0
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
94
Okunma
İnsan bazen kendisiyle fazla konuşur. Özellikle geceleri… İç ses yükseldikçe geçmişte yapılanlar daha görünür hale gelir. Çoğu zaman “hata” dediğimiz şeyler, aslında zamanında dinlemediğimiz o iç sesin sessiz uyarılarıdır. Belki de o sese kulak verseydik, bugün “hata” dediğimiz pek çok şey hayatımızın eşiğine bile yaklaşamazdı.
Geçtiğimiz yaz katıldığım bir yazarlık kursunda yaşadığım küçük bir anı, bu düşüncemi derinleştirdi. Kurşun kalem kullandığımı söylediğimde hocamız bir süre beni izledi ve ardından şöyle dedi: “Kurşun kalem zamanla silinir. Eğer yazdığın şey önemliyse, silinmeyecek bir kalem kullanmalısın.” Bu cümle, sadece yazı için değil, hayat için de geçerliydi.
İnsan ilişkileri de biraz kurşun kalem gibidir. Her şeyi yazabilirsiniz; duygularınızı, güveninizi, bağınızı… Ama zamanla silinme ihtimali hep vardır. İlginç olan şu ki, bu silinebilirlik bazen insana huzur verir. Çünkü her şeyin kalıcı olmaması, bazı yüklerin de zamanla ortadan kalkacağı anlamına gelir. Ancak sürekli silmek zorunda kalmak, hataların üzerini defalarca karalamak, insanı yorar. İşte o noktada insan, artık neyi “hata” olarak adlandıracağını da yeniden düşünmeye başlar.
Bazı insanlar, siz onlara değer verdiğiniz sürece hayatınızdadır. Ancak bu değerin karşılığı yoksa, o bağın sürmesi sadece bir alışkanlığa dönüşür. Bu durum, kâğıt üzerinde yapılmış ama içi boş kalmış sözleşmeleri hatırlatır. Oysa gerçek bir ilişki, karşılıklı saygı ve sınır bilinciyle var olur.
Bir arkadaşın varlığı huzur veriyorsa, bu kıymetlidir. Fakat “dostluk” adı altında sürekli eleştirilmek, tercihlerin küçümsenmesi ya da kişisel alanın ihlal edilmesi kabul edilebilir değildir. Sevdiğim renkler ya da dinlediğim müzik üzerinden yapılan yargılar beni o tercihlerden uzaklaştırmaz; aksine kendime daha çok yakınlaştırır. Çünkü insan, kendisi oldukça anlamlıdır.
Ben her tür müziği dinleyebilirim. Yetiştiğim kültür nedeniyle türkülere daha yakınım; bu, geçmişimle kurduğum bir bağdır. Ancak bir başkasının tercihini yargılamam. Herkesin dünyası kendine aittir ve bu alan saygı gerektirir.
Sevgi gösterme biçimleri de kişiseldir. Benim dünyamda kadın ve erkek “can”dır; sarılmak bir yakınlık dilidir. Bu yaklaşımı yanlış yorumlayanlar olabilir. Ancak ben bugüne kadar içten bir temasın kötü niyetle karşılık bulduğuna şahit olmadım. Elbette herkesin niyeti aynı değildir; fakat insan zamanla kime ne kadar yaklaşacağını öğrenir.
Hayatımda sanat ve aile iç içe. Yeni insanlara mesafeli oluşum bir kırgınlıktan değil, bilinçli bir tercihten kaynaklanır. Artık her ilişkiyi “aile” seviyesine taşımıyorum. Bu yüzden çevrem daha sade ve seçilmiş. Kendimi bir kitaba benzetiyorum: Her gün yeni bir sayfa, her sayfada başka bir anlam… Beni gerçekten okumak isteyen, zaten anlayacaktır.
Bugün geldiğim noktada şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Omuzlarım artık gereksiz insanların yükünü taşımıyor. Bu bir yalnızlık değil, bir arınmadır. İnsan bazen geri çekilir, izler, düşünür… Bu izleyişin içinde huzur da vardır, mesafe de. Ama en önemlisi farkındalık vardır.
Bir kadınım ve kadınlığımı taşıma biçimim bana ait. Kimsenin hatalarını kabullenmek zorunda değilim. Bu yüzden bazen sadece sessizlik isterim. Çünkü hayat kısa… ve kalan zamanı, başkalarının ne dediğiyle değil, kendi doğrularımla yaşamak isterim.
Herkesin hayatında mutlaka zorlandığı dönemler vardır. Ancak bu zorluklar karşısında birbirimize nasıl yaklaştığımızı da sorgulamak gerekir. Kimse kimsenin hayatında, her sıkıntıya koşulsuz yetişmek zorunda değildir. Herkesin bir sınırı, bir kapasitesi vardır. Eğer bugün bir başarıdan söz ediyorsam, bunun en büyük emeği bana aittir. Buna rağmen, hak etmeyen pek çok şeyi alkışladığım zamanlar oldu.
Yaptığım sunumlar, projeler ve çalışmalar çoğu zaman görünmez kaldı. Bazen sadece benden önce o ortamda bulunan insanların etkisiyle geri planda bırakıldım. Bu durum, fark etmeden kendimi geri çekmeme neden oldu. Şimdi dönüp baktığımda, iyi ki çekilmişim diyorum. Çünkü bu sayede hiç hayal etmediğim işler yaptım; söyleşiler düzenledim, insanları bir araya getirdim.
Ancak şunu da fark ettim: Başkalarının başarısına gereğinden fazla eşlik etmek, kendi zamanından çalmaktır. Eğer enerjimi daha çok kendime yönlendirseydim, belki de bugün kendime daha az haksızlık etmiş olurdum. Yıllarca hak ettiğim değerin bana verilmesini bekledim. Oysa insan, bazen kendi değerini başkalarının onayına bırakarak en büyük yanlışı yapar.
Arkadaşlık kavramını da çoğu zaman biz yüceltiriz. Kendi içimizde büyüttüğümüz bu kavram, bazen bizi kendi başarımızın gölgesinde bırakır. Biz hak ettiğimiz değeri beklerken, o boşluk başkaları tarafından kolayca doldurulabilir. Gitmediğiniz yere bir başkası gider, bulunmadığınız yerde bir başkası var olur.
Zamanla şunu da gördüm: İnsanlar sizden hep aynı kalmanızı bekler. Değiştiğinizde, geliştiğinizde bunu kabullenmekte zorlanırlar. Bir zamanlar arkadaşım dediğim birinin, bir ortamda beni küçümsemesi ve emeğimi değersizleştirmesi, bu gerçeği daha net görmemi sağladı. Oysa misafir olduğunuz bir yerde, hele ki tanımadığınız insanların yanında, karşınızdakini incitmek değil, onurlandırmak gerekir.
Demek ki dostluk, sadece yakınlıkla değil; nezaketle, saygıyla ve sınır bilinciyle de ölçülür. Biz gerçek anlamda arkadaş olmayı öğrenene kadar, pek çok şey değişecek; hatta belki de pek çok değer gelip geçecektir.
Bu yüzden artık şunu çok daha iyi biliyorum: Herkes hayatımda aynı yere sahip olmak zorunda değil. Kimi insan bir cümleliktir, kimi bir sayfa… çok azı ise bir kitaba dönüşür. Bu ayrımı yapabilmek, insanın kendine verdiği değerin bir göstergesidir.
Eskiden kırıldığım yerde kalır, anlamaya çalışır, hatta çoğu zaman kendimi suçlardım. Şimdi ise anlıyorum ki her davranışın altında çözülmesi gereken bir anlam yoktur. Bazı insanlar gerçekten sadece öyledir. Ne eksik ne fazla… Ve bu haliyle hayatınızda ne kadar yer kaplayacaklarına karar vermek sizin sorumluluğunuzdur.
İlişkilerde dengeyi kurmak kolay değildir. Özellikle iyi niyetliyseniz, daha çok verip daha az almayı normalleştirebilirsiniz. Oysa bu durum zamanla bir eşitsizliğe dönüşür. Verdiğiniz her şeyin karşılık bulmasını beklemek zorunda değilsiniz; ancak sürekli eksilen taraf olmak da bir erdem değildir. İnsan, kendine karşı da adil olmalıdır.
Bir diğer gerçek ise şudur: İnsanlar sizi çoğu zaman sizin onlara izin verdiğiniz kadar tanır ve o sınırlar içinde davranır. Sınırlarınızı net çizmediğinizde, bu alan başkaları tarafından şekillendirilir. Ve bir süre sonra kendinizi, size ait olmayan bir hayatın içinde bulabilirsiniz.
Ben artık kendime ait olanı korumayı seçiyorum. Düşüncelerimi, emeğimi, zamanımı… Herkese eşit dağıtılacak kadar değersiz değil bunlar. Bu bir bencillik değil; aksine, kendine karşı duyulan saygının en sade halidir.
Geçmişte verdiğim emeğe üzülmüyorum. Çünkü o emek, beni bugün olduğum yere getirdi. Ancak artık aynı hataları tekrar etmemek için daha dikkatliyim. Herkesin alkışına ihtiyacım yok. Hatta bazen en doğru yolda olduğunuzu, yalnız kaldığınızda anlarsınız.
İnsan kalabalıkların içinde kaybolabilir ama kendi içinde kaybolmamalıdır. Ben kendimi bulduğum yerde durmayı seçiyorum. Gürültünün değil, anlamın peşinden gitmeyi…
Ve belki de en önemlisi:
Artık kimseye kendimi anlatma zorunluluğu hissetmiyorum.
Anlayan zaten anlar, anlamayan için ise hiçbir cümle yeterli değildir.
Hayatın bu noktasında öğrendiğim en sade gerçek şu:
Kendine iyi gelenle kal, sana iyi gelmeyeni serbest bırak.
Çünkü bazen gitmek değil, kalmamak iyileştirir.
zaralıcan
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.