5
Yorum
13
Beğeni
0,0
Puan
120
Okunma

Yazarlık nedir? Bir hüsranın avuntusu.
Bütün hüsranların avuntusu. Yazarlık bir narsis kompleksi mi:
“Bak ben yazdım. Ne marifetlerim var benim. Okuyun beni.
Beğenin zekâmı, buluşlarımı,” demek mi?
Gerçek yazar beğenilmeye boş vermiştir.
Mutluluğunu yazmakta bulmuştur, gerisine aldırmadan.
Yazmak
kusurunu biliştir, hiç değilse
dürüstlüğümüzün bir kırıntısıdır…(alıntı)
---
Uyanmak yetmiyor bazen.
Güneş afyonuma inememiş daha.
Düşlerimin basıncı çarşaflarda iz bırakmış.
Terliğim, güzel bir kadının tabanını öpememiş.
Beraber uyumuş olsaydık…
Uyanmaktan önce güzelleşirdi kadın,
sevdiği adamın kolları arasında uyanmışsa.
Yaşamadan bilmek bu olmalı…
Veya yaşasak da, yaşadıklarımız hep mi eksik görünür?
Veya hayallerimizin uyduruk günahlarından,
çırpındığımız gerçekçiliğimize dönmekte yarar var galiba…
Düşlerimiz, kimseyi ilgilendirmeyen
ama hep birbirimizinkine benzeyen düşlerimiz!
Düşlerimiz ne kadar da benzer.
Kimsenin düşüne benzemeyen düşün var mı senin?
Yok :)
Gizli bir kitabın yırtık bir sayfasında kalmış,
kimsenin düşüne benzemeyen bir düş.
O sayfa hâlâ uçuşur karanlık rüzgârların anaforunda…
O sayfa, mezarın yakınındaki bir çalıya takılı kalır belki bir gün…
“Çoğu düşler gibi, bu düş de, içinde bulunduğu
durumla ancak kasvetli, üzücü bir şekilde
ilgiliydi, ama onu etkiledi. (…) Düş ne olursa
olsun, onu ihmal edecek olursak o gecenin
hikâyesi eksik kalacaktır. Hasta bir ruhun
karanlık macerasıdır bu.
ıstırabın uykuda aldığı şekiller.”
— Sefiller, V. Hugo
Kavrulmuş kekik kokusu kaybolana kadar uykulu dolanıyorum.
Düşlerden gelen bu koku, beni bedensiz bir ruh gibi hissettiriyor.
Düşünün…
Hepiniz düşünün…
Hepimizin içinde, içi kangren olmuş bir sürgün yok mu?
Düşlerden güneşe uyanmış garip bir burukluk…
İçinizde yarım kalmış bir çığlık,
uykularınızda kalmış…
Tenim ürperiyor,
cismim şekilleniyor demek ki.
Mutfağa yürümeli.
Su ısıtıcısının metal yorgunluğu fokurduyor, bırakın ısınsın.
Bir insanın içi kaynarken, haşlanarak ölmesi gibi;
sesi kesilir birazdan.
Sonra kahvemizi içeriz.
Gördüğünüz gibi uyanmak karmaşayla başlıyor.
Düşlerimizi sonsuzlukta bırakıp yaşama yaklaşmalı.
Her sabah tekrarlanan seremoni…
Düşlerden sıyrılıp yaşama yakınlaşmada
ömrümüzü arıyoruz.
Kuru bedenime şimdi su sesi lazım.
Aynaya bakmak istemiyorum;
geçmişin irin dolu zerrelerinin
aynadaki hareketlerini gözlerim takip etmesin.
Bir zamanlar (ben çocukken) babam mandolin çalardı.
Suyun sesinde mandolin var.
Kırmızı renkli…
“Yarınlarda, yarınlarda güzel günler var,”
diyen kırmızı renk…
Yarınlar, henüz el değmemiş günler.
Elimiz değince, çocukluğumuza,
arınması için yollayacağımız yeni yorgunluklar.
Su
Çocukluğunu kaybetmeyenlerin yüreğindeki
afacanlığa gülümsemesidir…
Suyu açık bıraktım.
Hiç yorulmuyor su, hiç…
Akıyor, akıyor, akıyor.
Bir cesaret kafamı aynaya kaldırıyorum;
su da yorulurmuş bak.
Aynanın arkasındaki sır…
İçimin dibinin dibinde çırpınan bu ruh,
“ötekim” beni yok etmeye çalışıyor.
Yoksa ben mi onu yok etmeye çalışıyorum?
gözlerimden korkuyor ötekim.
Paylaşmasını istemediği,
kâğıda dökülmemiş sırları duyuyor.
Bir an, sadece bir an,
dış dünyanın beni ile ötekim
aynı anda bakıyoruz aynaya.
Anlam uğultusu…
Kaybolmayan keşkelerin çatık kaşla buluşması,
yaşayabilirdimlerin şeffaf gürültüsü,
“unut” emri verilen
“keşke yaşamasaydım”ların
hayat, hatalara bedeldir’e dönüşmesi…
Unutulmayan bir sarhoşluk anı,
yok olmaya hazırlanan eski bir aşk,
buruk görüntüler,
tebessüm dahi edemeyen duvar dibi bekleyişler,
inadı tutup dağılmayan kum tanecikleri,
içimizdeki toz ve dumanı içine tıktığımız
çok eski sandıklar…
Her şeyi emen sessiz bir bakışma
ötekim ve ben…
Hey ötekim,
ben de seni bir “sır” sanmıştım.
Asırlarca bakışsak da
bana sır vermeyeceksin.
Öyleyse…
Nedir görmek istediğin?
Öğlen oldu.
Günün savaşı çoktan başlamıştır.
Emektar dünyamızın tecrübesiyle,
değişmez düzene yeni söylemler edemeyen dillerimizle,
içimizde tin yangınlarımızla,
oramıza buramıza batmış anı kıymıklarımızla,
popomuza yediğimiz şaplaktan bugüne nasıl geldiysek
yola öyle devam edeceğiz…
El değmemiş bir başlangıç bulmak için de,
eskiyi bırakmak, terk etmek için de
yola çıkmak gerekiyor.
---
yola çıkmak dediğin,
bir kapıyı çarpıp gitmek değil.
Bazen aynı sokakta,
aynı yüzle,
aynı bedenle yürümeyi göze almaktır.
Bazı başlangıçlar tertemiz olmaz.
Üzerinde parmak izi vardır,
üstünde eskiden kalma bir ses,
bir bakış, bir utanç,
belki yarım bırakılmış bir cümle ..
Ve insan şunu anlar
Hiçbir yere tamamen “yeniden” gidilmez.
Ancak biraz daha az yalanla,
biraz daha çok cesaretle
devam edilir.
Ötekim hâlâ içimde.
Susmuyor.onu susturmam artık.Çünkü suskunlukla büyüyen her şey
bir gün içeriden kırar kabuğunu.
Aynada aradığım yüz
benimle barışmak istemiyor.
Haklı.
Ben de onu yıllarca terk ettim.
Şimdi kaçmıyorum.
Kalıyorum.
Yanlışlarımın ortasında,
keşkelerimin tam dibinde,
yarım kalmış çığlığın
boğazıma oturduğu yerde.
Suyu kapatıyorum.
Ses bitti.
Ama içimdeki akış
durmuyor.
Çünkü gerçek dediğin
kaçmadığın yerdir.
Şimdi suyu kapatıyorum.
Kahve soğumadan içilmeli.
Gün beklemez.
Hayat, ertelemeyi affetmez.
Tekrar dene
bir temenni değil bu
Bir karar.
Ve evet…
Hadi bakalım.
Yola çıkıyoruz.