0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
27
Okunma
Sabahın en taze ışığıyla uyanıp, en güzel kıyafetlerini giymiş o bayram çocuğunun
heyecanıyla bekliyorum kapıda.
Adım adım yaklaşan terlik seslerini dinliyorum.
Zili çalmış, kapının açılmasını bekleyen o saf, sabırsız çocuk masumiyetiyle. Her tuşa
basıldığında içime işleyen harflerle, hayalimde piksel piksel oluşturduğum o müşfik yüz mü,
yaklaşan ayakların sahibi?
Yanağımı okşayan ilkokul öğretmenimin yumuşak elleri yüzümü pembeleştirirken de
hissetmiştim, şimdi kapı koluna uzanan parmakların rüzgarını. Ilık ılık okşayan çeneme doğru.
Boncuk boncuk, birbirini sürükleyen damlaların aşağı süzüldüğü kadeh yavaş yavaş
aralanan kapıdan göründüğünde, tepsiyi taşıyan bedenin dudakları da karadut şerbetine
dönüşüyordu adeta.
Alevi, kıvrımlarındaki közlerden harlanmış, serinlettikçe yakan,
Yaktıkça donduran zamanı.
Tedirgin uzandı ellerim. Kayacakmış gibi, nemi parmaklarımdan dirseklerime süzülürken,
titrek avuçlarımdaki kadeh, ne varsa ömürden birikmişlerle beraber yavaş yavaş dudaklarımı,
damaklarımı istila ederek hücrelerime boşaltıyordu adeta muhtevasını.
Aşkın efüzyonuydu bu işgal...
Biyolojimi değiştirmeye çalışan.
Uzun süren o kurak mevsimden sonra, toprağın yağmurla ilk teması gibiydi bu yudum.
Aylardır göğüs kafesimde biriken o ağır, dilsiz tortu, kapının eşiğinde duran o gölgenin
varlığıyla bir anda buharlaşıp gitti. Sürgün edildiği topraklara geri dönen bir mülteci gibi,
yokluğunda hafızamın kuytu köşelerine nakşettiğim her ayrıntıyı şimdi karşımda görüyordum.
Kadehin tepsiye bırakılırken çıkardığı o ince ses, aralanan kapıdan yayılan, her köşesine sinen,
yaşanmışlıkların o tanıdık kokusu... Hepsi zihnimde birer birer temize çektiğim sığınaklarımdı.
Ve o an, kapı tamamen aralandı. Karşımda beliren o şefkatli çehrede, aylardır yolunu
gözlediğim o eski sığınağın tüm kapılarının ardına kadar açık olduğunu gördüm.
Gözlerindeki o derin, yargısız bakış; sanki bu gelişi, bu cesareti çoktan beri bekliyormuş
gibi bir aşinalıkla sardı çevremi. Aylarca içimde ördüğüm, kırgınlığın o taş taş üstüne yığılmış
soğuk ve korunaklı surları, tek bir saniyede, sessiz bir rıza ile un ufak oldu. Gururun kurduğu
o yüksek mimari, bir tebessümün rüzgarıyla un ufak olurken, ruhumun mimarisi de sil baştan
çiziliyordu.
O müşfik göğse doğru çekilirken, zamanın ve mesafelerin açtığı tüm yaraların, dudaklarındaki
o karadut şerbetinin mayhoş ve şifalı rengiyle kapandığını hissettim. Ruhumun göçmen kuşlar
gibi ait olduğu o tek coğrafyaya nihayet kabul edilişiydi bu. Yeniden başlamanın o muazzam
hafifliğiyle, her şeyi arkamızda bırakarak, genişleyen yeni bir gökyüzüne doğru ilk nefesimizi aldık.
Suni solunumdan sonra, ciğerlerimin ilk bağımsızlığıydı
erolbaşçı
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.