Gerçeği bilenler ile onu sevenler hiçbir zaman eşit değildirler. confucius
MuratKEREMk
MuratKEREMk

Hakikatin Bedeli

Yorum

Hakikatin Bedeli

0

Yorum

4

Beğeni

0,0

Puan

44

Okunma

Hakikatin Bedeli

Hakikatin Bedeli

Yazar: Murat Kerem

Bazı insanlar uzun yıllar yaşar; isimleri kalabalıkların arasında dolaşır, sözleri dillerde tekrar edilir. Fakat zaman geçince geriye silik bir hatıradan başka bir şey kalmaz. Bazıları ise yalnızca birkaç cümle söyler; fakat o cümleler çağların içinden geçerek yaşamaya devam eder. Çünkü insanı ölümsüzleştiren şey, dünyanın ona verdiği makam değil; hakikatin yanında aldığı duruştur.

Yâsîn sûresinde anlatılan koşarak gelen adam da böyledir. Kur’ân onun servetini, soyunu, makamını anlatmaz. Nerede doğduğunu uzun uzun söylemez. Fakat attığı adımı anlatır. Çünkü bazen insanın bütün ömrü, hakikate doğru attığı tek adımın içinde saklıdır.

Müfessirlerin çoğu bu kişinin Habîb en-Neccâr olduğunu ifade eder. Rivayetlere göre sade bir hayat yaşayan bu adam, kavminin Allah’ın elçilerine zarar vereceğini anlayınca şehrin uzak tarafından koşarak gelir. Fakir bir marangoz olduğu yahut geçimini el emeğiyle sağladığı da rivayet edilir. Fakat Kur’ân onu dünyanın ölçüleriyle değil, imanı ve cesaretiyle ölümsüzleştirir.

Bu koşu yalnızca bedenin hareketi değildir. Bu, vicdanın hakikate yetişme çabasıdır. Çünkü insan bazen gerçeği duyar; fakat yerinden kalkamaz. Korkuları onu durdurur. Rahatı onu susturur. İnsanların bakışı boynuna görünmez zincirler vurur. Fakat gerçek iman, kalpte uzun süre sessiz kalamaz.

Fahreddin Râzî’nin işaret ettiği gibi, iman kalpte yerleşince insanı harekete geçirir. Çünkü hakikat insanın içine düştüğünde onu eski hâlinde bırakmaz. Hakiki iman, insanı yalnız kendi kurtuluşunu düşünmeye mahkûm etmez. Kalbe düşen hakikat, başkalarının karanlığını da dert edinmeye başlar. Çünkü iman sadece inanmak değil; yük yüklenmektir.

Koşu

“Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi.”
(Yâsîn, 36/20)

Kur’ân burada adamın sözlerinden önce koşusunu anlatır. Çünkü bazen niyet, dilden önce adımlarda görünür.

Şehrin ileri gelenleri susarken hakikatin sesi uzak bir köşeden yükselir. İbn Âşûr, ayette özellikle “en uzak yer” ifadesinin dikkat çekici olduğunu söyler. Çünkü çoğu zaman kibirden uzak kalan sade insanlar, hakikati kabul etmeye daha yakın olurlar.

İnsan bu sahneyi gözünde canlandırabiliyor: Şehir gergindir. Kalabalık öfkelidir. Elçiler tehdit edilmektedir. Sokaklarda korku dolaşmaktadır. İşte tam o sırada bir adam dar sokaklardan telaşla geçer. Belki nefesi kesilir, belki insanlar ona şaşkınlıkla bakar; fakat o durmaz. Çünkü bazen geç kalmak, vicdanın ömür boyu susması demektir.

Bu sahne yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir. İnsan bugün de kendi içinde benzer koşular yaşar. Bir haksızlık gördüğünde, büyüyen bir yalana şahit olduğunda yahut hakikatin bastırıldığını hissettiğinde içinde görünmez bir hareket başlar. Dışarıdan sessiz görünür; fakat vicdanı koşmaktadır. İşte iman çoğu zaman o iç hareketin adıdır.

Çağrı

“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Çünkü onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir.”
(Yâsîn, 36/21)

Koşarak gelen adam kavmine önce elçilerin samimiyetini hatırlatır. Çünkü hakikatin en büyük işaretlerinden biri, onun çıkar hesabından uzak oluşudur.

İbn Kesîr, bu ayetin ihlâsın en açık ölçülerinden biri olduğunu ifade eder. Menfaat beklemeyen çağrının kalbe daha hızlı ulaştığını söyler. Gerçekten de insan, sözden önce niyeti hisseder. Gösteriş taşıyan bir çağrı ile samimiyet taşıyan bir çağrı aynı tesiri bırakmaz. Çünkü sözün ağırlığını belirleyen yalnızca kelimeler değil; kalbin taşıdığı niyettir.

Hakikati temsil eden insanın en büyük gücü, anlattığı şeyi yaşayabilmesidir. Çünkü hâl ile desteklenmeyen söz, çoğu zaman havada kalır. İnsan bazen tek bir samimi tavırdan, uzun nutuklardan daha fazla etkilenir.

Bozulmuş toplumlarda insanlar çoğu zaman hakikatten önce şunu sorar:

“Bu insan bundan ne kazanacak?”

İşte koşarak gelen adam önce bu perdeyi kaldırır. Çünkü hakikati anlatan kişi dünyalık peşinde değilse, söz başka bir derinlik kazanır.

Hasan el-Basrî, ihlâsı kalbin gizli ameli olarak tarif eder. Ona göre insan bazen doğruyu söyler; fakat gizlice kendisini merkeze koyar. Alkış bekler, görünmek ister, insanların gözünde yer edinmeye çalışır. İşte bu yüzden Kur’ân önce menfaatsiz daveti öne çıkarır.

Bugünün dünyasında ise söz çoğaldıkça samimiyet azalıyor. İnsanlar hakikatten önce kazancı konuşuyor. İçinde ihlâs bulunmayan söz kulağa çarpar; fakat ruha işlemez. Oysa kalpten çıkan samimi bir söz, bazen büyük kalabalıkların yapamadığını yapar; tek bir insanın hayatını değiştirebilir.

Kur’ân’da birçok peygamberin ortak sözü tekrar edilir:

“Ben sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum.”
(Şuarâ, 26/109)

Çünkü hakikat, ticaret malı değildir.

Yüzleşme

“Beni yaratana neden kulluk etmeyeyim? Siz de O’na döndürüleceksiniz.”
(Yâsîn, 36/22)

Koşarak gelen adam artık kavmini hakikatin özüyle yüzleştirir.

Bu soru görünüşte sade olsa da insanın bütün hayatını sarsabilecek derinliktedir. Çünkü insan çoğu zaman Allah’ı tamamen inkâr ettiği için değil; dünyanın gürültüsü içinde O’nu unuttuğu için kaybolur.

İmam Mâtürîdî, bu ayette ince bir edep bulunduğunu söyler. Adam:
“Siz neden kulluk etmiyorsunuz?” demeden önce,
“Ben neden kulluk etmeyeyim?” diyerek söze kendisinden başlamaktadır.

Çünkü hakikatin dili çoğu zaman suçlayarak değil, insanın kendi vicdanını ortaya koymasıyla tesir eder.

İnsan gerçekten düşündüğünde bu sorudan kaçamaz. Kendisini yoktan var eden Rabbine karşı nasıl tamamen kayıtsız yaşayabilir? Her gün sayısız nimet içinde bulunan insan, nasıl yalnızca dünyayı düşünerek ömür tüketebilir?

Ayetin devamındaki dönüş vurgusu ise faniliği hatırlatır. İnsan dünyada güçlü olabilir, alkışlanabilir, makam sahibi olabilir; fakat sonunda döneceği yer bellidir. İşte bu düşünce, insanın içindeki sahte putları kırmaya başlar.

Gazâlî’ye göre insanın en büyük putu bazen kendi nefsidir. İnsan hakikati bildiği hâlde rahatını, düzenini ve itibarını kaybetmemek için susabilir. Çünkü hakikati kabul etmek kadar, ona göre yaşayabilmek de büyük bir mücadeledir.

“O’ndan başka ilahlar mı edineyim?”
(Yâsîn, 36/23)

Bu ayet yalnızca taş putları reddetmez. İnsanın Allah’tan başka korkulara teslim oluşunu da sorgular. Çünkü insan bazen makama, kalabalığa, korkularına, alışkanlıklarına ve nefsine boyun eğer.

Hakikat ise insanın kurduğu sahte güvenlik duvarlarını sarsar. İşte bu yüzden insan hakikatten kaçmak ister; çünkü hakikat değişim ister.

İlan

“Şüphesiz ben Rabbinize iman ettim; artık beni dinleyin.”
(Yâsîn, 36/25)

İşte hakikatin bedeli burada başlar.

Çünkü iman bazen sessiz doğar; fakat sonsuza kadar sessiz kalmaz. İnsan önce içinde inanır. Sonra bakışı değişir. Ardından korkuları çözülmeye başlar. Ve bir gün gelir; kalpte taşınan hakikat dile dökülür.

Bu cümle sade görünür; fakat içinde büyük bir cesaret vardır. Çünkü insan çoğu zaman doğruyu bilir ama söylemez. Hakikati hisseder ama kaybetme korkusu onu susturur. Dışlanma endişesi, yalnız kalma korkusu ve insanların yargısı, insanın içindeki sesi bastırır.

Fakat gerçek iman, bir noktadan sonra insanı susturmaz. Çünkü hakikat saklandıkça ağırlaşır, söylendikçe berraklaşır.

Hasan el-Basrî’nin işaret ettiği gibi iman yalnızca kalpte duran bir duygu değil; sözde, amelde ve duruşta görünen bir sadakattir.

Bazı insanlar hakikati yalnız kendi vicdanlarında yaşamak ister. Fakat gerçek iman, insanı yalnız kendisi için yaşamaktan çıkarır. Kalbinde iman taşıyan insan, zamanla başkalarının acısını da omzunda hissetmeye başlar.

Koşarak gelen adam artık kendisini değil, hakikati merkeze almıştır. İnsanların ne diyeceğini düşünmez. Çünkü gördüğü gerçeğin ağırlığı, korkularından daha büyüktür.

“Beni dinleyin” derken aslında şunu söylemektedir:

“Ben yolumu buldum; siz de bulun.”

Kur’ân’da şöyle buyrulur:

“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlara melekler iner…”
(Fussilet, 41/30)

Bu ayet, hakikati açıkça sahiplenen insanın aslında yalnız olmadığını gösterir. İnsan yeryüzünde tek başına kalsa bile Allah’ın rahmetiyle kuşatılır.

Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur:

“Cihadın en faziletlisi, zalim yöneticinin yanında hakkı söylemektir.”
(Ebû Dâvûd, Melâhim, 17; Tirmizî, Fiten, 13)

Çünkü doğru söz bazen kılıçtan daha sarsıcıdır.

Hz. Bilâl kızgın taşların altında “Ehad, Ehad” diye haykırırken bedeni eziliyor; fakat ruhu yükseliyordu. Mus‘ab b. Umeyr, Mekke’nin rahat hayatını bırakırken aslında kaybetmiyor; kendisini yeniden buluyordu. Hz. Ebû Bekir müşriklerin ortasında Peygamber Efendimiz’i savunurken eziyet görüyor; fakat kalbi sarsılmıyordu.

Çünkü onlar için iman, saklanan bir duygu değil; uğruna bedel ödenen bir sadakatti.

Kazanç

Dışarıdan bakıldığında koşarak gelen adam kaybetmiş gibi görünür. Fakat Kur’ân’ın ölçüsü dünyadan farklıdır. Çünkü bazen insan yeryüzünde kaybederken gökyüzünde kazanır.

İbn Abbâs’tan gelen rivayetlerde, bu adamın imanının onu kurtuluşa ulaştırdığı ifade edilir. Müfessirler onun öldürüldüğünü, ardından Allah’ın ona rahmet kapısını açtığını anlatırlar. Ve dikkat çekici olan şudur: O, kavminden eziyet gördüğü hâlde bile onların hidayetini istemeye devam eder.

İşte gerçek iman burada ortaya çıkar:

Hakikati savunurken bile kinle değil, merhametle konuşabilmek…

Çünkü hakikat yalnızca doğruyu söylemek değildir; doğruyu temiz bir kalple söyleyebilmektir.

Belki de bu yüzden hakikat yolunun yolcuları, tarih boyunca çoğu zaman sessiz insanlar oldu. Büyük gürültüler çıkarmadılar; fakat bulundukları yerlere vicdan taşıdılar. İnsan kırmamaya, yük almaya, karanlık içinde küçük de olsa bir ışık olmaya çalıştılar. Çünkü iman, yalnız inanılacak bir hakikat değil; aynı zamanda yaşatılacak bir merhamettir.

Bugünün insanı çoğu zaman sessiz kalmayı seçiyor. Doğruyu biliyor ama söylemiyor. İnandığını hissediyor ama açıkça yaşamaktan korkuyor. Çünkü çağımızın en büyük korkularından biri yalnız kalmak.

Oysa hakikat yolunda yalnız kalmak, bâtılın kalabalığında kaybolmaktan daha değerlidir.

İmanın ilanı bir son değil, bir başlangıçtır. İnsan o anda bir tercih yapar:
Ya korkularına göre yaşar,
ya da inandığı hakikate göre.

Hakikat her zaman kolay değildir. Fakat her zaman doğrudur.

Onu söyleyen insan bazen dışlanır, bazen susturulmak istenir, bazen de yalnız bırakılır. Fakat hakikat yolunda yalnız kalan kişi, Allah’ın huzurunda kalabalıkların üstünde bir makama yürür.

İnsan bazen yalnızca bir cümle söyler; fakat o cümle bir ömrün kaderini değiştirir.

Habîb en-Neccâr’ın sesi susturuldu belki; ama hakikatin sesi susturulamadı. Çünkü iman, toprağa gömülen bedenlerle değil; Allah’a yönelen kalplerle yaşamaya devam eder.

Ve çağlar geçse de o ses hâlâ insanlığın vicdanına çarpmaktadır:

“Ben Rabbime iman ettim. Artık beni dinleyin.”

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Hakikatin bedeli Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Hakikatin bedeli yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Hakikatin Bedeli yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL