3
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
97
Okunma
Ya da susmayı tercih ediyorlardı. Belki de en kolayı buydu. Benim adımı anmadan, geçmişi açmadan, her şeyi halının altına süpürerek konuşmak… İçimdeki ihtimal en çok buydu ve en çok da bu canımı yakıyordu.
“Bir bahane bulurum,” dedim kendi kendime.
“Giderim. Kapıyı çalarım. Gözlerinin içine bakarım.”
Kararı verdiğim an içimde garip bir sakinlik oldu. Fırtına dinmedi ama yönünü buldu. Hastaneden çıkarken üzerimdeki önlüğü çıkarıp sandalyeye bıraktım. Sanki sadece kıyafet değil, gün boyu taşıdığım uyuşukluğu da bırakmak istedim orada.
Koridordan yürürken ayak seslerim yankılandı. Her adımımda kalbim biraz daha hızlandı. Kapıdan dışarı çıktığımda akşam serinliği yüzüme vurdu. Derin bir nefes aldım. İçimdeki düğüm hâlâ yerindeydi ama artık çözülmeye niyetliydi.
Yolda yürürken geçmiş önümden geçti. Hüseyin’le ilk yürüdüğümüz sokak, ilk sustuğumuz an, ilk eksik kalan cümle… İnsan hatırlamak istemediği şeyleri en net ayrıntısıyla hatırlıyor.
Ablamın sokağına girdiğimde dizlerimde hafif bir titreme başladı. “Dön,” dedi içimdeki korkak ses. “Ne değişecek ki?” Ama başka bir ses daha vardı, yıllardır susmuş olan:
“Git. Bu defa yarım kalma.”
Kapının önünde durdum. İçeriden televizyon sesi geliyordu. Günlük hayatın sıradan uğultusu… Oysa benim için o kapının ardında yıllardır taşınan bir yük vardı.
Zile basmadan önce çoraplarıma baktım. Renkler loş apartman ışığında bile canlıydı. İçimden tuhaf bir cümle geçti:
“Ben acımı saklamadım. Sadece taşıdım.”
Zile bastım.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, kapıyı açmadan önce duyulacak sandım. Ayak sesleri yaklaştı. Kilit döndü.
Kapı açıldığında önce ablamı gördüm. Yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi.
“Hayırdır?” dedi.
Sesim beklediğimden sakindi.
“Yoldan geçiyordum,” dedim. “Bir çayını içeyim dedim.”
Yalan küçük, anlamı büyüktü.
İçeri adım attım.
Ve salona döndüğümde onu gördüm.
Hüseyin koltukta oturuyordu. Elinde çay bardağı. Yıllar önce bıraktığı yerden hiç kalkmamış gibi.
Göz göze geldik.
İşte o an anladım — insan bazen yıllarca kaçtığı şeyle bir saniyede yüzleşir. Ve o saniye, bütün ömrünün yönünü değiştirebilir.
Kalbim deli gibi atıyordu ama ayaklarım geri gitmedi.
Bu defa gitmeyecektim.
Kapıya doğru yürürken ayaklarım hafif değildi aslında, ama yıllardır ilk kez zincirli de değildi. Yine de elim kapı koluna uzandığında durdum. Çünkü insan bazen konuştuğunu sanır ama asıl söylemesi gerekeni en sona saklar.
Arkamdan sesi geldi.
“Bu kadar yıl sonra bunu söylemek zor muydu?”
Dönmedim hemen. Gözlerimi kapıya sabitledim. Zor muydu? Zor kelimesi o yükün yanında ne kadar küçüktü.
“Zor değildi,” dedim yavaşça. “Ağırdı.”
Sessizlik yayıldı odaya. Saatin tiktakları duyuluyordu. Ablam mutfakta bulaşık yıkıyordu, su sesi uzak bir nehir gibi geliyordu kulağıma. Çocukluğumdaki Kızılırmak gibi… Suyun aktığı ama insanın içindeki tortuyu götüremediği o günler gibi.
Döndüm. İlk kez yüzüne gerçekten bakmak için.
“Ben seni yıllarca affetmemekle suçladım kendimi,” dedim. “Meğer affedilecek bir özür bile bırakmamışsın.”
Bu cümle onu sarstı. Gözleri daraldı, dudakları kıpırdadı ama kelime çıkmadı. O an şunu anladım: Bazı insanlar kötü oldukları için değil, yüzleşmeye cesaret edemedikleri için yarım bırakır.
Sandalyeye çöktü. İlk kez yaşlandığını gördüm. Saçlarındaki beyazlar değil, omuzlarındaki düşüklük yaşlandırmıştı onu.
“Gençtim,” dedi sonunda. “Korktum.”
İçimden acı bir gülümseme geçti.
“Ben de gençtim,” dedim. “Ama ben kalmayı seçtim.”
O başını eğdi. Masadaki ekmek kırıntılarına bakıyordu. Yıllar önce kalbimde bıraktığı kırıntılardan habersiz gibi.
O an bağırmak gelmedi içimden. Ağlamak da gelmedi. Sadece büyük bir yorgunluk çöktü omuzlarıma. Çünkü insan bazen karşısındakini affetmediği için değil, artık kızacak gücü kalmadığı için sakinleşir.
“Biliyor musun,” dedim, “ben uzun süre seni değil, kendimi terk edilmiş sandım. Sanki eksik olan bendim. Meğer sen eksikmişsin. Sevgiye değil, sorumluluğa gücün yetmemiş.”
Bu cümle odaya ağır bir taş gibi düştü.
Ablam kapı aralığından baktı. Bir şey demedi. Kadınlar bazen kelimelere ihtiyaç duymaz; havadaki kırılmayı hisseder.
Hüseyin gözlerini kaldırdı.
“Hiç mutlu oldun mu?” diye sordu.
Ne tuhaf bir soruydu. Sanki mutluluk birine rağmen ya da biri sayesinde ölçülürmüş gibi.
“Oldum,” dedim. “Ama seninle değil. Sensiz olmayı öğrenince.”
Bu doğruydu. Mutluluk büyük bir aşkın geri gelmesiyle değil, insanın kendi hayatını geri almasıyla gelmişti bana. Küçük şeylerde. Sabah kahvesinde. Tek başıma yürüdüğüm sokaklarda. Kimseye anlatmadığım ama kimseye borçlu da olmadığım anlarda.
Bir süre daha konuştuk. Geçmişi didiklemedik. Hesaplaşmadık. Sadece gerçeğin adını koyduk: Biz bir zamanlar birbirimizi sevdik. Ama aynı cesaretle sevmedik.
Vedalaşırken elini uzattı. Tereddüt ettim. Sonra sıktım. Ne sevgi vardı o dokunuşta ne nefret. Sadece kapanmış bir defterin soğukluğu.
Kapıdan çıktığımda akşam serinliği yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım. Gökyüzü mora çalıyordu. Yıllar önce onun gözlerinde kaybolduğum o mavi artık gökyüzüne aitti, ona değil.
Merdivenlerden inerken çoraplarıma baktım. Renkler hâlâ canlıydı. Ama ilk kez bir şeyi fark ettim:
Onları artık acımı gizlemek için giymiyordum.
Onlar benim hayatta kaldığımın işaretiydi.
Sokakta yürürken içimde garip bir boşluk vardı. Acı değil. Eksiklik değil. Sanki uzun süredir taşıdığım ağır bir yükü indirmişim de omuzlarım ne yapacağını bilmiyor gibiydi.
İnsan bazen iyileştiğini sevinçten değil, hafiflikten anlıyor.
O gece eve gidince çoraplarımı çıkarmadım hemen. Yatağın kenarına oturdum. Ayaklarımı uzattım. Renkler loş ışıkta daha yumuşak görünüyordu.
Kendi kendime fısıldadım:
“Ben seni sevdim. Bu benim ayıbım değil.
Sen kalamadın. Bu da benim eksikliğim değil.”
İlk kez geçmişi hatırladığımda göğsüm sıkışmadı.
Çünkü bazı hikâyeler mutlu bitmez.
Ama insan hikâyenin içinde kaybolmazsa,
kendini bulur.
5.0
100% (1)