanı her sallayışında sesi dalga dalga büyüyor, sanki Zümre’nin odasındaki o sessizliği delmek istiyordu. Gözünün önüne eşinin o ak ırmaklar gibi yatağa serilen saçları geldi, adımları hızlandı, tırpanı daha derinden vurdu:
Delala min ket nava dil e / Birîna min pir kûr e
Tırpanın çeliği arada taşa çarpıp kıvılcım çıkarıyor ama Şakiro hiç durmuyordu. Alnından akan ter damlaları toprağa düşerken, türkünün en yanık yerini, gözlerini karşıdaki dağlara dikerek haykırdı:
Dîlgirtî me li ser hêsirên te / Çavên min mane li rêya te
Ew çi can e, ew çi rû ye / Rûyê min qet rûyê te nedîtiye
Nefes nefese kalmıştı. Artık tırpanın ritmiyle türkünün ritmi, nefesiyle acısı bir olmuştu. Son bir gayretle, göğsü inip kalkarak, Van Denizi’nin o asil ve hırçın maviliğini, kendi içindeki o hiç sönmeyen sevdasıyla bir tutarak son kıtayı mırıldandı:
Behra Wane, şîn û geş e / Ba tê ji ser çiyayê reş e
Hezkirina te di min de maye / Her dem û her gav pir xweş e...
Şakiro tırpanı toprağa saplayıp sapına yaslandığında, ovadaki alacakaranlık iyice koyulaşmış, rüzgâr Karasu’nun serinliğini kale taşlarına taşımaya başlamıştı. Göğsü hâlâ türkünün ve emeğin yorgunluğuyla inip kalkarken, boz atının bağlandığı ihtiyar ağacın gölgesine doğru yürüdü. Yularını çözüp evine, Zümre’nin sessiz odasına dönmek için atın eyerini yeniden kuşanacak, yola koyulacaktı.

Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Zümre Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Zümre yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Zümre yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
Paylaş
YAZI KÜNYE
Tarih:
4.6.2026 11:57:32
Beğeni:
2
Okunma:
68
Yorum:
0
BEĞENENLER
SON YAZILARI
POPÜLER YAZILARI
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL