Olumlu ve coşkuluysanız, insanlar sizinle zaman geçirmek ister. jeff keller
Bâde-i dil
Bâde-i dil

SARYA

Yorum

SARYA

0

Yorum

2

Beğeni

0,0

Puan

46

Okunma

SARYA

Bir sinema salonunun bilet kuyruğundayım. Gündüzleri sıcak havalarda kapalı alanlarda durmayı pek sevmiyorum. Özellikle akşam saatini bu yüzden seçtim. Önümde insanlar var. Alt tarafı bir yer seçip bir bilet alıp filmin başlayacağı salona geçecekler. Biletleri satan kadına yöneltilen soruların ardı arkası kesilmiyor. Beklemekten sıkılsam da beklemek, yazgımın bir parçası olmaktan vazgeçmiyor. Ayaküstü evrene gönderme yapmasam olmaz sanki. Her neyse son bir çift var önümde. Sıra bana gelmek üzere. Anlamsız bir heyecanım var. Güçlü bir enerji bugün beni bu salona, bu filme sürüklemiş gibi hissediyorum. Aylardır mutsuzum. Duygularını gizleyen bir insan olamadım hiç. Evet, çok mutsuzum. Ağlamak, bağırmak, rahatlamak istesem de bunu yapamıyor hatta uzun zamandır uyku dahi uyuyamıyorum. Halimden de ortada zaten. Görünen köyü gizleyemiyorum. Belki bu filmin hikâyesi dokunur da ruhuma salya sümük ağlar, rahatlarım. Aylardır ruhumu saran bu zehir akıp gider içimden, bir damla güneş görür cânım. Bir koltuk seçiyorum ve filmi izleyeceğim salona doğru yol alıyorum. Koltuğuma oturuyor, birazdan belki de sonradan akacak gözyaşlarım için çantamdan bir mendil çıkarıyorum. Hemen yanıma esmer, gözlüklü, otuzlu yaşlarda takım elbiseli bir adam oturuyor. Bana bakıp gülümsüyor; hakkında hiçbir şey bilmediğim bu yabancı adamı, hakkında çok şey biliyormuşum gibi selamlıyor, ona samimiyetle gülümsüyorum. Az sonra ikimizde birazdan başlayacak filme hazırlanıp koltuğumuza iyice yerleşiyor, filmin bizi sarıp kucaklayacak büyüsüne teslim oluyoruz.
Bir köy evinde yaşayan ailenin tek ve küçük kızı Sarya… Nereden baksan beş altı yaşlarında. Dört erkek kardeşi, annesi, babası ve Sarya… Evin nüfusu şimdilere göre fazla görünse de köylü bir aile için çok da kalabalık değil. Sarya’nın saçları upuzun. Altın sarısı saçları ayaklarına kadar uzanıyor. Gözleri mavi, sanki biraz da yeşil gibi… Öyle sıcak, öyle samimi, öyle içten… Gülüşünde baharı andıran bir sıcaklık var. İnsana huzur veriyor. Bu evin nüfusu az olsa da kalabalığı hiç bitmiyor. Gelenler, gidenler, sonra yine gelenler; yemekler, çaylar, yatıya kalanlar, yataklar… Bitmiyor, bitmiyor.
O küçük kız çocuğu her sabah boyundan büyük işler yapıyor. Ağır yün yorganları, battaniyeleri, yastıkları annesinin zoruyla taşıyor, topluyor, özenle yerlerine koyuyor. Çok yorulup yere yığıldığında ise annesi öfkeyle bağırıp o küçük kız çocuğuna -Sarya’nın asla anlam veremeyeceği, ne anlama geldiğini saatlerce düşündüğü- ağır hakaretler ediyor. Sarya, ev işlerindeki her başarısızlığında annesinin şiddetine maruz kalıyor. Bazen misafirlere çay koyması gerekiyor. Boyu kısa olduğu için mutfağın bir köşesinde duran küçük tabureyi ayaklarının altına çekerek ocağı yakıyor, bitmek bilmeyen zıkkım içesice kalabalığa ciddi bir sorumlulukla çay demliyor. Bitmiyor. Bardakları ve şekerleri hazırlayıp servis ediyor. Bitmiyor. Sarya misafirlerden sonra evi topluyor, yatakları seriyor ve sonunda yorgun düşüp uyuyor ve bir sonraki güne yine aynı kâbusla uyanıyor fakat ilginç olan da bu küçük kız asla surat asmıyor, mutsuz görünmüyor, sürekli gülüyor, gülümsüyor.
Bir sabah uyandığında ev halkının dedesinin rahatsızlığından ötürü tek başına yaşamakta zorlandığını ve artık Sarya’nın; dedesinin evine yerleşip ona bakması, onunla ilgilenmesi gerektiğini emir kipli cümlelerle öğreniyor. İtiraz etmek ne haddine… Sarya’nın kendine ait üç beş eşyası Sarya’dan önce dedesinin evine gidiyor, ev değişse de küçük kızın sorumlulukları değişmiyor. Bütün bu yaşananların yanında iyi şeyler de olmuyor değil aslında. Hasta ve ihtiyar dedesi bir gün Sarya’nın ayaklarına kadar uzanan güzel saçlarını tararken onu okula göndereceğinin sözünü veriyor. Salih Dede, henüz dört yaşında iken annesini bir trafik kazasında yitiriyor. Dokuz çocuklu ailenin en büyüğü olmak ona kaderinin sancılı yüzünü daha çok ama çok küçükken gösteriyor. Babası tüccar olan Salih Dede, kendinden sonra gelen sekiz kardeşin sorumluluğunu babasıyla birlikte sırtlıyor. Annesizliğin yarattığı o koca boşluğu ne o ne de babası tüm çabalarına rağmen dolduramıyor. Eş, dost, akrabaların mahalle baskıları ağır geliyor sonunda ve bizim Salih Dede’nin babası sırf annelik görevini yapsın, çocuklara bakıp evi de çekip çevirsin diye kendinden yaşça küçük bir kadınla evleniyor. Kader ya Züleyha Hanım dokuz çocuklu ve kendinden yaşça büyük bir adama eş, küçük yaşta anasız kalan yavrucakların kimisine ana kimisine de abla oluyor. Züleyha, gelin geldikten sonra Salih Dede’nin de kendinden büyük olduğunu öğreniyor. Bu güzel hanım kızın kaderine mi yanarsın, talihsiz kaza sonucu yavrucaklarını bırakıp göçen anaya mı, kalanları bekleyen zorlu savaşa mı? Neresinden tutarsan hüzün, neresinden bakarsan sızı… Güneş doğuyor elbet yuvalarına. Hayırlı işten, Allah’ın hikmetinden sual olunmaz. Züleyha eşini çok seviyor. O anasız kalan dokuz yavrunun da cân-ı gönülden anası oluyor. Çocukların bazısı ilkokula başlarken bazıları lise okuyor, biri liseden mezun olurken diğeri üniversiteyi okuyor fakat aralarından biri- Salih Dede- okumaya içten içe yanıp tutuşsa da belli sorumlulukları kendine bir vazife belki de anasına bir borç bilip okumuyor. Kardeşlerinin iğneden ipliğe her türlü sorunuyla o ilgileniyor, tüm enerjisini onların okuyup güzel yerlere gelebilmesine adıyor. Okul okumak onun içinde bir kanayan yara, bir sızı olarak kalıyor. Yaklaşık dokuz on yıl aradan sonra Salih Dede’nin babası bir kalp krizi sonucu hayata veda ediyor. Züleyha, genç yaşında iki de sonradan olan toplam on bir çocuk ile dul kalıyor. Salih Dede bundan gayrı evin direği, Züleyha’nın dert ortağı, hayat yolculuğunda en büyük tesellisi oluyor. Velhasıl, Sarya’nın okula gideceğini duyması sevinçten bedenini titretiyor, gözlerinin içinde sayısız yıldız bir yanıp bir sönüyor. Tek kelime etmeden dizlerinin üzerinde oturduğu yerden kalkıp dedesine sıkı sıkı sarılıyor. Sarya ağlamıyor, evet yine gülümsüyor. Her zaman gülümsediği gibi yine gülümsüyor. O güldükçe yüzüne bir bahar tablosu iniyor. Salih Dede ise içinde ukte kalan okul hayalini canından daha çok sevdiği torununda yaşatacağı için mutlu oluyor. Bir koca kışı dedesiyle geçiren Sarya’nın okul çağı geliyor. Köydeki okulun yolları bozuk ve eve mesafesi de fazla olduğu için dedesi Sarya’yı şehir merkezinde yatılı bir okula gönderiyor. Daha doğrusu bizzat kendisi götürüp bırakıyor. Bu, Sarya’nın hayatındaki ilk sarsıntılı değişimi olmuyor elbette. İlk yalnızlığı ve tabii ilk kimsesizliği…
Uzun yıllar boyu sürecek eğitim serüveni ta en başından zorlu mücadeleyle dolu olacak bir yol olup uzanıyor önünde. Küçük kız çocuğu anlam aramıyor, neden diye sormuyor, sorgulamıyor. Hoş sorgulayacak bir yaşta da değil zaten. Önüne konulan bir bardak ılık sütü ağır ağır yudumlar gibi hayatına yön verenlerin de onun için seçip önüne koyduklarını öylece ağır ağır kabul ediyor.
Sarya’yı odasına doğru götürüyor oldukça samimi, içten ve bir anne gibi şefkatli olan kızıl saçlı, uzun boylu, güler yüzlü abla. Evet, bu kızıl saçlı güzel hanım yurttaki tüm çocukların annesi, arkadaşı, ablası… Yatakhaneye anlamsızca bir göz gezdirdikten sonra işaret edilen ranzanın alt katına oturuyor. Üst katta ondan üç yaş büyük bir kız çocuğu daha var. Birkaç gün sonra birbirlerine isimlerini sorarak tanışmak için ilk adımlarını atıyorlar. Sarya, uzun saçlarından ve bu saçların bakımından rahatsız olmaya başlıyor. Dedesiyle yaşadığı zamanlar uzun saçlarının bakımından o sorumluydu. Küçük torununun saçlarını bir güzel yıkadıktan sonra tarayıp örerdi. Günler sonra üstündeki yatağın sahibi Sarya’dan üç yaş büyük Nesrin, küçük kızın sıkıntısını hissetmiş olmalı ki ona yardımcı olmak istiyor. Bundan sonra o uzun saçları yıkayan, tarayan ve özenle ören kişi Nesrin oluyor. Sarya da bahar görünümlü gülüşü ile her defasında Nesrin’e teşekkür ediyor. Aralarında bir şefkat, bir huzur sıcaklığı boylu boyunca uzanıyor. Sarya Nesrinsiz Nesrin Saryasız ne yemek yiyor, ne ders çalışıyor, ne de uyuyabiliyor. Birbirlerine yoldaş, derinden bağlı iki kardeş oluyorlar. Her gece ama her gece uyumadan önce saatlerce sohbet ediyor, kıkır kıkır gülüyor, diğerlerini rahatsız ettiklerini anlayınca da yorganlarını kafalarına çekip uykuya dalıyorlar. Bu güzel dostlukları onları her geçen gün birbirlerine daha da yakınlaştırıyor; hayat yolculuklarında bir teselli, bir umut oluyor.
Yıllar yıllar geçiyor. Sarya, önce ilkokuldan daha sonra ortaokuldan mezun oluyor. Okulu da üstün başarıyla bitiyor. Öğretmenleri ve arkadaşlarının tebrikleri, takdirleri ile Sarya okuluna veda ediyor. Kendisini almaya gelen birileri olmadığı için elinde bavulu, sırtında çantasıyla kan ter içinde otogara gidiyor. Biraz buruk, biraz yarım, biraz öfkeli, çok fazla kırgın olduğu ailesine gitmek onun için bir vuslat sayılmıyor. Pencere kenarında bir koltuğa oturup başını cama dayıyor. Otobüs hareket ediyor. Sarya, kucağındaki çantasına sarılıp gözlerini kapıyor, yolculuk boyunca deliksiz bir uyku çekiyor. Uyandığında yolun neredeyse sonuna yaklaştığını fark ediyor. Hislerini,onu bir girdap misali içine çeken yazgısını, kurtulamadığı ve belki de yaşam boyu söküp atamayacağı kanser hücresi misali ruhuna yapışıp kalan o merhameti, onca haksızlığa rağmen kendinde asla olmasını istemediği o merhamet duygusunu silmek; sonsuza dek yok etmek istiyor bir kez daha.. Yıllar önce çok sevdiği dedesinin onun okumayı yazmayı öğrenmesi ve güzel bir eğitim alabilmesi hayaliyle köyden şehir merkezine götürüp bıraktığı Sarya, yıllar sonra ilk kez topraklarına dönüyor. Otobüs durduğunda ve yolcular inmeye başladığında Sarya, bedeninin titrediğini, avuç içlerinin terlediğini hissediyor. Sırtında çantası; elinde bavulu ile evine, mutsuz anılarına, öfkeli annesine, varlığı ve yokluğu gözlerinde bir ağabeyleri ve babasına, kıymetlisi olan dedesinin mezarına yürüyor. Yürüdükçe içindeki kırgınlıklar birer cam parçası misali göğsüne batıyor, o evine yaklaştıkça tüm geçmişi boğazında bir koca düğüm oluyor. Henüz çocuk yaşta olgun bir birey gibi yaşamayı öğrenmiş, hayat ona ağır sorumluluklar yüklemişti. Bu yüzdendir ki Sarya ne tam anlamıyla bir çocuk olabilmiş ne de gençliğini -ergenliğini- vaktiyle hissedebilmişti. Kapıyı süpüren annesine yaklaştıkça kalbinin ritmi hızlanıyor, nefes almakta güçlük çekiyor. Henüz bir aidiyet hissetmemiş -edemiyor ve belki de edemeyecek- olsa da o eve dönmek ve annesiyle karşılaşmak, ona sarılmak, sarılmayı istemek fikri ona tuhaf geliyor. Valizini sürüye sürüye nihayet annesinin önüne kadar geliyor Sarya. Annesi kafasını kaldırıp kızının -bir zamanlar saçları ayaklarına kadar uzanan- gözlerinin içine bakıyor. Sonra hemen gözleri Sarya’nın kısacık saçlarına takılıyor. Bir nemli bulut dolaşıyor tepesinde ana kızın. Sarya, hep yaptığı gibi yine gülümsüyor. Annesi kaskatı, elinde süpürgeyle öylece dikilip kızını izliyor. Bu kabuk bağlamış yaralarını kanatan hareketsizliği Sarya bozuyor. Sırt çantasını ve valizini hızlıca balkon duvarının köşesine bırakıp annesinin elinden süpürgeyi alıyor. Tıpkı çocuk yaşta yaptığı gibi tüm hüneriyle ve yüzünde bahar misali gülüşüyle kapısının önünü süpürmeye başlıyor. Bu kez sadece çalı çöpü veya tozu taşı değil; yaşayamadığı çocukluğunu, annesine olan öfkesini, babası ve ağabeylerine duyduğu nefreti, dedesini ölmeden önce son bir kez göremediği için duyduğu çaresiz pişmanlığı da süpürüyor. İstiyor ki boğazındaki düğüm çözülsün, istiyor ki yüreğini saran dikenler saçılsın, Sarya istiyor ki artık affetsin…
Filmin son sahnesinde arkadan gelen müziğin ezgisi ruhumun her bir zerresine hükmediyor. Yanımdaki adamın bana bir paket mendil uzattığını fark ettiğimde karanlık salonun ışıkları bir anda yanıveriyor. Bu yabancı adamın gözlüklerinin ardındaki derin bakışları da ömrüme mıh misali saplanıyor. Allah’ım diyorum içimden, Allah’ım nasıl bir gün bu? Bana uzattığı bir paket mendili alıyor ve teşekkür ediyorum. Salondan en son ben çıkıyorum. Dışarıda esen sıcak rüzgar yüzüme vuruyor. Ben kendimde değilim, içimden bir şeyler kopmuş gibi hissediyorum. Hızlı adımlarla eve doğru ilerlerken bir yandan adamın gülümseyen yüzü aklıma düşüyor, bir yandan Sarya’nın içler acısı yazgısına saatlerce daha ağlamak istiyorum. Bitkin bir halde eve ulaşıyor, kendimi kıyafetlerimle yatağa atıyor, haykıra haykıra ağlıyorum. Belki saatler süren bu isyan dolu yaşlardan sonra uykuya dalıyorum.
O adamın silueti zaman zaman bazen de zamansız beliriveriyor karşımda. Bazen arabamın dikiz aynasında, bazen odamın tavanında, bazen bilgisayar ekranımda, bazen de avuçlarımın arasında… Gözlerini gözlerime dikerek gülümsüyor ve “Kendini bil, kendini tanı, kendinin farkına var!” diyor. Kendinin farkına var!

Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Sarya Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Sarya yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
SARYA yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
Paylaş
YAZI KÜNYE
Tarih:
21.5.2026 20:03:12
Beğeni:
2
Okunma:
46
Yorum:
0
BEĞENENLER
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL