4
Yorum
13
Beğeni
5,0
Puan
78
Okunma
Hayata merhaba dediğim ev, iki katlı ahşap bir evdi. Köydeki tüm evler gibi alt katı hayvanlara, üst katı insanlara ayrılmıştı. Kalın kirişlerde ahşap ustalarının ustalığı gözle görülüyordu; her çivi, geçmişin bir izini taşır gibiydi. Ahşabın çatlaklarına dokunduğumda ele sinen sıcaklık, evin yalnızca bir barınak olmadığını, bir ömrü taşıdığını anlatırdı.
On kişilik bir aileydik. Kalabalık olmamıza rağmen evimiz bize dar gelmezdi; çünkü kahkahalarımız boşlukları doldururdu. Pencereyi açtığımda köy ayaklarımın altına serilir, gözlerim manzarayı temaşa eder, rüzgâr saçlarıma dokunur, kuş sesleri gürgen ve meşe ağaçlarının hışırtısıyla birleşirdi. Ortaya büyülü bir peri masalı çıkardı.
Sabahları babaannemin kuzinede pişirdiği ekmeklerin kokusuyla uyanırdım. O koku, evin kalbi olurdu benim küçük dünyamda.
1973 Şubat’ıydı. O yıllarda kış öylesine sert geçerdi ki, dağda bayırda kalan donabilirdi. Dışarıda tipi uğuldayıp soğuk rüzgârlar eserken, evimizin içindeki sıcaklık bize küçük bir dünya gibi gelirdi.
Akşam yemeğimizin ardından sobanın başında babaannemin anlattığı eski hikâyeleri dinler, uzun uzun sohbet ederdik. Sonra herkes yavaş yavaş yataklarına çekilir; ablamla paylaştığım yatakta onun nefes alışları bana her zaman güven verirdi. Uzun kış gecelerinde uyku hızla gelir, birkaç kelime fısıldaşıp yorganın ağırlığıyla gözlerimiz hemen kapanırdı.
Sonra her şey sustu.
“Yandık… Yandık… Yandık!”
Derinlerden bir ses yükseliyordu. Uğultu halinde ses sanki yükseliyordu. İlk başta kelimeleri anlamlandıramıyordum. Ses yükseldikçe kelimeler bir bir kulaklarımda yükseliyordu. Ardından gelen çığlık kulaklarımın dibinde patladı:
“Yandık, yandık!”
Üzerime ne geçirdiğimi hatırlamıyorum. Tek bir isim vardı aklımda: İsmail. Daha kundaktan çıkmamıştı.
“İsmail nerede?”
Cevap yoktu. Ev, dumanla dolmuştu. Nefes almak zorlaşıyor, ayaklarım bana itaat etmiyordu. Beynim “Koş!” diyordu, bacaklarım taş kesilmişti. Şok olmuştum. Ablam da yanımda değildi. Ne oluyor böyle?
Gürültüyle kendime bir şekilde geldim. Zor da olsa bir itmeyle kendimi dışarı attım.
Şubat ayazı yüzüme çarptı. İnsan seli vardı dışarıda. Artık sokağın ortasındaydık. Arkamda asırlık çınar evimiz, gökyüzünde dumanlar, karşımda sayamayacağım kadar insan… Göğe uzanan alevler yalnızca çatımızı değil, çocukluğumu da yutuyordu.
Babam hepimizi etrafına topladı. Büyükannem, annem, ağabeyim, ablam ve küçükler… Tam o sırada boğuk bir acıyla:
“Eyvah, hayvanlar!”
Babam eline bir bıçak kaptığı gibi alevlerin içine daldı. Biz nefesimizi tutmuş, gözlerimizle onu ateşin içinde arar oluyorduk. Kurtardığı hayvanlar, gecenin ortasına savrulan gölgeler gibi sağa sola kaçıştı. Babamın geri dönmesi bir ömür sürdü sanki.
İnsanlar yangına gücü yetmedikçe yeni güç arıyordu. Silahlar hiç susmadı o gece. Uyanan köyün insanları uyanmalıydı; gökyüzü adeta kurşun yığınına dönmüştü.
Kalabalık büyüdükçe, ateş de hızlı büyüyordu. Rüzgâr sertti, kar diz boyuydu; çaresizlik ise ummanlar gibi uçsuz bucaksızdı.
Annemin çığlıkları yükseldi:
“Komşular! Komşular! Ev gitti. Ambarı yıkın, bari onu kurtaralım!”
O an anladım: En zor zamanlarda bile bir umut vardır.
Sabaha kadar süren rüzgâr, kar ve ateş arasında ahşap evimiz kül olup çöktü. Güneş doğduğunda babam ayakta duramayacak kadar yorgundu. Hayvanlar teker teker görünmeye başladı; kimini komşular bulmuş, kendi ahırlarına almışlardı. Ama bizim hâlimiz ne olacaktı? Bu soğukta nerede duracak, ne yiyecektik?
Komşular sağ olsun, bizi evlerine aldılar. Ama on kişi, başkasının evinde misafir gibi yaşanır mıydı? Bu şekilde aile olmaktan çoktan çıkmıştık. Kimimiz bir evde, kimimiz başka bir evdeydi. Yediğimiz yemekler yarım kaşık, uykularımız başkasına emanet, yüzlerimiz hep yere bakıyordu.
Annemin ve babamın efkârı dağlar kadardı. Ve hepimiz biliyorduk:
“Başkasının ekmeğiyle nereye kadar?”
İlk şokun ardından bir şeyler yapmak gerekiyordu. Babam, dumanı hâlâ tüten enkazın yanına gitti. Yanan evden kurtarabildiği birkaç tahtayı ayırdı: eski kapılar, paslı çiviler, yamuk kalaslar… Ve annemin son anda ambardan kurtardığı kiriş ile tahtalar… Hepsini bir araya getirdi.
Annem ve babamın mücadelesini izledikçe biz de yaşımıza bakmadan onların yanında durduk. Kimimiz üşüyen ellerini ısıttık, kimimiz bir çivi tuttuk, kimimiz bir kol olduk, tahtaları kalasları taşıdık. Onların her çivi çakışı, geleceğimize tutunmanın adıydı. Biliyorduk; o kulübe, başımızı sokacak bir yerden fazlasıydı. Birlikte ayakta kalmanın adıydı.
Köy ikiye ayrıldı.
Allah var, çoğu yanımızdaydı. İyi komşularımızın olduğunu biliyorduk. Zor zamanda gördük onları. Bize evini açanlar, yemeğini paylaşanlar, kulübe için varını yoğunu ortaya koyanlar…
Az da olsa fısıldaşanlar vardı:
“Burada nasıl yaşayacaklar?”
“Hayvanları ne olacak?”
“Kesseler bari…”
Yangının dumanından ağırdı bu sözler.
Hayat bir şekilde devam ediyordu. Zor zamanlardan geçiyorduk ailecek. Günlerin soğuğu bir yana, başkasının ekmeğiyle nereye kadar doyabilirdik? Annem, komşuların verdiği unla bir şeyler pişiriyor; bazen yalnızca sıcak suya ekmek doğrayıp çorba diye içiriyordu. Hayvanlarımız farklı ahırlara dağılmıştı; her sabah başka evlere gidip inek bulmak, buzağıların yemini taşımak gerekiyordu. Babam hem hayvanlarla hem kulübeyle uğraşmaktan gölgesinden bile yorgun görünür hale gelmişti.
Annemin gözlerindeki hüzün, sessiz bir ağıt gibiydi. Dağınık aileyi bir arada tutmak, çocuklara moral vermek onun yumuşak yüreğine kalmıştı.
Kulübe tamamlandığında komşular yataklar, yorganlar, birkaç kap kacak getirdiler. Yorganlar divanın üzerine serilince küçücük oda bile sanki nefes aldı. Günler sonra ilk kez ailemiz bir aradaydı.
Annem beni ve ablamı yanına alıp gözlerimize baktı:
“Babanız günlerdir uyumuyor. Bir lokma yemeden çalışıyor. Küçük de olsa bir çatımız var artık. Bu kulübeyi yuvaya çevirmek bizim görevimiz.”
Herkes kendi payına düşeni aldı. Ablam yemekleri yaptı, ben eşyaları yerleştirdim, abim babama yardım etti, büyükannem küçükleri kolladı, küçükler elinden geleni yaptı. Bu kulübe yalnızca bir çatı değil, ailece yeniden ayağa kalkabileceğimizi hatırlatan bir anıttı bizim için.
Geceleri sobanın ışığı kulübenin duvarlarında titrek gölgeler bırakırken, rüzgâr çatıyı titretiyor, biz yorgun ama içten bir sessizlik içinde birbirimize sokuluyorduk. O ilk gece sessizlik bize çok şey öğretti: Korkunun içinden usulca bir umut kıvılcımı doğuyordu.
Sonbahara kadar yeni evin yetişmesi gerekiyordu; çünkü kışa kulübede dayanmak imkânsızdı. Babam ve ağabeyim gurbet yollarına düştü. Büyükannem ve annem hayvanlara ve küçük kardeşlere baktı. Biz de çocuk hâlimizle tarlalara gidiyor, saman taşıyor, inek sağıyor, elimizden ne geliyorsa yapıyorduk.
Aylar ayları kovaladı. Babam ağabeyim gurbetten hatırı sayılır para ile döndü. Kulübenin yerinde tek katlı, sağlam bir ev yapılması planlandı. Babam sabahın ilk ışıklarıyla kalkıyor, elinde çekiç ve kürekle inşaatın başına geçiyordu. Evin temelleri büyük bir özveriyle açıldı. Temel için taşlar ormandan köylülerle birlikte getirildi. Her taş tek tek işlendi; ağır taşların her hareketi hem güç hem umut olarak yüzümüze yansıdı.
Annemin ve babamın azmi dağlar kadar yüceydi. Babamı hayranlıkla izliyordum. Ahşap kirişleri, eski evden kurtardığı tahtalarla birleştiriyor, her çivi çakışında sessizce “Başlayabiliriz” diyordu. Biz de yanında duruyorduk; ben küçük bir çocuğun merakıyla, kardeşlerim kendi ellerimizle taşları ve keresteleri yerlerine koyuyorduk. Ellerimiz üşüyor, sırtlarımız ağrıyor, ama gözlerimiz ışıldıyordu.
Balkon yapıldığında babam:
“Buradan komşularımızı yeniden ağırlamaya başlayacağız,” dedi.
O cümle eski neşeli günlere dönmenin başlangıcıydı.
Her tuğla, her çivi birer direnişti. Eski evin anılarını, kaybettiklerimizi, korkularımızı göğe doğru bırakarak ilerliyorduk. Ahırın kapıları takıldığında hayvanlar yavaş yavaş yeni yuvalarına alıştırıldı; her adım, eski yaşamı anımsatan bir ritüel gibiydi.
Kasımda yeni evimiz tamamlandı. Tek katlı, geniş pencereli, çatısı sağlam bir yuva… Girişteki balkonu küçük kız kardeşim çiçeklerle donattı. Altındaki ahır sayesinde hayvanlar da sokakta kalmıyordu. Yeni evimiz, küllerin arasından doğmuş bir hayat gibiydi. Her çiviye, her tahtaya, her taşa umudumuz sinmişti.
Ve sonunda, gece olduğunda, soba ilk kez yakıldığında, alevler duvarlarda dans etti. Rüzgâr çatıyı titretti ama artık korkmuyorduk. Ev, külden doğmuş bir efsane gibiydi; sadece bir barınak değil, yeniden ayağa kalkmanın kanıtıydı.
Artık biliyorduk: Hayat ne kadar sert olursa olsun, birlikte durdukça hiçbir fırtına bizi yıkamazdı.
5.0
100% (4)