0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
57
Okunma
Ben Neşe. On üç yaşındayım.
Bizim evde geceler hiçbir zaman sessiz başlamazdı. Daha karanlık duvarlara tam yerleşmeden annemin boğuk sesi odaların içine yayılır, ardından babamın öfkesi bütün evi doldururdu. Korku, bizim evde kapıların ardında yaşayan görünmez biri gibiydi. Ne zaman ortaya çıkacağını bilirdik ama yine de her seferinde ürperirdik.
Çocuk aklımla annemin hasta olduğunu düşünürdüm. Ama onun hastalığı ne ateşle ölçülürdü ne de ilaçlarla geçerdi. Elimi alnına koyduğumda bedeninden çok ruhunun yandığını hissederdim. İnsan ruhunun da çürüyebileceğini ilk kez anneme bakınca anlamıştım.
Biz üç kardeş, annemle babamın bitmeyen kavgasının arasında büyüyorduk. Sanki aynı evde değil de, sürekli savaş çıkan karanlık bir ülkenin içinde yaşıyorduk. Dışarıdaki çocukların kahkahaları başka bir dünyaya aitti. Bizim evdeyse sesler hep sertti; kapılar sert kapanır, tabaklar sert bırakılır, kelimeler bile insanın canını acıtacak kadar ağır söylenirdi.
Annem sabahları yataktan kalkmak istemezdi çoğu zaman. Yüzünde geceyi uyumadan geçirmiş insanların yorgunluğu olurdu. Ama aç olabileceğimizi düşünür, yine doğrulurdu. Bizim için yaşayan bir kadındı annem. Kendini unutmuştu belki ama bizi unutmazdı.
Sonra babamın sesi yükselirdi.
Biz o sesi duyunca birbirimize yaklaşırdık. Kavganın başlayacağını anlardık çünkü. Kapının aralığında dizilip sessizce beklerdik. Dakikalar sonra evin içine ağır bir sessizlik çökerdi. İşte en korktuğum an buydu. Çünkü sessizlik, bağırmaktan daha ürkütücüydü.
Annem yatak kenarında oturur, patlayan dudağındaki kanı beyaz tülbentiyle silerdi. Gözlerinde yalnız acı olmazdı; kırılmış bir insanın tükenmişliği de olurdu.
Evimizin en korkulu yeri banyoydu.
Babam banyoya doğru yürüdüğünde annem peşinden giderdi. Biz bunun ne anlama geldiğini artık biliyorduk. Annem beyaz havluyu kollarına alır, kapının ardında kaybolurdu. Bir süre sonra su sesiyle birlikte annemin bastırılmış çığlıkları duyulurdu. Babamın kalın sesi bütün evi doldururken annemin sesi ince bir tel gibi titrerdi.
Banyo kapısına gözlerimizi diker, annemin çıkmasını beklerdik.
Sanki biri içeriden eksilmiş gibi çıkardı her seferinde.
Babam bize pek vurmazdı. Şiddetini anneme saklardı. Belki buna sevgi sanıyordu kendince. Ama insan sevdiği birini böyle kırar mıydı, bilmiyordum.
Bir süre sonra babam hiçbir şey olmamış gibi kahverengi tekli koltuğuna otururdu. Ablam Nazife ise ürkek bir kuş gibi mutfağa gider, annemin neden dövüldüğünü sorardı. Annem bazen çok küçük sebepler anlatırdı. Bir gün babam duş alırken şakalaşmış, elindeki lifi yüzüne sürmüş. Babam bunu hakaret sayıp annemi dövmüştü.
Bizim evimizde insan bazen bir bakış yüzünden bile dayak yiyebilirdi.
Ama o gün annem başka bir şey yaptı.
Babam evden çıktıktan sonra bizi yanına çağırdı. En temiz elbiselerimizi giydirdi. Saçlarımızı düzeltti. Sonra elimizden tutup bizi “Özgürlük Meydanı” dediği yere götürdü.
O gün gökyüzü bana ilk kez daha büyük görünmüştü.
Meydanda yürüyen insanları izledim uzun uzun. Kadınlar, çocuklar, yüzleri yorgun adamlar… Özellikle erkeklerin yüzleri beni korkutuyordu. Çoğu biraz babama benziyordu sanki. Sert, uzak ve kırılmış yüzlerdi bunlar.
Bu yüzden anneme daha çok sokuldum.
Annem meydandaki banklardan birine oturdu. Sonra başını göğe kaldırdı. Ablam ona neden buraya “Özgürlük Meydanı” dendiğini sordu.
Annem hafifçe gülümsedi.
Bakırköy Lisesi’nde okurken bazen buraya gelip kendini kuşlar gibi özgür hayal ettiğini anlattı. Ben de başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Kuşlar geçiyordu. O an gerçekten insanın içindeki sıkıntıları alıp götürebileceklerine inanmak istedim.
Belki annem de buna tutunuyordu.
Saatler geçtikçe acıkmaya başladık. Midemizden gelen sesler birbirine karışıyordu. Annem yürüyüş yolundaki simitçiden yalnızca iki simit alabildi. Ama buna alışığızdık biz. Evimizde her lokma bölünürdü.
Annem simitleri ortadan ayırdı.
Yarım simidi yerken bile kimse şikâyet etmedi. Çünkü annem bize paylaşmayı öğretmişti. Kendisi aç kalsa bile bunu belli etmeyen kadınlardandı.
Simitlerimizi yerken yine gökyüzüne baktık.
Tam o sırada annemin yüzü değişti.
Birinin bizi izlediğini fark etmişti.
Omuzları gerildi, gözleri etrafta dolaştı. Sonra bizi sessizce yanına çağırdı. İstanbul’da insan bazen yardım edenle zarar vereni ayırt edemezdi. Annem bunu çok iyi biliyordu.
Bizi alıp metro girişinin olduğu geniş merdivenlere götürdü. Basamaklara oturunca kendimi büyük bir tiyatro sahnesindeymiş gibi hissettim. İnsanlar demir merdivenlerden sel gibi akıyordu. Kimisi aşağı iniyor, kimisi yukarı çıkıyordu. Bir anda gözden kayboluyorlardı.
Yeraltında başka yollar olduğunu ilk kez o gün düşündüm.
Metro bana insanların içine karışıp kaybolduğu büyük bir nehir gibi görünmüştü.
Annem ise gözlerini yine gökyüzüne çevirmişti. Dudakları hafifçe kıpırdıyordu. Belki dua ediyordu.
Belki de içinden yalnızca şunu söylüyordu:
“Bir gün gerçekten özgür olalım.”
26-05-2026
İST
ZARALICAN
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.