Sahip olduğunuz koşulları değiştirmek için, önce farklı düşünmeye başlayın. norman vincent peale
muratcanbolat
muratcanbolat

Ruhu Mücerret

Yorum

Ruhu Mücerret

( 1 kişi )

0

Yorum

6

Beğeni

5,0

Puan

60

Okunma

Ruhu Mücerret

Osmanlıca metinlere olan merakım, gerek yazılı gerek görsel kayıtları oldukça sık incelememe vesile oluyordu. Tahrir defterlerinde satır satır ilerlediğim bir gece, Hüseyin isminin yanındaki Mim harfiyle karşılaştım.
İsmin yanındaki harfin anlamı neydi? İçimden “Bu pek hayra alamet değil ama araştıralım bakalım, karşımıza ne çıkacak.” diye düşündüm.
Harfin bir kısaltma olduğu belliydi; ne anlama geldiğini bilmiyordum. Hemen araştırmaya koyuldum. Gece boyunca tekrar tekrar gördüm bu harfi. Sonunda karşıma mücerret kelimesi çıktı. Hani İstiklal Marşı’nın o mısrasında “Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım” ezbere bildiğim o mısra dışında hiçbir yerde karşılaşmadığım kelime. İşte o an tılsım açılmıştı.Muradıma ermiştim.
Mücerret; evlenmemiş, yalnız. Belki ailesini erken yaşta yitirmiş, yalnızlığı kendine katık etmiş bir genç dikilverdi karşıma adeta.
Devlet bile o tekliği tek bir harfle geçiştirmişti .Adı deftere geçmişti. O kadar.
O mücerret adamı düşündüm. Deftere kaydı düşmeden önce ne yapardı? Görevliler gittikten sonra nasıl bir hayat sürdü?
Sonra kendimi onun yerine koydum. Osmanlı döneminde ben de o deftere girseydim, adımın yanına aynı harf konacaktı. Ben de bir Mim olacaktım.
Bilinmez olan sır aydınlığa kavuştuğunda gecemi büyük bir sevinç kapladı. Dur bakalım! Daha neler olacak?Diye iç geçirdim.
Hayalimde otuzuna yaklaşmış, henüz yirmili yaşlarda bir genç belirdi.
Talih ona nasıl bir hayat biçmiş, bilmiyorum. Defterde başka isimler de vardı. Kim bilir onların hikayeleri nasıldı. Ama aklımda ikinci kez tanıştığım mücerret kelimesi için, nedendir bilmiyorum, bir vefa borcu olarak bir şeyler yapma isteği oluştu. Bu yazının asıl çıkış noktası belki de buydu.
Hüseyin’in önünde ne yol açılmış olursa olsun, Hüseyin olsun veya biz olalım yeryüzünde sorumluluk sahibi her yaratılmışın tek ve asıl gayesi Yaratıcı’yla bağ kurmaktır. İşte o bağ kurulduğunda, Mim kendi Nun’unu bulduğunda, insan asıl anlamda ruhu mücerret olmuş olur.
Mücerret bir sığınak aramalı. Bu bir yuva olabilir, izdivaç yoluyla kurulan bir ocak da. Ya da peygamberlerin, âlimlerin sığındığı bir dağ, bir mağara. Mim’in noktası ya Nun’un karnına, bir anne rahmine, ya da bir ağuşa sığınmalı, kök salmalı. İnsan ağaç kovuğundan çıkmış köksüz bir varlık değildir.
Mücerret ruh sığınağını ararken bedenin de bir Nun’u var. O da toprak!Şehitler bunu en yüce biçimde yaşadı. Bedenleri toprağa kavuşurken ruhları mücerret olarak yükseldi. Mehmet Akif o gerçeği milletin özündeki ruhla buluşturmuştu zaten. Şimdi o kelime bana çok daha yakın, çok daha anlamlı, çok daha hayranlık verici bir yüzle bakıyordu.
Hüseyin’in yanındaki o Mim, yücelik alameti değil; yalınlık ve hamlığa çalan bir izdi. Aslında bu işaret tüm insanlığa aitti.
İnsan bu hayata bir mücerret olarak girer ve çıkar.
Zamanla hepimiz mimleniyoruz.Devlet etiketliyor, toplum yakıştırıyor, insan da bir süre sonra o etiketi hiç yüksünmeden kabulleniyor.
İnsan, memnuniyet ve memnuniyetsizlik arasında salınan eski bir duvar saatinin sarkacı gibidir. Bu salınımın sırrı hâlâ gizemini koruyor.
Yavuz Sultan Selim’in dediği gibi: “Bütün dünya benim olsa gamım geçmez, nedendir bu?” İnsan bir şey elde edince başkasının peşine düşer.Mutluluğu hep yeni bir hedefte arar. Elde ettiğinin kıymetini bilemez.
İnsan, çözülmesi ömür süren bir bilmecedir.
Harflerin ve kelimelerin içimdeki yolculuğu nihayet gerçek bir yolculukla birleşti.
Çorum’dan Turhal’a, oradan Zile’ye uzanan yolda Mustafa kardeşimle hasbihal ediyorduk. Bozkır manzarası önümüzden geçerken zihnimde bir şeyler şekilleniyordu.
Turhal’da bir trafik lambasında durduk. Gözüm lambaya ilişti.Kırmızı ışık Ayyıldız şeklinde yanıyordu.
Hemen fotoğrafını çektim. Mustafa kardeşim de baktı, o da etkilenmişti. Sarı ışıkta ne vardı, yeşil ışıkta ne vardı diye baktık. Onlar sıradandı. Sadece kırmızı ışıkta, bu işaret vardı.
O an aklıma ilk gelen bayrağımız oldu. İstiklal ve istikbalimizin yegane sembolü. Bayrağa rengini veren şehitler geldi aklıma. Ve nihayet Akif’in o mısrası dilime takıldı: “Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım…” Ayyıldız’ın dur dediği o anda, hamlığın ve yalınlığın tam ortasında.
O kırmızı ışıkta başlayan konuşmalar Zile’ye kadar sürdü. Kafa dengi biriyle yapılan hasbihalin bıraktığı o derin huzurla bu yazı yavaş yavaş şekillendi.
İnsan bir fikri her zaman kitapta değil, bir muhabbetin tam ortasında, yolların inişinde çıkışında, bazen de bir trafik lambasının enfes dur işaretinde bulabilir. Bu yolculuk yalnızca bir mekân değişimi değildi.İnsanın doğumundan ölümüne kadar devam eden iç yolculuğunun farkına varması için ne güzel bir vesile olmuştu.
Düşünmeye başladım. İnsanlar giderek daha çok konuşuyor, daha çok paylaşıyor, daha çok görünüyor. Ama bir o kadar da kayboluyorlar.
Çünkü artık var olmak, kendi içinde olmak değil, başkasının gözünde görünmek anlamına geliyor. İnsanın derdi görünmek ve göstermek.Bunun için de sürekli bir paylaşım oburu oluyor. Başkasının bakışını pusula edinmiş bu insan, hiçbir zaman kendine ulaşamıyor.
Bakıyorsunuz, birinin sosyal medyasında on binlerce takipçi, yorumlar yağmur gibi. Ama o insan bir zorluğa düştüğünde etrafında kimseyi bulamıyor. Onca kalabalığın arasında yalnızlığını hissetmekten daha acı ne olabilir?
Şimdi düşünüyorum Hüseyin’i. Yüzyıllar önce Anadolu’nun bir köyünde, tahrir defterinde tek bir Mim harfiyle geçiştirilmiş o genç adamı. On binlerce arkadaşı yoktu.Adı yüzyıllar boyunca kimse tarafından anılmadı. Ama başına bir iş geldiğinde, o köyün dar sokaklarında belki gerçekten yanında duran biri vardı. Elle tutulur, sıcak, hakiki biri.
Gerçek mücerret hangisiydi peki? Tek bir Mim harfiyle tescillenmiş Hüseyin mi, yoksa on binlerce ismin gölgesinde yapayalnız kalan modern insan mı?
Çağımız insana iki yalan söyledi. Önce “Dışarıdaki parıltıyla kendin olabilirsin.” Dendi ve insan maskeler taktı. Sonra “Zaten bir özün yok.” dendi ve insan ne olduğunu unuttu. İkisi de aynı hatayı yaptı.İnsanı kendi gerçeğinden kopardı. Oysa insanın bir karar vermesi gerekiyor.Ya hayatının sonuna kadar maske takıp kendi gerçekliğinden uzaklaşacak, ya da kendi gerçeğiyle yüzleşip yaratılışla gelen mücevheri işleyerek kendine bir şahsiyet kazandıracak.
İnsan kendisine yapılan yakıştırmaları, biçilen rolleri gözden geçirmeli, özündeki o saf, o mücerret hali aramaya koyulmalı değil midir?
Kadim medeniyetimiz hiçbir zaman dışarıya bakmadı. Hep içe ve öze döndü. Kendi değerlerimiz ise hiçbir zaman kolay bir sığınak olmadı.İnsanı hep çileyle, sabırla pişmeye çağırdı.
Dile kolay, nefse zordur pişmek. Yazmak kolay, tecrübe etmek zor. Kur’an-ı Kerim’in bize gösterdiği kıssalar bu gerçeği en çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Kur’an-ı Kerim’de en güzel kıssa olarak anlatılan, gerçekleşen rüyasıyla müstakil bir sure olan Yusuf kıssası… Kuyuya düşen o genç, karanlıkta sabırla pişti. Karanlık da, sabır da, kuyunun kendisi de ona hem bir Nun hem de bir sığınak oldu.
Yunus’un kıssasında ise balığın karnı bir anne rahmi gibi.İçinde yeniden doğuluyor. O karanlıkta yükselen dua, onu selamete çıkardı.
Hira, Nur Dağı’nın en kıymetli misafirine ev sahipliği yaptı. Orada tomurcuklanan o gül, dünyaya yayıldı, tüm evreni kapladı. O gün bugündür Ezan-ı Muhammedi ruhlarımıza nefes aldırıyor. “Ben okuma bilmem!” Diyen o saf, o mücerret müstesna ruh insanlığın yeniden yazıldığı eşiği tam anlamıyla temsil eder.
Sularda açan peri güzelliğinde çiçekler vardır.Bunlardan biri Lotus çiçeğidir.İnsanı ona benzetirim. Çamurlu sularda yetişip lekesiz ve temiz kalabilmesiyle; arınmayı, aydınlanmayı ve yeniden doğuşu simgeler. Kendi Nun’una sığınmış, yaratıcıyı reddetmemiş bir ruh da öyledir. Çamurun içinden yükselen o çiçek gibi.
Sanal dünyanın ilişkileri de sanal kalıyor. İnsan ya ekrandan uzaklaşıp doğal olanla temas etmeli, ya da sanal dünyada bile dört başı mamur, gerçek ilişkiler kurabilmeli. Bu da mümkün, ama kolay değil.
Cahit Zarifoğlu “Etimle kemiğimle nefret ettim.” Diyerek bu çağa isyan etmişti. Belki de o isyanın cevabı şurada gizli: Mim kendi Nun’unu, o gül kokusunda, Efendimiz’in mesajında bulduğunda ancak arınıp, onarılıyor. Bu birleşim tesadüf değil.Mim ile Nun yan yana gelince “memnun” oluyor insan.
Beşer adı üzerinde şaşar.İnsan hata yapar. İnsanı kusursuz görmek belki de en büyük hatadır. İnsanın en büyük kusursuzluğu hata yapmasıdır. Ve o hataların, o eksikliklerin, o yontulma izlerinin karşısında “Elhamdülillah” diyebilmek.İşte asıl olgunluk budur.
Tamamlanmamışlığımıza şükür delilik midir yoksa?
Hayat, zorlamalarla heba edilemeyecek kadar kıymetli, fakat hiçbir zaman tamamlanamayacak kadar da kısa. Bir kitap yarıda kalabilir.Hayat da öyle.
“İnsanın emeli, ecelinden daima ileridedir.” Bu kadar.
Cem Karaca bir röportajında şunu söylemişti: “Sevilmeye layık olan tek varlık Allah’tır. İnsanın sevgilisi ya da dostu gerçek anlamda olamaz .Her şey mecazdır. O sözü ilk duyduğumda içimde bir şey yerine oturdu. Güzellik geçici, insan fani. Tutuluruz ama doyamayız. Çünkü asıl sevilmeye layık olan yalnızca baki olan Allah’tır.
Dünya hayatı bir rüyadır.Rüyanın başı sonu belli olmaz. Tam ortasında başlar ya da hiç olmadık yerde uyanıveririz. Bu yüzden insanın niyeti amelinden hayırlı olsa gerek.
Belki de en anlamlı hayat; emellerinin peşinde boğulurken değil, bir Mim’in vakarıyla durabilmektedir.Tüm yarım kalmışlıklarını bir Nun’un kucağına teslim edebilmekte gizlidir.
Doğduğumuzda bizi saran ilk kundaktan, gassalın sardığı son kefen kundağına uzanan bu yolculukta; o açık kalmış gözler belki de şunu anlatıyor. Niyet vardı, ama ömür müsaade etmedi.
Hüseyin’in hikayesi aslında hepimizin hikayesi. Kalbi kalbine denk, ruhu ruhuna teşne bir eş, bir iş, bir yaren aramak… Bulamazsan yalnızlığını yoldaş edip Yaratıcı’yı dost ve övgüye layık yegane varlık bilmek de bir Nun’a sığınmaktır.
Ve o gözler kapanmadan önce:
Tahrir defterindeki o mücerret Mim (م) biliyor ki bu dünyada tamamlanamayacaktır. Asıl kavuşma ölümden sonradır.
Japonların kintsugi sanatında yaptıkları gibi kırılan vazoyu atmak yerine kırıklarını altın tozuyla onarırlar. İnsan da kusurlarıyla daha mükemmel olur. Emelinden önce eceline razı olmuş bu Mim, artık bir “Mem-Nun”dur.
Çünkü o, aynada gördüğü yalanlara sırtını dönüp Cemal-i Hakiki’ye yüzünü çevirmiştir.
Turhal’daki o trafik lambasında Ayyıldız şeklinde yanan kırmızı ışık gibi en sıradan yerde, en beklenmedik anda fışkıran bir ruh. Hüseyin’in Mim’inden Mem-Nun’a uzanan bu yolculuk, gecenin bir yarısındaki tahrir defterinden Turhal’ın kırmızı ışığına, oradan bu satırlara aktı.
Ruhu mücerretle yeniden buluşmak bu yolculuğun memnuniyetle tamamlanması için nihai hedeftir.
Vesselam.
16 Mayıs 2026
Murat Canbolat

Paylaş:
6 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Ruhu mücerret Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Ruhu mücerret yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Ruhu Mücerret yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL