neciperdogan
205 şiiri ve 219 yazısı kayıtlı Takip Et

kardeş apt.





SARI BİNA

“

NECİP ERDOĞAN


SARI BİNA

NECİP ERDOĞAN



İntihar süsü verilerek öldürülen kadınların anısına…


“ Listeyi dikkatli inceledin mi, hocam ?” diye sordu babası, sesinde burukluk vardı. Uzun yıllar önce birlikte çalıştığı mesai arkadaşı şimdi Ankara’ya yerleşmiş bakanlığa giderek atama listesine bakmıştı. Bu soru sayesinde öğrenmişti atanamadığını; lisans eğitimini dört yılda bitirmek için harcanılan emeğine üzülüyordu şimdi, evlilik planlarının da ertelenmiş olacağını düşünmeye başlamıştı. Telefonda görüştüğü görevli, atanma şansının beşte bir olduğunu, bu nedenle çok fazla üzülmemesi gerektiğini; bahar dönemi atamalarında şansının daha yüksek olduğunu söyledi. Bahar gelene kadar vekil öğretmenlik yaparak hem mesleğinde deneyim sahibi olmak hem de düşük miktar da olsa para kazanmak istiyordu. Kendini tamamen çökmüş hissediyordu, sevgilisine yazmaya karar verdi.

“Bir taneme”

Seninle sinemadan çıkıp koşarak bara eğlenmeye gittiğimiz günleri özlüyorum, asistanlık sınavını kaybetmem benim için yıkıcı bir darbe olmuştu, ikinci bir darbe ise atanamamış olmam, sen halen üniversite hayatını yaşıyorsun, ben o günleri arıyorum, dün akşam bizim sınıftan saçları gereğinden fazla sarı olan kızı gördüm(Hani şu İzmirli olan senin soğuk bulduğun) Yanımda oturmuş Taylor serisini sıfır noktasının yeteri kadar küçük bir komşuluğunda açılımını yapıyordu; bu esnada bana nişanlısından söz ediyordu.

Gözlerimi açtığımda karşı yatakta babamı gördüm, her zamanki gibi yorganı başından aşırmış beresi ile uyumuştu, kafasını sobaya o kadar yaklaştırmıştı ki; bazen yastığın tutuşup gece biz derin uykuda iken evde büyük bir yangın çıkacağından korkmaya başladım. Yeni yaşamıma alışmakta zorlanıyorum, öğrencilik yıllarımı özlüyorum, para kazanma zorunluluğun olmadığı sınav sonuçlarını heyecan ile beklediğim günler ne güzeldi! Kütüphanede gelinlik kataloğuna baktığımız günü hatırladın mı?
Evlilik planlarımızı ertelemek zorundayız, el ele verirsek her türlü
güçlüğün üstesinden geleceğimizi sen söylemiştin. Hayatımda olumlu gelişmeler de olmuyor değil! En azından yüksek lisans sınavını kazandım. Babam asistanlık ile yüksek lisans arasındaki farkı anlamaya çalışıyor. Her zaman gittiği öğretmen evinde arkadaşlarına sormuş, yüksek lisans öğrencilerinin maaş almadığını öğrendiğinde nasıl sert baktığını anlatamam; kimi zaman da iki yıl yüksek ihtisas yapmamı tavsiye ediyor, bu esnada tayinimin de çıkacağını kendimi fazla strese sokmamam gerektiğini salık veriyor. Kendimi hiçbir işe yaramayan biri olarak görmeye başladım, üniversite sınavına yeniden girip yabancı dil okumak amacı ile sınav kılavuzu alıp saatlerce inceledikten sonra tek hamlede yırttım. Yıllarca okudum ve neticede bir iş sahibi olamadım ikinci bir üniversite okuyarak neyi kazanabilirim ki? Vekil öğretmenlikten aldığım parayı çocukluk arkadaşlarıma ya da tanıdıklara söylemeyi doğru bulmuyorum. Bir kere bu hataya düştüm aldığım ücret o kadar az ki; insanlar yalan söylediğimi düşünüyor. Kuzenimi düşünüp kimi zaman da şükrediyorum, çünkü onun bu sene tayin bekleyerek geçirdiği süre üç yılı buluyor, günlerce eve kapandığını duyuyorum.

Vekil öğretmenlik yaptığım okula giderken aşmam gereken uzun bir yokuş var; hani şairin öbür dünya da bu yokuş yoksa ölmek hiç de fena değil
!dediği türden bir yokuş ama ben okula varmak için kalın palto ile ağır ağır yokuştan çıkarken, sol tarafta ahırdan bozma kulübede çalışan demirciyi izliyorum. Hayatını kazanmak için bu karanlık ve dar yerde gün boyunca duman soluyarak, bakır kapları kalay ile kaplamasını ve çalışma azmini gözlemliyorum. Okulun avlusuna ilk adımı atarken babam ile karşılaşıyoruz, son dersten çıkarken karşısında beni bulunca duygulanıyor birden; bayrak yarışında bayrağı teslim etmiş bir sporcu gibi hissetti sanırım. Okulun öğretmenlerinden bazıları babamın geçmiş yıllarda birlikte çalıştığı mesai arkadaşları; aynı zamanda kardeşlerimi de okutmuşlar, benim şehir dışında okumuş olmam nedeni ile ancak tanışabiliyoruz. Seni görememek ve hatıralarla yaşamak zor geliyor, umarım okulunu uzatmazsın, bu yaz mezun olarak memlekete dönersin.


Okuldan arta kalan zamanlarımda bir gazete alıp ölüm ilanları hariç tüm sayfaları defalarca okuyorum, bu iş bir süre sonra sıradan ve sıkıcı olduğu için; kardeşimin yanında çalışmak en azından zaman öldürmek için iyi geliyor. Ailemin en önemli gündemi, kardeşimin maddi durumu iyi olan nişanlısından ayrılması ve kız kardeşimin devamlı kötü giden evliliği, bununla birlikte yeğenim bir yaşına bastı.
Geçen gece doğum günü pastasını yedik. Öğrencilik yıllarımda harçlığımı çıkarmak için yerel gazetede muhabirlik ve anketörlük yaptığımı hatırlarsın, hafta sonları yine anket yapmaya çalışıyorum. Dışarda sağanak yağmur var içerde ise sobanın çıtırtısı ve sessizlik. Yazdığım zamanlarda sadece kendimle olduğum için tüm sıkıntılarımı unutuyorum. Baharın çabuk gelmesini ve kadrolu öğretmen olarak çalışmaya başlayıp seninle evlendiğim günleri görmek için dua ediyorum sevgilim. Kendine iyi bak. “

Sayfa sayısı artınca mektubun ağırlığı da arttığından gönderim ücreti artıyordu, mektup yazarak geçirdiği zaman da bir günü bitirmek için yeterli olmamıştı.
Kardeşinin iş yerine gitmeye karar verdi. İşyeri birinci katta, basamaklar arası boşluğun standarttan fazla olduğu merdivenlerin sonundaydı.
Patron masası ve yazı makinesi; xx yayınları serisinin olduğu bir raf.
Tozlu dolabın üzerinde fotoğraf makinesi, makineyi eline aldığında dört yıl önce yerel Sabah gazetesinde muhabirlik yaptığı günlere döndü birden; o zamanlar üniversite sınavını tercih hatası nedeni ile kaybetmiş; dönemin başbakanı, Tansu ÇİLLER sınavı kaybedenler için “ Ek Kontenjan“ açılacağını duyurmuştu. Akşam haberlerinde verilen açıklamayı, işyerini ziyaret ettiğim kardeşim duymuştu; çünkü ben haber saatinde teras katında kalan anneannenin yanındaydım. Anneannem devrimlerin yaşayan tanığıydı, ilkokula eski yazı ile başlayıp Harf Devrimi ile birlikte yeni yazıya geçen; hem İmparatorluğun son günlerini hem de genç ve modern Cumhuriyetin ilk yıllarındaki heyecanı yaşayan biriydi. Teras katında bana çocukluğunu anlatırdı.
İşgal için gelen Fransız askerlerinin büyük şapkalarını, evlerinin
önünde dere yatağında oynarken bulduğu altın bileziği, kangren nedeni ile kesilen ayak baş parmağının hikayesini sanki ilk kez dinliyormuş gibi tekrar dinlerdim. Kimi zaman kıvırcık saçlarımı okşayıp saçlarımdan bir tutam ödünç alıp saçsız başına yapıştırmak istediğini söylerdi.
Ek kontenjan ile ocak ayında başladığım Anadolu Üniversitesinde bir yıl kaybetmedim düşüncesi ile kendimi sık sık ***- muhabirlik yaptığı gazetenin akşam haberlerinde acı bir haber ile verileceğini tahmin etmemişti elbet. Başbakan’ın Gaziantep ziyaretinde konvoyu çekmek için seçim otobüsünün üstünde sırtı konvoya dönük olarak çekim yapan Gaziantep SABAH gazetesi muhabiri Ali KAYA başını havaalanı girişinde yol tabelasını çarpmıştı.
Yaklaşık bir hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra hayatını kaybetmişti. Fotoğraf makinesine bakarken, karakolda dövülerek öldürülen bir başka gazeteciyi de hatırladı.
Babasının Pazar sabahları aile fotoğraflarını çektiği, dolabın üstünde olduğu için, çocukken zor ulaştığı makineyi de hatırladı. Yerel muhabirlik maçlara bedava girmek için bir fırsattı. Nizip spor maçlarını tribünde değil sahada izleyip, başkan geldiğinde teknik direktörün nasıl telaş içinde kenardan oyunculara sert uyarılar yaptığına şahit oluyordu. Çekimler esnasında maça girmek için ısınan kimi futbolcuların “ kardeş bana yıldızı bir fazla at!” şeklinde fısıltılı taleplerine onaylayan ama hiçbir zaman gerçekleştirmediği bu istekleri dönem sonunda öğrencilerin not istemelerine benzetiyordu. Kimi zaman partisini değiştiren aşiretin katılım törenindeki uzun ziyafet sofrasına, kimi zaman partilerin basın toplantılarına; kimi zaman da karakoldaki aylık icraat bültenlerinin dağıtıldığı toplantılara katılıyordum.

Haber bulamadığım zamanlarda her zaman gittiğim çay bahçesinde tahta iskemlede oturup; yerel gazeteleri okuyup ilginç bulduklarımı daktilo başında yazdıktan sonra altına ismimi yazıyordum. Başkalarının haberini kendi haberimmiş gibi yazmaktan başka, habere yorumlarımı da kattığım zamanlar oluyordu ama bu davranışımın neticesi iyi olmadı.
Haber
toplamak için gittiğimiz Polis merkezinde bu kez kötü karşılandık. Motosiklet hırsızları ile ilgili bir haberde; ilçemizde bu tür vakaların arttığını ifade eden bir cümle eklemiştim. Bu cümle sebebi ile memurlar bir hayli sinirlenmiş, “bizim çoluk çocukla yapacak işimiz yok” demişti. Fotoğraf makinesini usulca yerine koyarken geçmişten geri geldim. Yerel gazete erkenden gelmiş, masadaki yerini almıştı. Hafta sonları okulun olmamasının yarattığı boşluğu buraya gelerek doldurmaya çalışıyordum. Dört yıl hiç geçmemiş, ek kontenjan ile üniversiteye başvurup okulların açılmasını bekleyen bir halim vardı.

Vekil olarak çalıştığım okulda sorunlar yaşamaya başlamıştım. Kıdemli öğretmenlerin ders esnasında nasıl davrandıklarını, sınıfta otoriteyi nasıl kurduklarını, merak ediyordum. İtiraf etmeliydim ki; bu meslekte kravatın fiyonk kısmını gereğinden küçük bağlamanın dışında, sınıf içi disiplini yerleştirmek konusunda da sıkıntı çekmekteydim. İlk günlerde disiplinsizlik sorununu gereğinden fazla şiddet uygulayarak çözebileceğimi sanmıştım. Şiddet uygulamak yeni sorunlara sebep oldu. Kimi velilerin okul yönetimine başvurması bu yöntemin sorunu ortadan kaldırmak yerine çoğaltmasına sebep olduğunun açık bir kanıtıydı. Kimi zaman koridorda dolaşarak diğer öğretmenlerin ders işleme esnasında neler yaşadığına şahit olmak amacı ile kapı dinlediğim de olmuştu. Kıdemli öğretmenlerin birinden -her ders arası Milliyet okuyan edebiyat öğretmeni- şubat ayında yeniden atama yapılacağını öğrenmiştim. Ek olarak öğretmenlere yüzde on sekiz iyileştirme zammı yapılacaktı. Bu sevindirici haberler yeniden mektup yazmam için yeterliydi. Sorun yaşadığım tek yer okul değildi; aile içi sorunlarım da vardı.

Çocukluğumun ilk günlerinde annem ile babamın sık sık kavga ettiklerine şahit olmuştum. Bu kavgalar çoğu zaman maddiyata bağlıydı. Sadece öğretmen maaşı ile geçinmeye çalışan beş çocuklu bir aile düşünün. Babam her akşam yirmi otuz haberlerine bakar; o yılların tonton


Başbakanına kızıp haberleri izlemekten vazgeçerdi.
Günlerim ev ile okul arasında geçerken, arkadaşlarıma da açıklamalarda bulunmam gerekiyor. Bu zorunluluk beni strese sokuyor, aslında açıklama bekleyen sadece arkadaşlarım değil!
Komşular ve yakın akrabalar için de sürekli açıklama yapmak gerekiyor. İkinci dönem atanma ihtimalimin yüksek olduğunu anlatıyorum. Kardeşimin iş yerine gelen arkadaşlarından biri atandı, yalnız bu atanma işinin kendiliğinden gerçekleşmediğini; Ankara’dan yüksek makamlardan yardım aldığını ifade ediyordu. Aslında ailemde tek sorun yaşayan annem ve babam değil, evliliği başladığı ilk günden bu yana sürekli problemlerle devam eden ablamı da saymalıyım. Sık sık boşanmaya teşebbüs edip geceyi bizimle geçirmesine alıştım. Liseyi bitirip sınavı kazanamadığımı öğrendikten sonra her gün umutla bahar dönemini beklediğim günleri yeniden yaşıyorum.

Hayatımda bahar benim için –ikinci kez -umut olacak; ara tatilden sonra atandığım okulun neresi olduğunu öğreneceğim. Bu günlerde evde konuşulan tek konu benim atanamamış olmam değil; babam ayrı bir evde yaşamaya başladı. Maddi açıdan yine sıkıntılı günler geçiriyoruz, sık sık kavga etmelerine rağmen annem elbette dönmesini istiyor.
Babamın kaldığı eve yarın akşam gizlice gireceğiz. Annem evin anahtarını bir şekilde çoğaltmayı başardı. Bu nedenle yarın akşam eve giriş operasyonu için şimdiden heyecanlıyım. Aslında annem sadece kendi sorunlarımdan söz etmemden hoşlanmıyor, aklımda sadece atanmak ve evlenmek dışında proje olmadığını; kendisini ya da kardeşlerimi düşünmediğimi söylüyor. Bu konuda haksız sayılmaz ama benim elimden gelen bir şey olduğunu sanmıyorum.
Yapabildiğim tek şey okul çıkışında eniştemin iş yerine gidip evliliğinde yaşadığı sorunları ve ablamla ilgili problemleri dinlemek oluyor. Yeğenlerimi anlatıyor, aslında bu sıkıntılı günlerimde benim de neşeli olduğum zaman, küçük yeğenimi kucağıma alıp oyunlar oynadığım ve sana yazdığım zamanlar; kimi zaman da mezun olup benim gibi atanamayan, seninle tanışmamızı sağlayan Buket ile telefonda görüşmek de benim için moral verici.
Buket her ders arasında


Sen’den söz ederdi, çok fazla ders çalıştığını, odadan kesinlikle çıkmadığını, aynı şehirden geldiğimizi anlatırdı.
Tanıştığımız güne kadar hep seni dinledim, sonra üniversite yemekhanesinde tanıştık. Bu günlerde sık sık o günleri hatırlıyorum.
Belki de buna fazlasıyla zaman bulduğum içindir.
Geçen yıl bu zamanlar finallere hazırlanıyordum, geçen yıl bu zamanlar seninle kampüste dolaşıyorduk, cümleleri sık sık aklımın bir köşesinden geçiyor. Bahar gelince ikimiz için de güzel günler olacağını umut ediyorum, sen mezun olacaksın; ben de mesleğime başlamış olacağım, böylece evlenmemiz için bir sorun kalmayacak. Ailede evlilik için gün sayan tek kişi ben değilim, sık sık iş yerine gittiğim kardeşim de evlenmek istiyor; evlenmek istediği kişi ile şu an nişanlı olduğu kişi farklı! Annem ve babam bu nedenle kardeşimin üzerinde büyük bir baskı oluşturmaya başladı. Onun mutluluğunu ne ölçüde düşünüyorlar, bu tam bir soru işareti.
Bence, ağabeyim nişandan vazgeçecek olursa, bu küçük kasabada etraftan gelecek tepkileri hesaba katıyorlar.
Ek olarak nişanlısının maddi durumu iyi; oysa evlenmek istediği kişi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.
Kardeşimin evlenmek istediği kişiyi iş yerinden tanıyorum. Kimi zaman birlikte anket doldurduğumuz oldu.
İtiraf etmeliyim ki; kardeşim ile aralarında kusursuz bir uyum var, bununla birlikte annem bu evliliğin gerçekleşmeyeceğini sık sık ifade ediyor. Kardeşimin zengin nişanlısı ile evlenmesini istiyorum; aynı yaştalar. Evlilikte yaş farkı fazla olmamalı, seninle aynı yaşta olmamız beni mutlu ediyor.

Evlendiği zaman bu küçük kasabada arazi ve mağaza sahibi olması, fakir ailemiz için sevindirici bir gelişme olacaktır. Bununla birlikte annemin tüm itirazlarına ve tehditlerine rağmen; sekreteri ile evlenmek istediğini belirtmesi, taraf değiştirmeme sebep oluyor. Sekreterine karşı özel duygular besliyorsa neden zengin kız ile nişanlandı ve iki yıl süren bu nişanlılık sürecinin son günlerinde ne oldu evlenmekten vazgeçti? Kardeşim askere gitmeden önce evleneceği için mutluydu en


azından biz ailece durumun böyle olduğunu sanıyorduk. Askere gidince sık sık telefon etmeye başladı. Zengin ailenin kızına hayatında gereğinden fazla hata yaptığını, bu evlilik gerçekleşirse bir hata daha yapmış olacağını anlatmış. Sekreteri ile hatıralarının çok fazla olduğunu, iş yerini birlikte kurduklarını, iş hayatı boyunca acı tatlı anılarında tek ortak kişinin sekreteri olduğunu anlatmış. Zengin nişanlı bu sözlerden sonra annemle görüştü.
Annem pes etmemesini, genç sekretere karşı savaşması gerektiğini salık verdi. Bir süre gerçekten savaştı zengin kız. Kendisinden on yaş küçük olan sekretere karşı nişanlısını kaptırmamak için mücadele etti. İki kadın tırnaklarını sivriltmiş birbirlerine öldürücü darbeler vurmak için hazırdı. Zengin nişanlı ile fakir sekreter kızın kavgasında nişanlının en büyük kozu annem ve babamın desteği, fakir sekreter kızın tek destekçisi ise kardeşimdi.

Gerçek aşk karşısında sanırım maddiyatın varlık göstermesi çok zor olacak. Kardeşim ile küçük ablam arasında fark var. Küçük ablam liseyi bitirdikten sonra üniversite sınavında başarısız oldu ama yeniden sınava hazırlanmak ve okumak istiyordu; mamafih ailemizin ekonomik gücünün düşük olduğunun farkındaydı. Tam bu günlerde varlıklı bir toprak ağasının genç oğlu, kendisinin izdivacına talip oldu. Bu noktada hayatının kalan kısmını nasıl geçireceğine karar vermesi gerekti. Anne babanın ricasına uyup, evlenip çocuk büyütmek mi; yeniden sınava girip yokluk içinde okuyup bir meslek sahibi olarak hayata atılmak mı? İnsanlar otoriteye boyun mu eğmeli, asi mi olmalı? Elbette küçük ablam otoriteye boyun eğdi ve yedi kişilik ailemizden ilk ayrılan kişi oldu. Bu karar ile birlikte ilk günlerde problemler yaşadı, üst üste iki küçük çocuğa sahip olmak daha on yedi yaşında bir genç kız ve on sekiz yaşında bir delikanlı için büyük bir sorumluluktu. Zaman içinde ebeveyn olmanın zorluklarını aştılar; çocuklar şimdi on yaşında.
Evlilikleri rayına oturmuş görünüyor, büyük ablamın evliliği için aynı şeyi söylemem mümkün değil, onun da iki çocuğu var ama kavgaların ardı arkası gelmiyor. Kardeşim otoriteye boyun eğmeyi sevmiyor ebeveynlerin ne istediğinden


çok kendisinin ne istediği önemli. Nitekim hayatında sekreterinin olmadığı anların yaşanmadığını ifade ettiği için zengin nişanlı pes etti ve evlilik kararından vazgeçtiler. Aynı hafta babam yeğenini kaybetti.
Uzun zamandır siroz hastasıydı.
Anlayamadığım ise babamın, yeğenini kaybetmekten çok daha acı olanın oğlunun nişanı atması olduğunu söylemesi. Belki de rahmetlinin orta yaşlarda olması buna gerekçe gösterilebilir. Hayatta en büyük acı hepimiz için aynıdır, bir çocuğun hayatını kaybetmesi.

Babamı ağlarken gördüğüm nadir anlardan biri kardeşimin nişanı attığı gündü, genelde çatık kaşlı az konuşan, haberleri izleyip erkenden yatan sadece kendi dünyasında yaşayan biri babam. Üniversite tercihlerimi yaparken yardım almak istediğimde şekerlemeyi kesmeyen ve tercihleri bana bırakan babam için günün büyük çoğunluğu öğretmen evinde geçer. Önümüzdeki hafta yapılacak olan nüfus sayımında görev aldığım için mutlu oldu.
Elime bir az para geçeceğini söylüyor. Bu günlerde benim tek sıkıntım ise seni özlemiş olmam. Sadece seni değil, okul yıllarımı öğrenciliği özlüyorum. Hayatımdaki tek sorumluluğun dersler olduğu günler, ne güzel günlermiş!

Bu sabah vekil öğretmen olarak çalıştığım Nizip ortaokuluna geldiğimde okulun camlarının kırılmış olduğunu gördüm. Müdür avluda asabi bir şekilde volta atıp sigarasını tüttürürken bunu yapan vatan hainidir! diye kendi kendine söyleniyordu. Güz döneminin sonu geldi ve ben ilk kez not defterini idareye teslim ettim. Ara tatilden sonra umarım öğretmenlik hayatıma kadrolu olarak devam ederim. Son mektubunda hasta olduğunu bu nedenle sınavlarının çok kötü geçtiğini yazmışsın. Senin ne kadar azimli olduğunu biliyorum. Bu nedenle dört yıl içinde bölümünü tamamlayacağını ve evleneceğimizi umuyorum.

Bahar dönemi ile birlikte Allah dualarımı kabul etti ve ben artık İnönü lisesinin kadrolu Matematik öğretmeniyim. Okul iki katlı, eski bir binanın üst katından ibaret, alt katta Halk Eğitim Merkezi var, sınıflarda


öğrenci sayısı en fazla on beş; benim girdiğim sınıflardan dokuzuncu sınıflar on beş, onuncu sınıflar üç, on birinci sınıflar ise beş kişiden ibaret. Sınıf mevcudunun bu kadar az olması nedeni ile dersler özel ders veriyormuşum gibi geçiyor. Sonunda evliliğimizin önündeki en büyük engeli aştık, artık kendi hayatımı kazanıyorum, üstelik yüksek lisansa da başladım. Birkaç ay sonra sen de okulunu bitireceksin ve inşallah ailelerimiz tanışacak.

Okulda en rahat olduğum sınıf üç kişilik mevcudu ile onuncu sınıf. Bu sınıfa kısaca XTM diyorum. Türkçe matematik sınıfı oldukları için ders defterinin kapağına kocaman harflerle TM yazılmış. Konuyu anlattıktan sonra öğrenciler sıra ile tahtaya çıkıp; konu ile ilgili problemler çözüyor. Sırayı asla bozmuyoruz, ilk olarak cam kenarında oturan Gamze, ortada oturan Tuğba; son olarak kapı tarafında oturan Zeynep. Bu şekilde ders işlememizden gayet memnun olduklarını söylüyorlar. Benden önce gelen öğretmenin meslek hayatında son senesi olduğunu; dersleri çok hızlı anlattığını; tahtaya çıkma fırsatını bulamadıklarını söylediler. O emekli olunca, devlet beni atamış.

Sanırım bu bir bayrak yarışı, “Mahmut hocalar Ahmetleri, Ahmetler Mahmut hocaları yetiştirecek“ Hababam sınıfı filminden hatırladığım bir söz bu. İnönü’de sık sık aile ziyaretlerimiz oluyor; ilk olarak Tuğba’nın ailesi tüm öğretmenleri öğle yemeğine davet etti. Yemekten sonra konu elbette Gölcük depremiydi. Kayıp sayısının hızla arttığı haberlerini alıyoruz. Tuğba’nın hedefi avukat olmak; bence de başarılı bir avukat olabilir, insanlarla iletişim kurarken kendine has bir rahatlığa sahip ve azimli, hislerim yanlış olabilir ama pencere kenarında oturan Gamze ile arasında sıkı bir rekabet var. Zeynep ise kimi zaman Tuğba’nın kimi zaman Gamze’nin tarafında olarak durumu idare etmeye çalışıyor. Bu rekabetin gerçek sebebi ise erkek meselesi; Gamze’ye arkadaşlık teklif edip hayır teklifi alan, gitar çalan şaşı çocuk(kendi tabirlerini kullanıyorum)şansını bir kerede Tuğba’da denemiş ve bu kez evet yanıtını alınca Eskişehir’de buluşmaya karar vermişler. Bu nedenle


o gün derste Tuğba yoktu, Gamze ise çocuk ile mutlu bir ilişkisinin olmasını diliyordu.
Sınıfta öğrenci sayısının ikiden az olması durumunda ders yapmamam gerektiğini sıkı sıkı tembihlemişti müdür yardımcısı, odası daima gül suyu kokan, kalın camlarının ardından kısık gözlerle bakan, yüzünün büyük kısmını gözlük kapsadığından, ilk yüzüme çarpan metal çerçeveli gözlükleri oluyor. Müdür yardımcısı İnönü’de oturuyor. Sohbetlerimizde bir an evvel evlenmem gerektiğini salık veriyor. İşini eline almış bir gencin, tek başına gezdiği her günün vebalinin ebeveynlerine yazıldığını söyledi. Bu durumda ben günaha girmiş olmuyorum, çünkü hayatımı kendim kazanıyorum ve evlenmek istediğimi de belirttim. Bununla birlikte babam Neslihan’ı istedi, “kısmetse olur” cevabını da aldık, en kısa sürede evleneceğimizi beklerken hesaplar tutmadı, ailem Neslihan ile evlenmemi istemiyor. Gerekçe olarak benim gibi öğretmen olmasını istiyorlar. İktisat mezunu birinin öğretmen olmasını nasıl bekleriz? Bunun için en büyük gerekçe geçen seneki Refahyol hükümetinin tüm üniversite mezunlarını öğretmen olarak ataması, El-EZHER üniversitesi mezunlarının atanmış olmaları, yazılı basında geniş yer tuttu. İnsanlar hükümetin laiklik konusunda yeteri kadar hassas olmadığını düşünüyordu.
Bu nedenle üç yıl önce “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” kampanyası başlattılar. Hükümet’te şimdi Anasol-D var ve yeni milli eğitim bakanı, eğitim fakültesi dışındaki tüm bölümlerin atama dışı kalacağını açıkladı.
Mühendis olan kuzenim bu nedenle öğretmenlik umudunun kalmadığını görüp, maden mühendisi olarak çalışmaya başladı. Benim gibi, atama beklediği günlerde psikolojisi bozulmuştu. Bu durumda Neslihan’ın öğretmen olma şansı yok.
Geçen yıl aldığı Pedagojik Formasyon belgesinin de bir anlamı kalmadı. Telefonda kavga ettik, ben onun yüksek lisans yapmak amacı ile Eskişehir’e gelmesini istiyorum. Böylece kendi aramızda evlenip buraya yerleşebiliriz, ailemin bu evlilik için ikna olacağını sanmıyorum. Hayatıma müdahale ettikleri için ailemle görüşmüyorum. Gül yağı kokulu makam odasına sahip olan müdür


Yardımcısı, annemi aramam konusunda beni uyarıyor. Tahminime göre annem, müdür yardımcısı ile telefonda görüşüyor, sesimi duymak istediğini adama anlatıyor.
Neslihan ise ailelerin onayını almadan evlenmek istemediğini söyledi. “Aileni ikna et gel; yoksa görüşmeyelim“ deyip ilişkimizi bitirdi. Uzun zamandır hayalini kurduğum evlilik artık gerçekleşecek gibi gözükmüyor.

Özgürlük ilk günlerde cazip geldi, okuldan sonra, kaldığım öğrenci yurdunda yatağıma uzanıp kitap okuyorum, bu ilişki beni gerçekten yormuş; ben farkına varmamışım, belki de etrafıma bakmalıyım, üstelik dün okul çıkışında bir randevu talebi aldım! Pazartesi okul çıkışında öğrenci yurduna çıkan keskin yokuşun başındaydım. Coğrafya öğretmeni yanıma yaklaşıp yarın kafede buluşup yıllık planları birlikte hazırlamamızın uygun olduğunu söyledi. Bu öneri beni memnun etmişti ama cümlesini tamamladıktan hemen sonra sırtını dönüp kendi yurduna yöneldi.

Ertesi gün kafede buluştuğumuzda kısa sürede yıllık planları tamamlayıp ayrılacağımızı sanıyordum. Konu konuyu açmaya başlamıştı, plan yapmayı bırakıp okul hakkında konuşmaya başladık, daha çok o anlatıyordu ben dinliyordum. Ayten de benim gibi stajyer öğretmendi. İzmir anılarını anlattı, üniversite yıllarında benim gibi matematikçi olan ve gitar çalan bir gence platonik âşık olmuştu, zamanla bu aşkı arkadaşlarına anlatmış ancak Gökhan’ın bu durumu hiç bir zaman bilmemesi için kızları sıkı sıkı tembihlemişti.

Üniversiteyi bitirip memleketine döndüğünde, Gökhan dört yıl boyunca en yakın arkadaşı bildiği Ayten’in kendisine karşı özel duygular beslediğini, ortak arkadaşlarından birinden öğrenmiş; soluğu Ayten’in yanında almıştı, duygularının karşılıklı olmasa dahi bir ilişkiye başlamalarının doğru olduğunu ifade etmişti Gökhan. Yıllarca sevdiği Gökhan’ı reddettiğini anlattı Ayten; bunu neden yaptığını sordum, anlaşılması zor biriydi, yıllarca sevdiğiniz bir kişi ayağınıza geliyor ve siz onu reddediyorsunuz!

“Ben başkasından duyarak koşup peşinden


gelmeni istemiyorum, gözlerime baktığında sana olan hislerimi anlamanı isterdim“ demiş Ayten, bence ona karşı duyguları kolay kolay silinecekmiş gibi gözükmüyor. Gün ortasında buluşmuştuk ve artık hava kararmaya başlamıştı, meğer konuşacak ne kadar çok konumuz varmış! İkinci buluşma için sözleştik; kız yurdunun misafirhanesinde okul çıkışı buluşacaktık. İkinci buluşmamızda ben de Neslihan’dan söz ettim, nasıl tanıştığımızı ona yazdığım sayfalar dolusu mektupları ve ailem yüzünden evlenemediğimizi anlattım. Ayten’in dikkatli bir şekilde beni dinlediğini sanıyordum oysa birden sözümü kesti. “Sen, Allah’a inanır mısın, Necip?” Bu soru beni çok şaşırtmıştı, bu nasıl bir soruydu böyle! Elbette Allah’a inanıyordum. Ayten sanki bana anlatmaya çalıştığı bir gizeme sahipti, bu sırrı dolaylı yollardan bana anlatmaya çalışıyor benim bazı çıkarımlarda bulunmamı istiyordu. İlk kez ondan duyduğum bir kelimeyi söyledi. Kendisinin Ehlibeyt olduğunu söylediğinde ben gene anlamamıştım bu nedenle anlayabileceğim bir dil kullandı, Alevi olduğunu söyledi. Bu benim en cahil olduğum konuydu; mezhepler konusu, Ayten sık sık Pir Sultan’dan, Hacı Bektaş’tan söz ediyordu.

Hafta sonu birlikte kitapçıya gittik, ben aşk romanlarına bakarken; o Vedat TÜRKALİ kitaplarına aç kurt gibi saldırıyordu sonunda yazarın kalın bir romanını beğendi, yanlış hatırlamıyorsam kitabın adı “ GÜVEN” idi. Alevi kelimesini ilk kez dönemin başbakanı Erbakan’dan duymuştum. Grup toplantısında bunlar “Mum söndü oynuyorlar” demişti. Sonraki günlerde sık sık kitabı sordum ona. Beni sendikaya götürmeye karar verdi bir gün, Eğitim-Sen’in Eskişehir şubesine vardığımızda oldukça dar bir alanda, yan yana yerleştirilen masaların etrafında -çoğu yaşlı- birçok kişi sigaralarını tüttürürken, hararetle bir şeyler tartışıyorlardı. Dumandan göz gözü görmüyordu. “Ayten tam kendisine uygun bir yer bulmuş“ dedim içimden; çünkü kendisi de günde üç paket sigara içiyordu. Aniden kendisine matematik anlatmamı istedi; yüksek lisans yapmayı düşündüğünü; bu amaç ile ALES sınavına girmek istediğini anlattı. Tüm gün zaten okulda beraberdik, ders aralarında koridorda birlikte sınıflardan


çıkarken göz göze geliyorduk. Eğer o öğretmenler odasına benden önce gelmişse beni gülümseyerek karşılıyordu, aramızdaki arkadaşlık zamanla aşka dönebilir miydi acaba?
Yirmi beş yaşına kadar hiç kimse ile ilişkisi olmamıştı Ayten’in, sadece üniversite yıllarında karşılıksız birini sevmişti. Öğretmenler odasına girerken beni gülümseyen gözlerle karşılaması, itiraf edeyim ki; benim de hoşuma gidiyordu. Ancak bana gülümserken, sigara dumanı içinde olması da hiç hoşuma gitmiyordu, sigaradan hiçbir zaman hoşlanmamıştım. Beş dakikalık kısa süren ders arasında mümkün olduğu kadar çok sigara içmek istiyordu Ayten. Gülen gözlerinden cesaret almıştım, akşam serviste yanına oturdum, başka bir konu üzerine konuşuyorduk; Ayten Osmanlıdan bu yana Alevilerin zulüm gördüğünü yobazlar tarafından dinsizlermiş gibi muamele gördüklerini anlatıyordu; bende ellerini izliyordum, birden sözünü kestim, “Ne kadar zarif ellerin var, Ayten” dedim.

Bu sözü duyunca çok şaşırmıştı; anlattığı konular kafasında karıştı, her iş çıkışında kapitalizmin insanları köleleştirdiğinden söz ederdi, ben hiç dinlemediğim halde dikkatle dinliyormuş gibi yapardım; kimi zaman ona şirin görünmek için babamın SODEP ’e oy verdiğini söylerdim. Ayten, babamın sosyal demokrat olmasına memnun olmuştu ancak kendisine göre sosyal demokrat ve medeni cesareti yüksek adamın, benim evliliğime müdahale etmesine bir anlam verememişti.

Havalar ısınmaya başlayınca, Yunus emre kampüsünde piknik yapmaya karar verdik; salı günleri ikimizin de boş günüydü. Sabah erken buluşup; tren ile Kütahya’ya gitmeye karar verdik.

Ayten yolda üşüdüğünü söylediğinde, ceketimi omuzlarına koydum; o anda aramızda bir kıvılcım hissettim.
Kolumu, ceketi yerleştirdikten sonra omuzuna koydum; o da bu hareketten sonra -komut almış bir robot edası ile- başını omzuma yasladı. Heyecandan kalbimin duracağını hissediyordum.

Tren ağır ağır ilerlerken ben yolculuğun bitmesini hiç istemiyordum. İkimizde bu ilişkinin arkadaşlık boyutundan çıkmaya başladığını düşünmeye
başlamıştık. Oda arkadaşlarımız, birbirimizden hoşlandığımızı; ancak farkında olmadığımızı söylüyordu. Yolculuk esnasında benim walkman’in kulaklıklarını paylaşmak için iyice yaklaştık; artık onu hissedebiliyordum. Kütahya da ilk durağımız, döner gazino oldu.

O vejetaryen olduğundan peynirli pidede karar kıldı, yemek esnasında sık sık gözlerine bakıyordum. Bulunduğumuz yer bir erkeğin duygularını açmak için uygun olduğu bir yerdi. Yemekten sonra MACAR Evi’ne gittik, orada benden cep telefonumu ödünç alıp, oda arkadaşını aradı.

Telefondan karşı tarafın sesini duyuyordum; oda arkadaşı ateş bacayı sarmış dediğinde, Ayten gülümsüyordu. Benim oda arkadaşlarım da benzer tepkileri veriyordu.
Hasta olduğum günlerde, Ayten çağırınca hemen ayaklandığım için benimle dalga geçiyorlardı.

Eskişehir’e döndüğümüzde, onun kaldığı kız yurdunun misafirhanesinde oturduk. Misafirhaneden en son çıkan ben oluyordum. Odamda kendi kendime düşündüğümde; sabahın erken saatlerinden gece geç saatlere kadar, Ayten ile birlikte olduğumun farkına vardım.

Şairin dediği gibi ”iki kere iki dört elde var Ayten!” diyecek duruma gelmiştim. Sonunda ona mesaj yazmaya karar verdim ama cep telefonu kullanmıyordu. Oda arkadaşının cep telefonuna yazdım; saat gece yarısına varmak üzereydi.

“Ayten aylardır anlamını bekledim, bakışlarımla tavırlarımla bunu sana anlatmaya çalıştım, ben senden hoşlanıyorum“

mesajımı yolladıktan sonra iletim raporu gelince rahatladım, rahat bir uyku beni bekliyordu.

Ertesi sabah, servise birlikte bindiğimiz yere geldiğimde, elinde tava vardı.
O tava ile ne yapacağını sordum; kafamda patlatacağını söyledi, bu sözleri söylerken dahi gülümsüyordu; galiba hislerimiz karşılıklıydı. Bu gülümseme bana cesaret verdi. O gün serviste bana bir öyküsünü anlattı. İnönü lisesine atandığını öğrenince; Cem evindeki dede, bu okulun kendisi için hayırlı olacağını söylemiş.
Ben “dede” dediği zaman yaşlı bir insandan söz ettiğini sanmıştım. Fakat “dede” olmak için mutlaka yaşlı olmak gerekmiyormuş; zaten Ayten’in söz ettiği dede orta yaşlıymış. Bu dede ona bu okulda kendisini mutlu edecek birisi ile tanışacağını söylemiş.


Bu nedenle, teklifimi kabul etmeden önce; aklına memleketindeki dede gelmiş, teklifimi kabul etmeye karar vermiş. İlk teklifimde beni reddetmesinin nedeni ise üniversite yıllarımda yaşadığım ilişkiymiş. Ben hayır cevabı aldığımda ilk aklıma gelen soru “ Neden” ve cevap ise benim Neslihan’ı unutamamış olduğumu düşünmesiydi.

Mezhep farkının mutluluğumuza engel olamayacağına inanmıştık. İlişkimizden ailesine söz ettiğinde; ablası Sünni bir genç ile evlenmesinin yanlış olacağını söylemiş. İlk anda mezhep farkının ben de sorun teşkil etmeyeceğini düşünüyordum ancak zaman içinde bu konunun ciddiye alınması gereken bir konu olduğuna karar verdim. Bir gece rüyamda Cem evinde diz çökmüştüm; etrafımda mumlardan oluşan bir çember vardı. Karşımda iri siyah gözlü, -elinde yılanın diline benzeyen kılıcı olan- bir adamın resmi asılıydı.
Bu resmin etrafında saz çalan insanlardan biri aniden ayağa kalkıp dinimi neden sattığımı sordu. Bu rüya bana birden “ Memleketim” filmini anımsattı. Ait olmadığım bir kültüre girmem olanaksızdı. Ayten, bunu benden önce hissetmişti.
Hafta sonu sabah misafirhanede bir saat onu bekledim, sonunda odasından çıkmıştı; yanımdan bir yabancıymışım gibi geçti.

Telefona yöneldi; bir süre konuştuktan sonra koridorda koşmaya başladı.
Önüne çıkıp yolunu kestim ve kollarımı açtım, çok kısa bir süreliğine kendini kollarıma bıraktı; ben de gözyaşlarını silmeye başladığım an; hızla kendisini geri çekti. Hiçbir açıklama yapmadan odasına çıktı. Ablasını arayıp, neden ağladığını sorduğumda; tatmin edici bir yanıt alamadım. İlişkimiz sadece bir ay sürmüştü, artık bittiği kesindi sebep mezhep farkı ya da eski ilişkimdi. Sebebin ne olduğunun bir anlamı yoktu, önemli olan sonuçtu. İlişkimizin tekrar başlaması için onunla konuşmayı denedim; ancak konuşacak bir şey olmadığını söyledi.

Ayrılığın ilk günlerinde, kararını gözden geçirme ihtimalini göz önüne aldım; ancak zamanla geri dönmeyeceğini anlamıştım, artık


okuldaki tüm zamanını felsefe öğretmeni ile geçiriyordu; okulumuzun felsefe öğretmeni -ilerlemiş yaşına rağmen- oldukça genç gözüktüğü için lise son sınıftaki kızların gözdesiydi; ders aralarında kız öğrenciler onun etrafında bir halka oluştururdu.

Felsefeden başka resimle ilgiliydi ve masa tenisinde bir hayli iddialıydı. Ayten, öğle tatilini masa tenisi oynayarak geçiriyordu. Onun gibi usta bir oyuncudan özel dersler alıyordu, topa nasıl vurması gerektiğini, raketin nasıl tutulması gerektiğini, uzun uzun anlatıyordu öğretmen. Maçtan sonra yorgunluk sigarası içmeye karar verdiler.
Cenk ona sigarayı uzattı. Dudaklara temas eden kısım, felsefe öğretmeninin elinde diğer kısım Ayten’in elindeydi; bu şekilde birkaç dakika beklediler. Bu esnada bakışları hiç ayrılmıyordu; her ikisi de gülümsüyordu.

İlk kez temiz duygular hisseden liseli gençlere benziyorlardı. İnsanların hayatlarında kaybetme acısı yaşayarak olgunlaştıkları zamanlar vardır. Bu an, benim için bir az önceki tarife uyan bir andı. Bir zamanlar bana sevgiyle bakan bu siyah gözler, şimdi evli bir erkeğe tutku ile odaklanmıştı. Zarif elleri, sigara ile birlikte felsefe öğretmenin ellerini tutuyordu. Etrafta öğrenciler ve diğer öğretmenler olsa da; onlar odada baş başa kalmış gibiydiler. Bu sevgililik oyunu, okul pikniğinde de aynı şekilde devam etti; artık el ele yürümeye başlamışlardı.
Uzaktan onu felsefe öğretmeni ile birlikte gördüğümde; koşup yanlarına gitmek istedim. Birden, adım atamadığımı fark ettim. Koşup yanlarına gelmek, kavuşan ellerini ayırmak istedim ve bu isteğin ne kadar tehlikeli olduğunu fark ettim.

İnsanların sevgilisini ya da eşini yorgun argın işten geldiğinde kendi yatağında bir yabancı ile bulduğu anın, ne kadar tehlikeli olabileceğini o gün anlamıştım. Aslına bakarsanız ben de tehlikeli bir yaratık olmuştum. Bir fotoğraf çekmişti gözlerim, beynime kazınmıştı.
İlk an da şoka girdim. Kendimi kullanılıp atılmış bir paçavra gibi hissettim.
Birkaç saniye sonra kendime acımaktan vazgeçtim.

İntikam almak isteği, damarlarımda dolaşıyordu, öfkenin bedenimi sardığını anlamıştım. Geziden hemen ayrılıp; soluğu üniversitede aldım. Felsefe öğretmeninin eşi Eczacılık fakültesinde memurdu.
Kapıyı tıklatıp odaya girdim.


Kocasının okul pikniğinde bir bayan öğretmen ile el ele dolaştığı fotoğrafları gösterdim. Bedenimde dolaşan intikam duygusu, kesilmiş bileklerimden akıp gitmişti.

Uzun yıllardır evli olan ve tek çocukları olan bu çiftin, kavga etmesini ya da boşanmasını istiyordum.
Felsefe öğretmeni, eşi ile benim yüzünden kavga ettiğini; kendi kafamda kurguladığım küçük oyunlara karısını karıştırmamam gerektiğini söyledi. İntikam almak için yaptığım bu hareket, onları daha da yakınlaştırmıştı; zamanla bu birlikteliğe gözlerim alıştı. Gidilebilecek en uç noktaya kadar gitmişlerdi. Evli bir erkek ile en fazla okul gezisinde birlikte olunabilirdi, okul bitince hafta sonları da görüşecek durumda değillerdi ya da ben öyle umuyordum. İtiraf etmek gerekirse kıskançlık gözlerimi kör etmişti. Benden ayrıldıktan sonra okulumuzda çalışan evlenmemiş bir öğretmen ile ilişki kursa belki de bu kadar kıskanmayacaktım. Hislerimi onun da yaşaması için neler vermezdim! Allah dualarımı kabul etti.
Güz döneminde, yeni atanan bir matematik öğretmeni ile arkadaş oldum. Zamanın nasıl geçtiğini bilmiyordum. Bir peri masalını yaşıyordum, serviste şiir okurken tanıştık.

Her buluşmamızda, gözlerinin içine bakıp aşk şiirleri fısıldıyordum. Çalıştığımız okullar yan yana olduğundan; kimi zaman İnönü lisesine beni ziyarete geliyordu. Aslında çiçeği burnunda öğretmen Ayten ile görüşmüş; benden uzak durmasına dair tavsiyeler almıştı ama gönül ferman dinlemişti.

Mutluluk, onun minik ellerini avucuma alıp Cahit Sıtkı okumaktı. Tanışmamızdan kısa bir süre önce, astım krizi nedeni ile acil olarak hastaneye kaldırılmıştı Dilek. Kısa bir süre solunumu durmuştu, doktoru sigarayı kesinlikle yasaklamıştı; kalbinde ritim bozukluğu vardı ve hepimizin bir adım ötesinde olan ölüm, onun bu rahatsızlığı nedeni ile kendisine daha yakındı. Onu kaybettiğim günün gecesinde ilginç bir rüya görmüştüm, etrafımda tabutlar vardı ve tabutlar birdenbire açılarak kefenlenmiş cenazeler aniden ayağa kalkıp namaz kılıyordu, kimi tabutlar


Cam’dan yapılmıştı ve tabutun önüne içindeki insanın neden öldüğünü açıklayan hastalığın adı yazılıydı, çok uzun siyah saçları olan genç bir kız veremden ölmüştü.
Tabutların içindeki insanlar dirilip namaz kıldıktan sonra, yanımda geziyordu; yüzleri plastik bir madde ile kaplanmıştı.
Bulunduğum ortamı bana açıklayan rehber vardı yanımda, rehber canlıydı daha doğrusu ben öyle sanıyordum, aniden güneş ışığı yüzünü aydınlatınca onun da teni aynı plastik madde ile kaplanmıştı ve ben sevgili rehberimin de ölü olduğunu anladığım an çığlık attım. Bu çığlık oda arkadaşlarımın sabahın dördünde uyanmalarına neden olmuştu, yatağıma gelip sakinleşmemi sağladılar ama bu korkunç rüyadan daha kötüsü onu solunum yetmezliği nedeni ile kaybedecek olmamdı. Hayatımda gerçek aşkı bulduğum bu peri masalı mutlu son ile bitmemişti o anda yaşadığım acı olayları mukayese etmeye başlamıştım.

Bir insanın sevdiğini kaybetmesinden ötürü hissettiği acının bedenindeki herhangi bir uzvunun kırıldığı anda hissettiği acı ile eşdeğer olduğunu ileri süren bir yazı okumuştum. Yatağımda uzanırken onu hissediyordum sanki gözlerimden akan yaşları silmek için mezarından kalkıp gelmişti. Burnunun ucunu ilk kez öptüğüm küçük parkın kenarı kırık bankında otururken de o üzerinde uzun beyaz elbisesi ile yanımdaydı. Hayatıma devam etmem için yardım almam gerekiyordu ve o gün ilaçlarla tanıştığım ilk gün oldu. Hayatımda gerçek aşkı bulduğum bu peri masalı mutlu son ile bitmemişti o anda yaşadığım acı olayları mukayese etmeye başlamıştım. Bir insanın sevdiğini kaybetmesinden ötürü hissettiği acının bedenindeki herhangi bir uzvunun kırıldığı anda hissettiği acı ile eşdeğer olduğunu ileri süren bir yazı okumuştum. Yatağımda uzanırken onu hissediyordum sanki gözlerimden akan yaşları silmek için mezarından kalkıp gelmişti. Burnunun ucunu ilk kez öptüğüm küçük parkın kenarı kırık bankında otururken de o üzerinde uzun beyaz elbisesi ile yanımdaydı. Hayatıma devam etmem için yardım almam gerekiyordu ve o gün ilaçlarla tanıştığım ilk gün oldu. Dilek kısa yaşamında benden önce dört yıl süren bir ilişki yaşamıştı. Birinci sınıftaki tanışma partisine gittiğinde ilk üç dans


Teklifini reddettiğini dördüncü teklifi kabul ettiğini anlatmıştı. “ Salkım salkım tan yelleri estiğinde “ onlar dans etmeye başlamıştı. Kavalyesinin ceylan gözlerine o şarkı eşliğinde baktığında kaybolmuştu
Dilek kısa bir süre sonra Özkan’ın ev arkadaşı aniden evden ayrılmaya karar vermişti, tek başına kirayı veremeyeceği için ev arkadaşı olması için Dilek en uygun kişiydi. Yeni kent mahallesindeki evlerinde öyküleri bu şekilde başlamıştı. Üç yıl boyunca evden sayılı kez çıktı Özkan alışverişten Dilek sorumluydu. Bu yıllardan söz ederken en mutlu yıllarının olduğundan söz ederdi. Anılarını anlatırken evlenmemiş olmalarına üzülmüştüm. Evlilik planı yaptığım kızın benden önceki sevgilisi ile evlenmediği için üzülüyordum!

Ayrılık, Özkan’ın gırtlak kanseri olması ile gelmiş. “Yakışıklılığını kaybetmişti“ derdi Dilek, kimyasal tedaviye başlamış; yüzünde kalıcı hasarlar olmuştu.
Bu yeni görüntüsü nedeni ile özgüvenini kaybettiğini; sürekli ağladığını; terk edileceğini düşünmeye başladığını söylemişti.
Özkan ortak arkadaşları Abidin’den dahi eşini kıskanmaya başladığında “Bitti” demiş, Dilek telefonda.
Özkan ilk günlerde barışmak istediği için birkaç kez aramış fakat yapılan çağrılar sonuçsuz kalınca, eşyalarını toplayıp memleketine dönmüş.
Dilek yalnız kaldığı bu şehirde ilk olarak öğrenci yurduna kayıt yaptırmış. Üniversite son sınıfta olmasına rağmen halen birinci sınıf derslerini veremediği için okulu yedi yılda tamamlamak zorunda kalmış ve benim gibi İnönü’ye atandığında hayatına ben girmişim.

Dilek yanımda uzandığında, kestane saçlarını okşarken ve birlikte “When a man loves a woman“ dinlerken hep Özkan’ı düşünüyordum, acaba ilişkileri yeniden başlar mı korkusunu yaşadığım anlar olmuştu ama benim problemim korkudan çok kendi geçmişimle onun geçmişini kıyaslamamdı. Dilek ve Özkan aşkı ile Neslihan ve Necip aşkını kıyaslıyordum. Benim Neslihan ile evlenmeme ailem engel olmuştu. Hayatımı ilgilendiren bu konuya ailemin bu denli karışmasına izin


Vermiştim; buna izin vermemeliydim.

Hayatımın dizginlerini elime almalıydım. Bu amaçla Neslihan’a benimle gelmesini söylediğimde hayır cevabı almıştım.
Dilek, Özkan için evden kaçardı; -evlilik önündeki tek engel büyüklerin onayı olsaydı- bunu kesinlikle ciddiye almazdı.
Neslihan’dan cesurdu, hayatına kimsenin müdahale etmesine izin vermezdi, bununla birlikte ben kıskanç değildim belki de kıskanç bir sevgiliden sonra beni tercih etmesinin sebebi buydu. Ölmeden önceki son konuşmalarımızda hayatında yaptığı hiçbir şeyden pişman olmadığını söylemişti. Özkan ile yaşadığı üç yıl süren evlilik hayatından ve benimle yaşadığı bir aylık kısa ama yoğun ilişkisinden asla pişman olmadığını, hayatın her zaman ikinci bir şans verdiğini söylemişti. Ben onun hayatındaki ikinci şansmışım!
Aslında kısa süren ilişkimizde, kavgamız hep sigara konuluydu.
Doktorların,
“Kesinlikle bırakmalısın ciddi bir astım krizinde ölüm tehlikesi yaşanabilir” sözlerini ciddiye almayıp, sigara kullanmaya devam etmesi yüzünden onu sorumsuzlukla suçluyordum. Aynı şekilde Dilek ise beni birikmiş kredi kartı borçlarım nedeni ile aynı şekilde suçluyordu. Kısa bir süre sonra sarılıp barıştığımız zaman; ben burnunun ucunu öperdim.

Birlikte geçirdiğimiz tek gece olmuştu, ilerde evlendiğiniz zaman merak etmeyin birbirinizden bıkarsınız diyenlere inanmıyordum, hiçbir zaman ondan bıkacağımı sanmıyordum. Son gecesinde, kardeşi odasına kapanıp; gizlice sigara içtiğini söyledi. Geç saatlere kadar kim bilir ne düşünmüştü? Kriz uykuda gelmişti doktor olan kardeşi yan odada kalıyor olmasına rağmen herhangi bir ses duymamıştı. Sabah uyandıklarında Dilek kaskatı bir şekilde yatağındaydı ve artık yapılacak bir şey kalmamıştı. Ailesi, Özkan’ın kanser olduğu için fazla yaşamayacağını bu nedenle evlenmelerinin yanlış olacağını düşünürken kendi kızlarını aniden kaybetmişti. Tabutun üzerinde gelinlik kısmen sola kaymıştı ve kar taneleri nazlı birer peri gibi süzülerek yere inerken cenazeyi mezara yerleştiriyorduk. O cenaze ile birlikte geleceğe dair hayallerim de gömülmüştü. Artık derslere konsantre olmakta zorlanıyordum. Kendimi


hedefsiz hissetmeye başlamıştım. İnönü ilçesinde çalışan tüm öğretmenler bu ani ölüme üzülmüştü, cenazede rahmetlinin çalıştığı okuldan mesai arkadaşları gelmişti.
İlk günler öğrenciler bana moral vermeye çalışıyordu. Kendimi toparlamalıydım kafamda tek soru vardı. Acaba Özkan onun hayatını kaybettiğini biliyor muydu? Ailesi cenazeden kısa bir süre sonra tekrar İzmir’e taşındı. Bu şehirde kalmalarını gerektiren bir neden yoktu, doktor olan kardeşi de en kısa sürede tayin isteyeceğini söylemişti. Eskişehir’i hiçbir zaman sevmediğini buraya kardeşi için geldiklerini anlatırdı. Kuru havaya sahip bir şehirde yaşamalarının Dileğin rahatsızlığına iyi geleceğini düşünmüşlerdi. Onu kaybettikten sonra bu şehirde bir saat dahi kalmak istemiyorlardı. İtiraf etmem gerekirse, beni bu şehre bağlayan tek şey yüksek lisans tezimdi. Bu tezi bir an evvel yazmalı ve buradan ayrılmalıydım. Görev yerimin değiştirilmesi benim için en uygun çözümdü. İnönü’ye veda zamanı gelmişti. İki yıl çalıştığım bu okulda pek çok anım olmuştu, kiraladığım evi boşalttım odamda Dileğin kokusu sinmişti duvarlara, altı kırık yatağımda ilk sevişmemizi anımsamıştım, “Üstümüzü ört!” dediği anda bu sefer olacağını hissetmiştim bu cümle yarı emir yarı dilek cümlesiydi.

Akşam yemeğinden sonra ailesinden izin alıp, soluğu benim yanımda aldığı günler ne güzeldi! Kimi zaman üzerine sadece kolay çıkarılabilecek elbiseler giyip zamandan kazanmak için iç çamaşırı giymediği geceler olmuştu; onunla birlikteyken zamanın nasıl geçtiğini bilmiyordum.

Sabaha kadar yanımda kalmasını istiyorum, hiç uyumadan güneşin ilk ışıklarını görene kadar sevişmek istiyordum. Ona sarıldığım an aklıma Özkan geliyordu acaba onunla nasıl birlikte oldular kendilerine özel bir sevişme habercisi hareketleri var mı? Mesela ben yalnız kaldığımız anlarda burnunun ucunu öptüğüm zaman bu birlikte olmak isteğimi anlatan bir hareketti. Özkan ile ilişkiye girdiği zaman neler yaşandığını elbette anlatmıyordu ama yatakta ayıp şeyler fısıldamam için ısrar ettiğinde buna


alışık olduğunu düşünüyordum. Birlikteliğimizin kısa sürdüğü bir gün bu işin birincisi bile uzun sürer sanırım sende bir sorun var dediği an ilk kez Özkan’ı referans verdiğini anlamıştım. Onun performansının uzun olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Evime geldiği zaman banyodaki eski sobayı yakmamı isterdi ama ben ani su ısıtıcısı kullanıyordum neden soba konusunda ısrarlı olduğunu anlamamıştım. Yakacak almak sonra sobanın altını temizlemek epey zor işti, çocukluğum sobalı evde geçmişti ve sık sık annemin teneke kaplara doldurduğu külleri dökerdim.

Soba konusunda neden ısrarlı olduğunu anlamaya başlamıştım, Özkan ile birlikte yaşadıkları evin sobalı olduğunu anlatmıştı. Banyo sobasını ağzına kadar doldurup saatlerce seviştikten sonra sıcak banyoda sevişmeye devam ediyorlardı! Onun hiçbir zaman evden çıkmamasının temel sebebi buydu sürekli olarak birlikteliğe hazır bir erkek! Benim Allah’ım sensin, sana tapıyorum dediği için benim de Özkan gibi kendisine taptığı söylememi istemişti, Dilek.

Ben de zoraki olarak söyledim ama içimden tövbe etmeyi unutmadım. Onu kaybetmek istemiyordum ama ona sarıldıkça aşkımın artması gerekirken her sevişmemizde Özkan aklıma geldiği için hızla ondan uzaklaşıyordum. Bu benim için büyük bir çelişkiydi bir insanın geçmişteki yaşamı beni ilgilendirmezdi mantığım bunu kabul ediyordu ama kalbim kabul etmiyordu. Yaşadıkları aşkı kıskanıyordum, kesinlikle kıskanıyordum. Yaşadığım bu çelişkinin tek açıklaması buydu, üniversite yıllarında ben de çoğu zaman Neslihan ile birlikte olmak istemiştim ama her seferinde hayır yanıtını almıştım, o beni birlikte olacak kadar sevmemişti. Dilek ise bir kız sevdiği erkek ile birlikte olmuyorsa daha baştan araya ayrılık koymuştur derdi. Neslihan benimle eşi olacak kadar ileri gidecek bir ilişki yaşamamıştı, ailesinin onayını almadan Eskişehir’e gelemeyeceğini anlatmıştı. Kanser olan Özkan için aynı durum geçerli olmamıştı, Dileğin ailesi hemen ilişkisini bitirmesini salık vermişti ama o bu ilişkiden vazgeçmemiş hasta olduğu için kocasını terk etmemişti. Ona birçok kez Özkan ile evlenmesi gerektiğini anlattığımda; “geçmiş sadece acı verir tek


kurtuluş unutmak ve yeni aşklara yelken açmak” derdi, sonra “sen benim yeni aşkımsın” deyip yanağıma bir öpücük kondururdu.
Yaşam sevinci ile doluydu hayat her zaman yeni fırsatlar sunar diyen bir kadının yaşamdan bu kadar erken kopması acı vericiydi. Ailesi İzmir’e taşınmadan son kez ziyaretlerine gittiğimde kapıda yanaklarımdan iki damla süzülen yaş ile birlikte babası beni karşıladı, kendimi toparlamam gerektiğini sadece iki ay süren kısa bir birliktelik yaşadığımı anlattı. Hayatımda daha uzun yıllar olduğunu zamanla kızını unutacağımı söylerken kendisi de ağlamaya başlamıştı. Bir babanın çaresizliği ve kızını kaybetmenin ne denli büyük bir acı olduğunu ilk kez şahit oluyordum. Kent merkezinden bir saat uzakta olan yeni okuluma giderken serviste başımı pencereye dayayıp anılara dalmıştım. Servisten indikten sonra yüz metre kadar yürüdükten sonra demirden yapılmış oldukça çirkin bir Türkiye haritası beni karşıladı, öğrenciler uzun iş elbisesi giymişti, birçoğu okula geç yazılmış ya da sınıf tekrarı yaptığı için yaşıtları üniversite okuyordu.

Tanıştığım ilk öğretmen edebiyatçı Ercan hocaydı sık sık okul müdürü ile tartıştığı zamanlar oluyordu. Tüm yaz tatilini okul kütüphanesindeki kitapları sayarak geçirmişti. Eşinin alevi olduğunu öğrendiğimde ona Ayten’i anlattım, benzer sorunlar yaşadıklarını ancak zamanla kendisinin kayın pederini ikna ettiğini şu an çok mutlu olduklarını anlattı. Ercan hocanın evlerine ziyarete gittiğimde duvarda asılı saz, yanında bir kılıç ve Hz. Ali ile on iki yoldaşının resimlerinin asılı olduğu bir resim gördüm. Mutluluk için ısrarcı olmak yetiyordu demek ki! Maalesef ben hiçbir ilişkimde ısrarcı olmamıştım. İlk ilişkimde aileme ne kadar istekli olduğumu göstermemiştim. Kardeşim bunu yapmış kesinlikle nişanlısından ayrılmak istediğini hissettirmişti. İkinci ilişkimde ise Ayten’in umutsuz olmasına rağmen ben ondan çok inansam evlenebilme ihtimalimiz olacaktı, sanırım her seferinde kolayı seçiyordum!


Duvardaki saza bakarken dalmıştım, Ercan’ın eşinin arkadaşı bilgisayar öğretmeni de benim gibi yemeğe davetliydi, iki öğretmeni birlikte davet etmişlerdi. Bilgisayar öğretmeni yemek boyunca bana sık sık sorular sordu ancak çok acıktığım için kimi zaman kısa cevaplar verdim kimi zaman da duymamışım gibi davrandım ancak bu şekilde davranmak da çözüm olmamıştı. Bu kez sorularını sormak için Ercan hocayı aracı olarak kullanıyordu, sonunda pes ettim ve yemeği bırakıp sohbete başladım. Zerrin, teknik eğitim fakültesi mezunu olduğunu atama beklediğini anlattı. Sözleşmeli olarak çalışıyordu okulda sürekli panik halinde olup her yere devamlı koşturuyordu. Ziyaretine gittiğim anda öğrencilere bilgisayar öğretmenini sorduğum an da karşı koridorda her zamanki gibi koşturduğunu söylediler. Bu sohbeti tekrarlamamızın ikimiz için de iyi olacağına karar vermiştik.

Hafta sonu buluştuğumuzda arkadaş olmak istediğimi söyledim her şey çok kolay olmuştu; açık sözlü olmamı beğendiğini söyledi.

Zerrin ilk buluşmamızda beni annesi ile tanıştırdı. Evlerine geldiğimde, karanlık salonda tek başına oturan orta yaşlı başörtülü kadın annesiydi. Neden ışıkları açmadıklarını anlamamıştım. Gece saat ilerlemişti. Kalkmak için izin istediğimde, Zerrin’in odasında kalabileceğimi söyledi. Odada iki yatak vardı her şeyin bu kadar çabuk ilerlemesi başımı döndürmüştü, ona yatağıma gelmesi için yalvarıyordum ama bunun için çok erken olduğunu söyledi. Yatağıma girmeden kısa bir öpücükten sonra kendi yatağına gitmişti.

Sabah erkenden kahvaltı ettik ve servise bindik. Hayatımın üç ayı bu şekilde geçti, Zerrin’in annesi ve babası ayrı yaşıyordu, günler geçtikçe aynı odayı ve aynı yatağı paylaşmaya başladık. Paylaşımlarımız arttıkça kavgalarımız da artmaya başlamıştı. Zerrin ilk kez benimle ilişkisi olduğunu ve hayatına giren erkeğin ilk kadını olmak istediğini anlatıyordu. Annesinin İstanbul’da çalışmaya başlayacağını bu nedenle Eskişehir’den ayrılacaklarını söyledi. Bir karar vermek zorundaydım yüksek lisansımı tamamlamıştım bu nedenle askerlikten sonra Eskişehir’de kalmaya devam edersem ayrılmamız kesindi. Bir süre telefonda konuşacaktık zamanla bu


konuşmalar monotonlaşacaktı ve ayrılık kaçınılmaz olacaktı daha önce Neslihan ile bir süre yazışmıştık fakat ayrı hayatları yaşamanın sonucunda benim hayatıma Ayten onun hayatına da Göksel isimli bir matematik öğretmeni girmişti.
Sekiz ay süren vatan hizmetim boyunca Zerrin’in mektupları bana moral veriyordu, İstanbul’a alıştığını benim de gelmemi istiyordu, bahar ile birlikte teskeremi aldıktan sonra Küçükçekmece Mahmut Şevket Zırh İlköğretim okulunda göreve başladım. Okulum evime çok uzaktı. Şehremini’nde kardeşim ile kalıyordum. Zerrin ise hafta sonları Kâğıthane’den ziyaretime geliyordu. Sık sık evlilikten söz etmeme rağmen arkadaş olarak kalmamızın daha doğru olduğunu, annesinin benim uygun bir damat adayı olduğumu düşünmediğini anlatıyordu. Ailem yaşımın ilerlediğini artık evlenmem gerektiğini her telefonda hatırlatıyordu. Zerrin ile bir geleceğim olamazdı evliliğe karşı olan biri ile daha fazla görüşmem gereksizdi. Görüşme sıklığımızı iyice azaltmıştık yalnız kaldığım zamanlarda hemen Neslihan’ı arıyordum. Sevgilisinden ayrılmıştı, önümüzde engel yoktu daha doğrusu tek engel bendim. Üniversiteyi bitirdiğim yıl evlenmek için can attığım Neslihan artık yoktu. Benden sonra bir ilişki yaşamıştı. Ben bu durumu kabul etmekte zorlanıyordum, diğer taraftan yıllar sonra sesini duymak bu koca şehirdeki yalnızlığıma deva oluyordu.

Yaz tatili ile birlikte İstanbul’dan ayrıldım. Ailelerimiz yeniden görüşmeye başlamıştı ve Neslihan ile evlilik günümüzü kararlaştırdık. 20 Ağustos. Evliliğimin ilk günleri özlem ile geçiyordu, İstanbul’u özlüyordum bir kente duyduğum özlem aynı zamanda bir insana duyduğum özleme dönüşüyordu. Evlendiğimi söylediğimde Zerrin sinir krizi geçirmişti. Hayatımda ani bir karar alarak evlenmiştim Zerrin olmadan daha mutlu olacağımı düşünüyordum. Evlilik hayallerim gerçekleşmiş olmasına rağmen neden hala onu özlüyordum? Eşimin geç saatlere kadar çalışması nedeni ile çoğu zaman evde yalnızdım, kimi zaman kendimi


yemek yaparak kimi zaman da kitap okuyarak oyalamaya çalıştım, birkaç kez “ Yeni Hayat” isimli romanı okumaya çalıştım ama her seferinde başarısız oldum. Büyük şehrin trafiğini tempolu yaşamını her hafta sonu 75M (Mecidiyeköy)isimli belediye otobüsünü beklediğim günler anı olmuştu.

Bir zamanlar Zerrin ile görüşmeye devam ettiğim anlarda gizlice Neslihan’ı arardım şimdi ise Neslihan ile evlenmiş olmama rağmen Zerrin’i arıyordum, çağrılarım çoğu kez cevapsız kalıyordu ya da konuşmamız çok kısa sürüyordu, bunu neden yaptığımı kendisini hiçbir zaman sevmediğimi söyledi Zerrin, kendisini arayarak karımı aldattığımı bir daha aramamam gerektiğini söyledi. Bu uyarılara rağmen onu aramaya devam ettim sonunda numarasını kapattı artık onu hiçbir şekilde bulamayacaktım. Sanal dünyada arama motorlarında adını yazıp ilgili haber var mı diye bakıyordum çoğu zaman sosyal paylaşım sitelerinde yaptığı paylaşımlar çıkıyordu kimi zaman da bulduğum tek resmine uzun uzun bakıyordum. Bir ilişkiyi bitirip araya zaman koyup yeni bir ilişkiye başlamam gerektiğini şimdi anlamıştım. İnsanlara ihanet etmiştim ve şimdi bu yaptığım davranışın bedelini ödüyordum. Zerrin numarasını değiştirince annesini aramaya başlamıştım benzer sözleri annesi de söyledi benimle kesinlikle görüşmek istemediğini eşim ile ilgilenmem gerektiğini uzun uzun anlattı.

Bir süre sonra bir bebeğimiz olacağını yaptığımız test sayesinde öğrendik. Bu nedenle Neslihan’ın geç saatlere kadar çalışması doğru olmayacaktı artık “orta kuşak” sayılacaktım. Bebeğin kalp atışlarını ilk kez duyduğumuzda çok etkilenmiştik. Yakın zamanda baba olacağım için elbette mutluydum buna rağmen sanki ayrılık acısı yeni tesir etmeye başlamıştı. Zerrin bir gece sinir krizi geçirmiş babası tarafından hastaneye kaldırılmıştı ve sabah olduğunda beni unutmuş yeni bir hayata başlamıştı, ikinci bir üniversitede İktisat bölümüne kayıt yaptırıp işe girmişti büyük şehirde yaşamanın bir avantajı üzülmeye dahi vakit bulamamaktı. Ailem


ise Neslihan ile evlenerek en doğru kararı verdiğimi söylüyordu. Altı yıl önce kesinlikle karşı oldukları bu gelin adayı şimdi sevilen biriydi üstelik yakında torunları olacaktı. Kızım dünyaya geldikten bir ay sonra Şanlıurfa Fen lisesinde çalışmaya başlamıştım artık yeni evlendiğimizde tuttuğumuz geniş evden çıkıp daracık okul lojmanında yaşıyorduk ve bebeğin masrafları ile birlikte Neslihan’ın işten ayrılmasının da etkisi ile ekonomik açıdan pek de rahat olduğumuz söylenemezdi. Fen lisesinde ilk gözlemlediğim öğrencilerin öz güvenlerinin yüksek olduğu; öğretmenlerin ise GÜLEN cemaatine mensup olduğuydu. Özellikle edebiyat öğretmeni müdürün yakın arkadaşı olmanın da verdiği cesaretle okulun gizli müdürüydü.

Öğretmenler odasında, 28 Şubat döneminde yaşadığı sıkıntılardan söz eder, yazdığı kitabı tüm öğretmenlere hediye ederdi.
Cemaatin sohbet toplantılarına katılmayan öğrencilere, düşük not vermekle tehdit ediyordu. Ortalama yükseltme sınavlarında cemaate mensup öğrencilere soruları önceden vererek başarılı olmalarını sağlıyordu.

İlk günlerde “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesi ile hareket ediyordum. Kimse ile sorun yaşamak istemediğim için toplantılarda çok fazla görüş belirtmiyordum; sonuçta bu okulda istenmiyordum. Sınav sonucu atanmış olmama rağmen cemaate bağlı bir öğretmen ile çalışmak istediklerini bu


nedenle bu okula gelmemem gerektiğini sık sık ifade etmişlerdi. Ancak ben kararımda ısrarcı olunca cemaatin matematik öğretmeni kerhen de olsa görevi bana teslim etmişti. Pansiyon nöbetlerinde ise önce etüt yapan öğrencilerin yoklamasını alıp kendi dersim ile ilgili soruları çözmeye çalışıyordum; elbette sorulan sorular çok da kolay değildi. Öğrenciler sadece yemek ve uyumak için kendilerine zaman ayırıyordu. Okulun diğer matematik öğretmeni ise Nur cemaatinin üyesiydi.

Farklı cemaatlere üye oldukları için edebiyat öğretmeni ile uzun süren tartışmalara girerdi. Vertigo hastası olduğu için kimi zaman hastaneye kaldırılıyordu öğrenciler ise akıl hastası olduğunu ileri sürmeye başlamıştı.

Sınavlarda soruların cemaate mensup öğrencilere verildiğini bir öğrenciden öğrenmiştim. Duygu isimli bu öğrenci başarılıydı ve TÜBİTAK’tan ödül almıştı elbette kendisine sorular verilmediği için tam puan alamamıştı. Bir haksızlık vardı ve ben bu haksızlık karşısında hiçbir şey yapmıyordum. Okula ve pansiyona her gün ZAMAN gazetesi ücretsiz geliyor. GÜLEN kitapları kütüphanede rafları dolduruyordu. İkinci dönemin son günlerinde Duygu İngilizce dersinden izin alarak çıktıktan sonra okulun karşısındaki yüksek bir inşaattan atlayarak yaşamına son verdi. Bu durumu tüm ulusal basına mesaj yolu ile anlattım. Soruşturma açıldı mı ve açıldıysa netice ne oldu bilmiyorum. Bildiğim tek şey başarılı bir genci kaybettiğimizdi.

***

-Oğuzhan! gel, annen çağırıyor.

-Çabuk! Süt’ün soğuyor.

-İstemiyorum! beni rahat bırakın.

Babaannesi su istedi aniden.


-Bana bir bardak su!

Cümleyi bitirince hemen elini havaya kaldırıp bekledi. İclal Hanım tuhaf baktı babaanneye, nasıl bu kadar çabuk bir şekilde bardağı ikinci raftan alıp su doldurabilirim dedi içinden. Suyu verdikten sonra koluna girip salona getirdi onu gözleri görmüyordu ve ayak başparmağı çocukluğunda kesildiği için destek almadan yürüyemezdi bahriye Hanım.

-Gelin Hanım yemek nedir acaba, bugün sıra sizin biliyorsun.

-Patlıcan kebabı dedi Şükran öğretmen geçen hafta canınız çekmişti anneciğim, unuttunuz mu?

-Kızlar yapmıyor demiştiniz?

-Kızlar benim günümde masrafsız yemekler seçiyor öğretmen Hanım.

Farkındayım ama ne derler ihtiyarın yediği çocuğun giydiği haramdır. Rahmetli babam Fransız askerlerine büyük bir masa donatıp ağırlamıştı hepsini. Bayramda yaptığımız yuvarlama çorbası mis gibi kokardı.

-Akıllı kızım Bahriye, sen benim en kıymetli kızımsın sakın Nafise’ye söyleme.

İclal Hanım yemek önlüğünü geçirdi şimdiden. Çok yakından baktığı zaman televizyon ekranını seçebiliyordu. Televizyon yayını birazdan başlar, İclal Hanım,

-Regülatörü açıver ısınsın biraz.

-Yemek fırında hazır olmuştur artık, Tekin öğretmeni ara, okul çıkışı fırından ekmek de alsın.


-Bahriye Hanım ayranınız hazır buz gibi bir bardak getireyim.

-Tuz atayım mı?

-Sakın ha! İclal bacım tansiyonum yükselir. Dün gece yükseldi sabaha kadar uyuyamadım. Teras katındaki odama rüzgar girmiyor güvercinler sabaha kadar Tak, şak gürültü etti. Sıcak bir yandan tansiyon bir yandan!

-Öğretmen evinin telefon numarası nedir Hanımım?

-3625

Okuma yazma bilmeyen İclal Hanım rakamlar kümesini biliyordu. Parmağını üç rakamının altındaki deliğe soktu kısa bir tur attı çember sonra altı, iki ve beş. Çemberi çevirirken dikkatli olmalısınız, rakamı sabitlenmiş metal parçasına kadar getirdikten sonra delikten çekmeniz gerekiyor. İclal Hanım telefon rehberindeki notu ararken, kapı çaldı. Tekin öğretmen sıcak tepsiyi karton parçaları ile iki yanından tutmuştu. Tepsiyi örten gazetenin üzerindeki lavaşlardan buhar yükseliyordu. Domatesin gerçekten domates, patlıcanın gerçekten patlıcan olduğu yıllardı.

-Çocukları çağır İclal yemek soğumasın.

-Az da olsa tuz serpelim mi anne?

-Sağ ol kızım oğlumun kesesine bereket. Onun yeri diğer üç çocuğumun yerinden farklıdır dedi babaanne. . Beş dilim patlıcan iki dilim domates üç tane biberi tabağa alıp çatalla parçaladıktan sonra sıcak lavaşa yaydı İclal Hanım. Tepsi içinde ayran ve dürümü önüne koyup yemek önlüğünü son kez kontrol etti.

-Dün Saadet Hanım ne yemek yaptı anne?


-Takma dişlerinin arasından yemek parçaları etrafa savrulurken dün küçük kızımdaydım dedi babaanne. Anne geçen ay satın aldığım küçük bahçeden kayısı topladım senin için dedi Tekin öğretmen. Kırk derece sıcakta biraz zor oldu ama bindim arabaya fabrikadaki mercimek yıkama havuzuna girdim.

-Oğuzhan nerede, çağırın gelsin de babaannesinin elini öpsün.

İclal Hanım içinde erik, kayısı, yenidünya ve şeftali olan poşeti mutfağa götürüp yıkadı.
Allaha şükür, hepsi olgun, “İclal Hanım” dedi Tekin öğretmen, akşam giderken sen de iki file al götür çocuklar yesin.
-Sağ olun hocam, Allah sizden razı olsun dedi İclal Hanım.

Bahriye Hanımın koluna girip tırabzana tutunmasına yardımcı oldu. Ağır adımlarla çıkmaya başladı Bahriye Hanım. Her adımda biraz daha geçmişe gitti kangren olduğu için parmağının kesildiği güne, dere kenarında oynarken altın yüzük bulup arkadaşlarından hatta Nafise’den bile gizleyip babasına götürdüğü günü hatırladı. “ benim akıllı kızım “ demişti bir keresinde. En güzel sabunları üretirdi babası emrinde çalışan işçilere sahip çıkar fakirleri gözetirdi her zaman.

Cumhuriyet mahallesinin en büyük sabunhanesi babasına aitti. Misafiri çok severdi işgal için gelen Fransız askerlerini dahi ağırlamıştı. Neden bana hiç güzel kızım demedi diye düşündü birden Tek özelliğim akıllı olmam mı acaba? Yeni harfler kabul edildiğinde Nafise’den önce beni çağırıp ismimi yazmayı öğretti. Nafise uzun sarı örgülü saçları ayağında pijaması ile gelip ne yaptığımıza bakmıştı. O zamanlarda Nizip çayı ne kadar temizdi baktığım zaman suyun kaynak noktasını görürdüm, pijamalarımızı sıyırıp ayaklarımızı soğuk suya sokardık. Dut yaprakları hafif esintide sallanırdı. Izgaralarda et ve duman Aileler yan yana eğlenirdi.


Nafise ile serin bir ağaç gölgesi bulup PEÇİÇ oynardık. Benim küçük erkeğim aslan oğlum Tekin nasıl da savunurdu beni babasına karşı. Kocam üzerime kuma getirdikten sonra cesaretini toplayıp babasının karşısına çıktı “ evimize bir daha uğrama!” Dedi. Kocam beni dört küçük çocukla ortada bırakınca evin babası büyük oğlum Tekin oldu. Küçük kardeşi Türkan’ı da ortaokul son sınıfa kadar okuttu öğretmen kısmet de buldu. Daha ne olsun! Kısa yaz gecelerinde sadece bir ya da iki saat hava serinlerdi. Cumhuriyet mahallesinin araba sahibi olan sayılı kişilerinden Tekin öğretmen 27 FZ 421 plakalı kırmızı Renault 12 arabasının sürücü koltuğuna oturur beklemeye başlardı. Kardeş apartmanından yaklaşık yüz metre ilerisinde çay bahçesi vardı, kız meslek lisesi vardı ve eski yazlık sinema vardı ben doğduğumda yazlık sinema kapanmıştı televizyon sinemayı mağlup etmişti, nişanlılar akrabalar komşular ay çekirdeği alıp yazlık sinemaya gelmek yerine DALLAS’ı izliyordu. Yazlık sinema boş televizyonlar açıktı. Siyah beyaz da olsa KITT’in ışıklarını görmek güzeldi. Uzay 1999’daki Maya’nın göz rengini tam olarak bilmesem de olur! Şükran öğretmen ağır adımlarla ikinci kattan iner apartman boşluğunu parfüm kokusu doldururdu. Çaycılar akşam için hazırlığa başlar, çay bahçesinde en güzel masayı bulur Metin.

“Buyurun Tekin hocam, hoş geldiniz!”

Metin ev asistanı İclal Hanımın oğludur. Çok iyi bir garsondur. Güçlü ampuller yanar ağaçlara floresan lambalar takılmıştır kimi mavi kimi yeşil…

Sekiz otuz haberleri bitince seçkin müşteriler çay bahçesine gelir. Kimisi Nizip çayının kenarında bir ağacın altında soğuk birasını yudumlar.

“Bira bu kapağın altındadır!”

Çay bahçesi iki kısımdır babam gündüz erkekler kısmında iskambil oynar bana portakal suyu ısmarlar. Akşam olunca annemi yanına alıp aile


çay bahçesine gitmez. Annem Şükran Hanım gibi öğretmen olsa gelirdi belki…
Benim gibi Hakan abi de kahvede takılır ama bazen keyfi kaçar ülkücü gençlik de oradadır. Hilal bıyıklı Ökkeş, Müslüm ve Abuzer’e ifrit olur. Bunaltıcı sıcakta Deniz Gezmiş paltosu giyer. Onu görünce Ökkeş bıyıkları ile oynamaya başladı. Solda Abuzer oturuyor okey oynuyorlar. Yumurta topuk ayakkabılarını tam olarak giymek yerine arkasına basıyorlar beyaz çorapları ve tespihleri var. Güneş batmış olmasına rağmen insanları hayattan bıktıran bir sıcaklık devam ediyor hava karardı artık hamamböceklerinin ve farelerin çıkma zamanıdır. Kardeş apartmanının hemen yanında eski bir sabunhane var her türlü haşereye ev sahipliği yapıyor yatak odamızdaki pencere bu eski sabunhanenin çatısına bakıyor.

Geceleri bu odada polis radyosunu dinlerken o karanlık çatıdan bir adamın bizim penceremize doğru yürüdüğünü hayal ederim. Adam önce paslı elektrik direğine tırmanır oradan çatıya çıkar ağır ağır yürümeye başlar bizim pencerenin önüne gelince çömelir. İçeriyi kolaçan eder odanın boş olduğunu görünce (kışın sadece salonda soba yakarız) pencereden içeri girer. Geçen yaz ağzımda yürürken yakaladığım hamamböceği karşılar onu:

-”Merhaba, Necip’in evine hoş geldin!”

Ben hırsızı aniden karşımda görünce bağırmak isterim ama o çabuk davranıp boğazımı sıkar ter içinde uyanırım. Yatak odasında radyo cızırtısız çalışır bu nedenle korkmama rağmen bu odada aşk şarkıları dinlerim ilkokulda Özlem Ayşe’yi lisede Pınar’ı düşünüp hayallere dalarım. Büyük ablam yaz tatili için yüksekokuldan dönünce birlikte takılırız o da benim gibi dalıp gider.
Beyaz JAWA motosikleti olan deri ceketli kıvırcık saçlı kırtasiyeci düşünür ana yüreği dayanamaz ve annem kırtasiyenin telefon numarasını kirli tabeladan alıp aramaya karar verir. -


2-2-2-1…

O yıllarda telefonlar dört basamaklıydı. Esas oğlan “Alo” der tanışma faslından sonra annem sadede gelir. Yakışıklı jönümüz, sevildiği için çok mutlu olur.

Bununla birlikte kendisini seven kızın esmer büyük ablam yerine sarışın küçük ablam olduğunu sanır. Kahveye ağabeyimle gittiğim bir gece Saadet teyzemin küçük oğlu beni görünce Cem ağabeyime kızar. “Özgür’ü de getirseydin bari!” Der oysa ben artık büyüdüm sinemaya dahi gidiyorum.

Yaprak ÖZDEMİROĞLUNUN tecavüze uğradığı sahnede Cem ağabeyim tütün kokan elleri ile gözlerimi kapadı. Neyse ki Tarık AKAN tüm tecavüzcüleri tek tek temizler. Ablalarım ile halamı ziyarete gittiğimiz zaman sokakta herkes bize bakıyor. Yaşamı boyunca ilk defa kız gördüklerini düşünüyorum. Kimisi işi abartıp peşimizden geliyor ben küçük olduğum için bu sapıkları yeteri kadar korkutamıyorum. Bir Avrupa gazetesi şöyle yazar:

“Türkiye çok garip bir ülkedir, sokakta kızlar kara çarşafla dolaşırken gazetelerde çıplak kadınların fotoğrafları sayfaları kaplar.“

Babamın, ilçenin sayılı zenginlerinde olan Renault 12 arabası yok; olsaydı bizi halamların evine bırakır mıydı bilmiyorum. Şu an kahvede öğretmen arkadaşları ile okey oynuyordur, nasıl olsa yolumuzun üzeri uğrar harçlık alırım. Kendimi ünlü bir şarkıcı gibi hissediyorum. Her sokakta insanların bakışları üzerimizde kız kardeşlerimin sadece saçları açık insanlar neden yiyecekmiş gibi bakıyor? Her mağazada aynı şarkı çalıyor:

Her şey yalan gerçek sensin Gelirse dert senden gelsin


Bence aşkın kendisisin Seni sevmeyen ölsün
Sevgi dolu bu şarkıyı dinlerken porno filmin kocaman posterlerini insanların gözüne sokacak şekilde asan ve fotoğraftaki bayanların ayıp yerlerini boyayan sinemacı da elinde sigarası ile bize bakıyor. Gençliğimi bu iğrenç kasabada sapıklar ile geçirmek yerine bir sahil kasabasında deniz kokusu ile geçirmek isterdim. Renk körü kambur boyacı elindeki ayakkabıyı bırakıp çok büyük bir fırsat yakalamış gibi işi gücü bırakıp bize bakıyor. Acaba küçük ablam Özlem’e mi yoksa büyük ablam Meryem’e mi bakıyor?
Bence kamburlar için özel bir ev yapılmalı tıpkı Üsküdar’daki cüceler evi gibi, tüm kamburlar o evde toplanıp ayakkabı boyamalı.
“ne çok severim kamburları!”

Bu cümleyi hangi yazar eserinde yer vermişti? Kafama takıldı sabaha kadar düşünürüm artık.
Nasıl olsa böcek ve fare korkusundan uyuyamıyorum. Bir mucize olsa halamlara giderken yolda Özlem Ayşe’yi görsem! Ne yazık ki halam bizi kapıda karşılamıyor, bir ayağını basamaz tahta sedirde oturur eniştem de her zamanki gibi sandalyesinde oturur. Elinde düdüğü ve el feneri vardır sabaha kadar sokakları bekler. Bahçe kapısını kapattım avluda civcivler geziyor, ne sakarım!

Bir civcivin üzerine bastım hayvan ölmedi ama bağırsakları dışarı çıktı. Halamın oğlu Ali minik civcivi alıp kafasını çekti. Daha fazla acı çekmesin! Halam, Ali’ye kızıyor; “bağırsaklarını içeri tıksan yaşardı” diyor.

Lösemi hastası Müslüm, karanlık odada yatıyor.

Ne yazık ki son günlerini yaşıyor. Onu kaybettiğimiz günü hayal meyal hatırlıyorum. Evladının acısına dayanamayan eniştem de birkaç yıl sonra vefat etti.

Halamın evinde merdivenleri birer birer çıkıyorum tıpkı anneannemin çıktığı gibi:

1. kat: Türkan


2. kat Tekin

3. kat: İsmet

4. kat: Saadet

Çıkarken düşünüyor anneannem. Ayağı topal olduğu için evlenmek zorunda kaldığı, kunduracı kocasını düşünüyor.
Çocukların önünde kendisini sürekli küçük düşüren Necip GÜMÜŞTAŞ.
Halamın kızları zahter ikram ediyor ama ben tadını sevmiyorum çok acı geliyor bana.
Neden bayramlık elbiseleri yok acaba?

Masaya bakıyorum saat öğleden sonra iki buçuk. Saatin içinde bir tavuk var sürekli yerdeki buğday tanelerini yemekle meşgul. Biz geldikten sonra küçük halam da kızları ile geliyor. Oğlu dertli de gelmiş ben ona “Dertli Mehmet” diyorum. Soy ismi dertli olduğu için. Dertli ile aynı iş yerinde çalışıyoruz. Babası baklava ve tatlı yapıyor. Ben de imalathanede yerleri süpürüyorum. Dertli ile yalnız kaldığımızda yaramazlık yapıyoruz.

-”Sen hiç öpüştün mü?”

Cevabımı beklemeden öptü beni sonra da yere tükürdü. Benim de tükürmem gerekmiş yoksa ağzımda yara olurmuş. Eğer birimiz kız olsaymış yara olmazmış. Ezdiğim civciv öbür dünya da benden hesap sorar mı acaba? Bu arada anneannemin babası çok zenginmiş biz fakiriz her ay ablam ile bakkal Şerif amcadan alışveriş yapıp deftere yazdırıyoruz. Geçen hafta babam bakır kapları fileye doldurup bunları satmamı söyledi o para ile ekmek alıp eve döndüm. Anneannemin babası padişahı çok severmiş ona göre işgal yokmuş büyük devletler padişah efendimizin daveti üzerine gelmişler, Filistin’de ya da Çanakkale’de olan savaşların bir önemi yok; yeter ki padişahımız efendimiz çok yaşasın. Sabahın ilk ışıkları ile ter içinde gazeteciye ulaştım. Günümüzde gençlerin klavye başında öğrendikleri sınav sonuçlarını eskiden adaylar gazeteden okurdu.


Kuzenim ile birlikte heyecan içinde sınav sonuçları sayfasını açtık. 1987 yılının yaz mevsimindeydik.
Kazananlar listesinde ismim yoktu ancak kuzenim kazanmıştı. Hayatımda ilk hayal kırıklığını ve kaybetmenin acısını yaşadım. İlkokul öğretmenimin güvenini sarsmıştım. Mutfakta annem beni teselli ederken ilk gözyaşlarım döküldü yanaklarıma.

Bu damlalar diğerlerinden farklıydı. Bir bilim dergisinde okumuştum. İnsanların sevinç gözyaşları ile hüzün gözyaşlarının yapısının farklı olduğunu anlatan bir makale vardı. İlkokulda öğretmen çocuğu olmanın bazı sorumlulukları vardı. En ufak yaramazlıkta öğretmenimiz “Necip, sen bir öğretmen çocuğusun; bu hareketi sana yakıştıramadım“ derdi.

Okul bahçesinde ter içinde koşarken, babamın öğretmen arkadaşı Semahat öğretmenimiz; kızaran yanaklarımı sıkıp “senin baban galiba kasaplık yapıyor” dedi.

Nedenini sorduğumda “muhtemelen üç öğün et yemişsin o nedenle yanakların kırmızı” deyip gülerek saçlarımı okşardı. Elbette ki günde üç öğün et yemem olanaksızdı.
Beşi çocuk olmak üzere yedi kişilik bir aileydik ve tek gelirimiz ilkokul öğretmeni olan babamın maaşıydı. O yıllarda ilkokul öğrenim hayatı beş yıldı.
Okulun ilk günü hafızamda kalan tek anı, sarı kıvırcık saçları olan Meltem’in gözyaşlarıdır. Annesinden ilk kez ayrıldığı için kendisini güvende hissetmiyordu. Hayatın ilk dakikalarında -gerçek hayatın- Annemizin güvenli kollarından ayrılma zamanı gelmişti. Ben ise inanılmaz derecede rahattım. 1982 yılında okul öncesi eğitim yaygın değildi. Yaygın olmayan ikinci durum ise araba sahibi olmaktı.

Okulun ilerleyen günlerinde ilk derse erken geldiğim için sınıf arkadaşımın araba ile okula babası tarafından bırakıldığına şahit oldum. Beyaz renkli kibrit kutusu şeklinde bir arabaydı. Ön kısmındaki farlarını iki iri göze benzetirdim. İlk öğretmenim sınıfta saz çaldığında sınıf olarak çok etkilenmiştik.


Öğretmenimiz hece kitabı almamız gerektiğini söyledi. Ertesi gün hece kitabını kontrol edecekti. Babamdan bu kitabı almasını istedim nedendir bilmiyorum kitap kontrolünde benim sıramda kitabım yoktu. Kontrol devam ediyordu sıra bana yaklaşıyordu ve ben kendimi sorumsuz bir insan olarak gördüm. Babamın hemen kitabı getirmesini tanrıdan bir mucize olmasını diledim. O mucize gerçekleşmedi ama öğretmenim sıra bana geldiğinde gülümseyerek üzülmeme gerek olmadığını babam ile konuştuğunu “en kısa sürede hece kitabını alacağını söyledi” dedi. Öğretmenim ve babam arasında meslektaş dayanışması oluşmuştu.

Neden kitap almadığını bilmiyorum zamanı mı yoktu ya da maddi yetersizlikten mi kaynaklandı? Annem herhangi bir istekte bulunduğu zaman sürekli aybaşında alırız cevabını verirdi babam. Aybaşının ne demek olduğunu bilmiyordum ama güzel olduğu kesindi. Okulda güzel olan ikinci kavram yerli malı haftasıydı. Sıralarımızın üzerinde her şey vardı. Rüya da gibiydim. Annemin benden özenerek sakladığı elmalı pastalar ve kırmızı iri elmalar. Özellikle beyaz kurdele takan sınıfın havalı kızının önünde duran tabakta pastanın üzerinde beyaz toz vardı ama bu toz tebeşir tozundan daha tatlıydı. Sınıfın havalı kızı beyaz renkli kibrit kutusu şeklindeki araba ile babasının eşliğinde okula geliyordu.

Öğretmenimiz sınıfta tüm öğrencilerin hemcinsleri ile aynı sırayı paylaştığını fark etti. Sınıf içinde küçük bir değişikliğe karar verdi. Bundan sonra her sırada bir kız ve bir erkek öğrenci birlikte oturacaktık. İsimlerimiz yazıldı. Kura çekildi ve benim yanıma oturacak kişi belirlendi. Bu kişi kim olsa beğenirsiniz? Beyaz kibrit kutusu ile okula gelen kız. Bu kez kırmızı toka takmıştı. İlk iş olarak plastik çubuklarını ve her renkten fasulyelerini yerleştirdi. Harf defterini açıp sayfaların kenarını ataş ile sabitledi. Siyah önlüğü ve beyaz yakası temizdi ve popüler kız çok hoş kokuyordu. Kırmızı pantolon ve yakasında temiz beyaz mendili vardı. Kızılay kolunda görevli olduğu için siyah önlüğün üzerinde büyük harflerle KIZILAY yazan kırmızı bir şerit eklenmişti. Okul


bahçesinde her teneffüs olduğu gibi ter içinde koşmuştum ve elbette Semahat öğretmenimiz yanaklarımı sıkıp aynı soruyu sormuştu. Yanaklarım iyice sıkıldıktan sonra plastik topa sert vurmak için daha hızlı koşmaya başladım son birkaç adım kalmıştı topa o kadar sert vuracaktım ki beslenme saatinde ekmek domates ve yarım kavanoz pul biber yiyen Ahmet karşılayamayacaktı. Maalesef olmadı son adımda bileğim burkuldu ve düştüm, kalktığımda avuç içimde kanama vardı. Sınıfımızın KIZILAY kolu görevlisi öğretmenimiz tarafından görevlendirildi. Küçük beyaz elleri ile yaralı elimi tuttu. Yarayı güzelce temizledi. Tanrı’dan bu anın hiç bitmemesini diledim. Keşke hep elim kanasa ve keşke hep o ellerimi tutsa!

İlkokul birinci sınıftaydım ve evde hep şarkılar dinleyip onu düşünüyordum. Büyüklerin aşk dediği hastalığa yakalanmıştım. Yağ satarım bal satarım oyununda sıra bana gelince mendili hemen havalı kızın arkasına bırakırdım. İlk kez ben kaçıyordum ve Özlem beni kovalıyordu. Her bir sayfaya aynı harfi yazdık ilk günlerimizde, sonra üç harfli heceler yazmaya başladık. Ali bak! Ali topu at!

Özlem ile plastik çubuklardan ev yaptık. Onun ilgisini çekmek istiyordum ama doğru metot kullandığım pek söylenemezdi. Saçını çekerek ya da ayağına çelme takarak ilgisini çekeceğimi düşünüyordum. Öğretmenimiz bir gün mavi kartondan sert bir kapağı olan kalın bir kitabı bana okumam için verdiğinde sınıf içinde kendimi çok özel hissetmiştim. Sanki sabah bayrak töreninde okulun önünde andımızı ezbere okumuştum. Kitapta yaramaz bir çocuktan ve ona hem kızan hem de çok seven teyzesinden söz ediyordu. Yıllar sonra bu kitabı tekrar okuyacaktım. Güler yüzlü öğretmenimi ve sınıfın popüler kızını, kibrit kutusu şeklindeki beyaz otomobilin okul çıkışında kapının yanında durmasını, onun binip gidişini hatırlayacaktım.

İkinci yılımda hem öğretmenim hem de sınıfın popüler kızı yoktu. İlk haftalar sabah erken okula gelip kibrit kutusunun gelmesini bekledim.


İlçede toplam araba sayısı sınırlıydı. 27 DD 664 o hafta gelmedi ve sonraki haftalarda yoktu. İlerleyen günlerde babasının tayini çıktığı için ilçeden ayrıldıklarını öğrendim. Büyükler buna ayrılık diyordu. Özlem’den bana kalan tek hatıra 23 Nisan 1982 yılında çektirdiğimiz fotoğraftı. Kırk yıl sonra arama motoruna ismini yazıp sosyal medya hesaplarına ulaşıp ona mesajlar yazdım. Cumhuriyet ilkokulunda mezuniyet günleri yaklaşırken bilgi yarışması bilgi yarışması ve sınav heyecanını birlikte yaşadım. Okulumuzu temsil eden ekipte ben grup sözcüsü seçilmiştim. Yarışma için derslerimiz bittikten sonra eve gitmeyip öğretmenler odasında çalışıyorduk. Elbette öğretmenlerimiz de yardımcı oluyordu. İlk iki turda rakiplerimizi zorlanmadan geçtik. Yarı finale gelmiştik. Rakibimiz dişli çıkmıştı. Türkçe sorusunda grup başkanları ya da sözcüleri kartonları yazıp kaldırdı. Cevap: belgesiz sıfat

Sunucu her iki cevabın da doğru olduğunu söyledi. Kara tahtada her iki okula beyaz tebeşirle 10 puan eklendi. Sonraki soruda ekip olarak belgesiz sıfat ile belgesiz zamir arasında karasız kaldık. Cevabın yine belgesiz sıfat olduğuna karar verdim. Kartonları havaya kaldırdık. Aynı cevabı iki kez vermiştik. Yarışmada aynı cevabın iki kez verilmesi pek de olası bir durum değildi. Kaybettik! Çıkışta yol boyunca ağladım. Babam sert bir şekilde ağlamayı kesmemi söyledi. Büyükler buna kaybetmek diyordu. Yarışma çıkışında ağlamıştım ama çabuk toparlandım.
Anadolu Lisesi sınavı yaklaşıyordu. O okula giden öğrenciler İngilizce bir kitabı alıp zorlanmadan okuyordu. O kadar özel ki ilçede değil vilayetteydi. Ülkede sayılı şehirlerde bulunuyor sadece belirli kontenjanda öğrenci alıyordu.

Kuzenim bu sınav için son iki yılının hafta sonunu dershanede geçmişti. Babamın öğretmen arkadaşı bir aylığına ücretsiz olarak beni dershaneye almıştı. Sınav günü kasabamızdan belediye otobüsü erkenden yola çıktı. Kız lisesinin önünde indim. Veliler ve öğrenciler büyük bir kalabalık oluşturmuştu. Sınav boyunca babam heyecandan ayakta bekledi.


Aynı heyecanı ikinci kez altı yıllık parasız yatılı öğretmen okulu sınavında da yaşamıştım. Kuzenim Oğuzhan bu sınava girmedi. İtiraf etmek gerekirse maddi durumu iyi olan yaz tatiline giden arabası olan ailelerin çocukları parasız yatılı sınavına girmezdi. Anadolu Lisesi sınavında başarısız öğretmen okulu sınavında başarılı olmuştum. Altı yıl ailemden uzakta vilayette okuyup öğretmen olacaktım. Kuzenim ise ülkemizde sınırlı sayıda olan haftada otuz saat yabancı dil dersi veren andımızı İngilizce okuyan Anadolu lisesinde okuyacaktı. O yıllarda kazandığım için sevinmem gerekirken öğretmenlik okulunu ve mesleğini küçümserdim. Oğuzhan ile sürekli rekabet halindeydim ve ben bu yarışı kaybetmiştim. Daha doğrusu ben öyle sandım ta ki ülkemizin ton ton başbakanı öğretmen çocukları için ek kontenjan açıldığını söyleyene kadar. O şişman adam sayesinde ben de gri pantolon beyaz gömlek lacivert ceket giyecektim. Yabancı dil dersinde video kaset çalar ismindeki o aletten yabancı dilde günlük konuşmaları izleyecektim.

Oxford üniversitesi yayınlarından kitaplarım olacaktı. Bu kitaplar o kadar pahalıydı ki babam fotokopi ile idare etmem gerektiğini söyledi. Öğretmenlerimiz sadece İngilizce konuşuyordu ve biz matematik, fen dersini bu dilde öğreniyorduk. STREAMLINE dersinin öğretmeni çok sertti. Ödevini yapmayan öğrenciyi önce tahtaya çağırırdı.

-Sabah kahvaltı ettin mi, çocuğum?

-Evet, öğretmenim.

-Baban harçlığını verdi mi?

-Evet

-Peki sen neden dersine çalışmadın?


Öğrenciye doğru iki adım atıp iyice yaklaştıktan sonra tokat atardı. Aslında bu göstermelik bir tokattı. O yıllarda çok kızdığım öğretmenim sayesinde dil tazminatı almayı hak etmiştim. Hayatımda en kararsız kaldığım soru şuydu? Bana Tom Sawyer hediye eden, sınıfta bizimle oyunlar oynayan güler yüzlü Ali öğretmen mi? Ödevini yapmayanı affetmeyen, fakirlik içinde büyüyüp çok çalışarak öğretmen olan Bahri öğretmen mi? Büyükler buna çelişki diyordu. O gün öğleden sonra hayatımda unutamayacağım bir olay gerçekleşti. Eve geldiğimde babam elinde bir kırmızı çubuk ile kanal aramaya başlamıştı. Devlet televizyonunun kanalı bulduğumda sevinçten havaya uçtum. Bu televizyon siyah beyaz değil renkliydi. Artık Voltran ışın kılıcını oluşturduğunda pembe mavi yeşil kırmızı ve siyah aslanlar bir araya gelip Voltran’ı oluşturduğunda tüm renkleri görecektim. Uzay 1999 dizisindeki uzay gemilerinin renklerini basketbol sahasında zeminin rengini biliyordum artık. Almanya’dan gelen kuzenim Voltran dizisinin bölümlerini benden önce izlediği için dizinin sonunda ne olacağını söylüyordu tüm heyecanımın yok olmasına sebep oluyordu. Kuzenim ile sık sık bilgisayar oyunları merkezine (BOM) gidiyorduk.

Jeton alacak param yoktu kuzenim ise istediği kadar jeton alıp saatlerce oyun oynayabilirdi. Savaş uçağının düşman uçaklarına saldırdığı oyun en sevdiğimdi. Bu oyunda kuzenim ana kumandayı yönetirken ben de ateş etme düğmesine basarak ona yardımcı oluyordum. En büyük hayalim o savaş uçağını kontrol etmekti. Oyun 1930‘lu yıllardan başlayarak her aşamada on yıl sonraki zamana geçiliyordu. Cebimde sadece beş kuruş vardı bu para ile sadece sakız alabilirdim. Tanrı’dan bir mucize olmasını dileyerek o beş kuruşu jeton bölmesinden attım. Dileğim gerçekleşti ve önümdeki ekranda büyük harflerle “ push start button” yazısı belirdi, bu bir mucizeydi mutluluktan havaya uçacaktım. Acemi olduğum için kısa sürede oyunu kaybetmiştim. Bu oyunun jeton kutusunun açıldığını geçen hafta öğrenmiştim. Bu kutu içindeki metale ne kadar çok basarsam o kadar çok oyun oynama hakkım olacağını


biliyordum.

Tek korkum şuydu: o metale dokunduğumda elektrik çarparsa ne olacaktı? Ya ölürsem?
Kuzenim o sıkıcı oyundan devamlı oynayıp yaptığı puan ile bana ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu anlatmaya başlamıştı. Bazen babamın öğretmen olmak yerine kardeşi gibi işçi olarak Almanya’ya gitmiş olmasını diliyordum. Korkumu yendim, jeton satıcısı adam kapı önünde temiz hava alırken jeton kapağını sonuna kadar açtım. Cesaretimi topladım salon görevlisi adama bakarken o metale defalarca bastım. Benim bu kadar çok oyun oynamam Almanya’dan gelen kuzenimin ilgisini çekti.

-Bu kadar parayı nerden buldun Necip?

Uygun bir cevap vermem gerekti.

-Babası fabrikatör olan bir çocuğun çok fazla jeton attığını birkaç kere oynadıktan sonra sıkıldığını ve ayrıldığını söyledim. Bana inanmadığından emindim. Kuzenim cevap vermeden uzaklaştı. O gün kaç kere oynadım bilmiyorum ama gece kötü bir rüya gördüm. Jeton satan adam sırtını döndüğünde ben jeton kasasını açıp o metale dokunduğum anda mavi ekranda YAMATO yazdı. Çekik gözlü General YAMATO bana kendi dilinde yeni televizyon aldığımızı artık KARA ŞİMŞEK (KITT) dizisini renkli izleyeceğimi söyledi. Yeteri kadar büyüdüğüm zaman bu büyük bilgisayar oyunu makinesinin cebimize sığacak kadar küçüleceğini söyledi.

-General YAMATO o zaman jeton kaç lira olacak?

-Jetonlar kullanımdan kaldırılacak cebinde taşıdığın bilgisayar sayesinde PAC-MAN oynayıp müzik dinleyeceksin. İstediğin şarkıyı istediğin anda dinleyip arkadaşlarınla sohbet edileceksin. İngilizce öğretmeninin, STREAMLINE dersinin kitabındaki ödevini cep bilgisayarına gönderebilecek. Fakat her oyun için bedel ödememiz lazım bay YAMATO. Almanya’dan gelen kuzenimin çok parası var.


-Jetonun yerini internet alacak insanlar jeton parası yerine internet faturası ödeyecek. İngilizce dersinde izlediğin videoların tamamını izleyeceksin. Bahri öğretmen yarın okula kravat takmadan sakallı gelecek ve sabah andımızı okumadan derse başlayacaksınız.
-Neden?

Andımızı çocuklara ezberlettirmenin ilkellik olduğunu düşünen insanlar yetkili makamlarda olacak, Necip.

“Ey büyük ATATÜRK, açtığın yolda gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim!”

Cümlesi neden ilkellik olsun?

“Necip, doğduğun ülkenin kurucusu her zaman medeniyeti rehber edinen bir önderdi, yüz yıl önce de bugün olduğu gibi Avrupa ülkelerinin bilimde ve teknolojide başarıları doğu medeniyetine göre fazlaydı, ne yazık ki sen yetişkin bir öğretmen olduğunda hiç makale yazmadan profesör olan akademisyenler olacak. Severek okuduğun kanatlı kuş efsanesini anlatan kitabı cep telefonundan okuyacaksın” Dedi General YAMATO. Derin bir nefes aldı, çekik gözleri birden açıldı.

-”Kimileri kitap okumak yerine sadece televizyon izleyecek, KITT izlemek için bir hafta beklemek zorunda kalmayacaksın. Mamafih (bununla birlikte) efsaneleri anlatan çocuk kitapları her zaman okunacak, umudunu kaybetme”

-Bay YAMATO, mamafih kelimesini nereden öğrendiniz?

-Türkçe konuşmam seni şaşırtmadı ama buna şaşırdın öyle mi? Şaşıracağın bir şey daha söyleyeyim. Sen öğretmen olduğun zaman 23 Nisan çocuk bayramında tüm okullar bir stadyumda toplanmayacak. Her okulda göstermelik kutlamalar yapılacak. Okula rahat giyinip gelmek ilk yıllarda senin de hoşuna gidecek. Zamanla bu meslekte deneyim kazandıkça siyah—beyaz 23 Nisanları arar olacaksın. Sınıflarda ATATÜRK fotoğrafının olmadığı okullarda çalışacaksın.


-Peki ya VOLTRAN?

General YAMATO gülümsedi. Saçlarımı okşadı. Zaten çekik olan gözleri gülünce yok olmuştu sanki.

-VOLTRAN yerine TRANSFORMERS olacak arabaya dönüşebilen robotlar. Sana bir sır vereyim, oğlun onları çok sevecek.

Bir an düşünceye daldı.

-Ülken adına üzülüyorum Necip. Bununla birlikte umudunu kaybetmeni istemiyorum. Çünkü ATATÜRK tüm ümidim gençliktedir demiştir. 2019 yılında kara çarşaflı öğretmenlere şahit olacaksınız. Kurucu liderinizi kötü alışkanlıklara sahip olan bir yönetici olarak gösteren filmler izlenecek. En acı olan nedir, biliyor musun?

-Benim ülkem için mi yoksa Japonya için mi?

-Hem senin ülken hem de Japonya için, daha doğrusu tüm dünya için. Sıcaklık yükselecek kuraklık ve salgınlar artacak. Bilgisayarlar yüzünden insanlar kitaplardan uzaklaşacak. Elli yaşına geldiğinde bu nedenle yazmaktan vazgeçeceksin. Okula gelmek zorunda kalmayacaksın.

-Vay! Süpermiş!

-İlk bakışta öyle gözüküyor ancak “açık lise” sayesinde fakir gençler okumayı bırakıp çalışmaya başlayacak. Kız çocuklarının okuldan uzaklaşması çocuk gelin kavramını ortaya çıkaracak. Haftada otuz saat yerine sadece dört saat İngilizce okutulacak. Matematik dersinin önüne “seçmeli” kelimesi eklenecek.

-”Seçmeli matematik? Çok tuhaf! Bu dersin zorunlu olması gerek, koordinat düzlemi, doğrular, grafikler… Bu dersi İngilizce okuyoruz.“


-Sen ve akranların bu dersi İngilizce okuyan son kuşaksınız. Sonraki nesiller temel kelimeler dışında İngilizce bilmeyecek. Tüm dünya tek dil konuşmaya doğru giderken senin ülken ters yola girecek. Öğrenciler yeni Türkiye’yi çok sevecek; artık bir ay boyunca 19 Mayıs gençlik bayramının hazırlıklarını yapmayacaklar. Tıpkı 23 Nisan gibi her okulun konferans salonunda kısa göstermelik kutlamalarla bu bayram da geçiştirilecek.

-Anıtkabir nerededir, Necip?

-Başkent Ankara’dadır. Ulu önderimizin ebedi yeridir.

-10 Kasım’da bir televizyon kanalı ANITKABİR yerine ANIRKABİR yazacak. Ertesi gün pardon istemeden oldu diyecekler. Unutma Mustafa Kemal ATATÜRK : “modern Türkiye’nin başkenti Ankara’dır“ demiştir. Bu şehir ülkenizin finans merkezidir. Bununla birlikte imparatorluk özentisi yöneticiler finans merkezini İstanbul’a taşıyacak.

-Finans merkezi nedir, YAMATO?

-Finans merkezi bir ülkenin parasal işlemlerinin yapıldığı yerdir. Sana şu şekilde açıklayayım. Sen Meryem ablan ile birlikte bakkal Şerif amcadan gofret alıp bunları deftere yaz, Şerif amca diyorsun.

Defterde yazan tüm borç ay sonunda toplanıyor. İlkokul öğretmeni baban aylığını aldığı zaman o defterdeki tüm borcu ödüyor. Finans merkezi bir ülkenin aynı zamanda borç defteridir.

-Özlem’in babasının finans merkezinin çok büyük olduğunu düşünüyorum. Beyaz bir arabaları var, küçük ve sevimli.
Genç bir öğretmen olduğumda Özlem küçük beyaz araba ile okuluma gelip beni ziyaret edecek mi?


-Sen onu cep bilgisayarından ismini ve soy ismini yazarak bulacaksın. Nerede olduğunu hangi üniversiteden mezun olduğunu ne iş yaptığını öğreneceksin. İnsanlar özel hayatlarını diğer insanların gözüne sokmayı çok sevecek. Hangi saatte ne yediklerini hangi şehre tatile gittiklerini paylaşacak. 1987 yılında sokak ortasında kavga olduğu zaman mahalle sakinleri koşarak kavga eden tarafları ayırırken 2020 yılında herkes o kavgayı kaydetmek için olay yerine koşacak.

-Özlem’i bulacak olmam beni çok mutlu etti. Onunla plastik çubuklarından ev yapmayı özledim. Kırmızı kurdelelerini beyaz çoraplarını beyaz ayakkabılarını da çok özledim.

-23 Nisan 1982 yılında çektirdiğiniz siyah beyaz fotoğrafı ona gönderdikten sonra seni engelleyecek.

-Ne yapmamı engelleyecek anlamadım?

-Artık ona mektup atamayacaksın.

-Mektup atmaktan nasıl engellenebilirim ki?

Pul ücretini ödeyip yapıştırdıktan sonra her yere mektup atabilirsin.

-Bunu şu an anlaman zor yaklaşık otuz yıl sonra ne demek istediğini anlayacaksın. İlerde hayaline sığmayan olaylar olacak. Uzay 1999 dizisinde olduğu gibi araçlar uçacak. Karada gidenler ise uydulardan kontrol edilecek. Türkiye uzaya uydu gönderecek, benim ülkem ise bir insan gibi jest ve mimiklere sahip olan robot yapacak.

-Buna pek şaşırmadım

-”Kara Şimşek“ dizisinde araba kendi kendine gidebiliyor. Bazı sahnelerde arabanın uçtuğunu da şahit oldum. General YAMATO ülkem hakkında çok şey biliyordu hatta dünya hakkında da geniş bilgisi vardı.


-Necip, 1990 yılı çok önemli bir yıl olacak. SSCB dağılırken doğu ve batı Almanya birleşecek. Komşunuz ülkeyi ABD İşgal edecek. Çernobil’de nükleer patlama olacak ne yazık ki senin ülkenin kuzeyinde insanlar ölümcül hastalıklara yakalanacak.
Öğleden sonra teras katına çıktım. Anneannem bir türkü söylüyor ona gözükmeden dinledim. Bütün kasabayı görebiliyorum. Anneannemin banyoda kullandığı büyük bidonu ağzına kadar su doldurup kafamı içine sokuyorum. Su içinde saymaya başlıyorum. Karşı apartmanda Pınar yaşıyor. Buradan onun yaşadığı daireyi gözlüyorum. Ona telefon edip sesini duyunca kapatıyorum. Bunu son yaptığımda “ey aptal insan, konuşsana artık!“ dedi.

Teras katına kadar merdiven çıkmak yorucu oluyor. Saadet teyzem her gün “Sabah” gazetesi alıp dört kat merdiven çıkıyor. Anneannem her gün bizim eve gelip sohbet ettikten sonra ağır adımlarla çıkıyor merdivenleri.

Teras katı benim için bir sığınak. Gece buraya gelip anneannem Bahriye Hanım’ın odasının tavan arasına saklanıyorum. Babam her yerde beni arıyor eve döndüğümde dayaktan sırtım kızarmıştı. Annem daha fazla vurmasına izin vermedi ve beni ellerinden kurtardı.

Yeter artık! Necip seni karanlıkta görüp kaçamaz onun gözleri bozuk

-“beni kandıramazsınız” diyor babam. Köşe başında beni gördü ve kaçtı. Babam kendisinden gayet emin. Keşke haklı olsa…

On yaşımdan itibaren yirmi yıl gözlük taktım ve gözlüksüz babamı görmem olası değildi. Gözlerim yedi derece miyoptu.

Aşk şarkıları dinleyip, Pınar’ı düşünüyordum.
“Bu kasabaya geldik çünkü babam ilk seçimde milletvekili olacak” diyor Pınar.

-”Seçimi kazanınca İstanbul’a döneceğiz bu geri kalmış kasabada yaşamak istemiyorum.“
Pınar’ın babasının her mahallede fotoğrafları var.


“ BAHATTİN ALAGÖZ

SHP GAZİANTEP MİLLETVEKİLİ ADAYI”

Babam seçim öncesi umut dolu, eğer Pınar’ın babası seçilirse halkın sorunları ile ilgilenilecek, ağabeyimi belediyede işe koyacak, mutlu olacağız. Lise 2. sınıfa geldiğimde artık Pınar yoktu. Babası devlet bakanı olduğu için artık Ankara ATATÜRK Anadolu lisesinde okuyor. Devlet bakanı Nizip’e dönmedi ve vatandaşın hiçbir sorununu çözmedi, ağabeyimi işe koymadı ve biz mutlu olmadık. Her şey seçimlere kadarmış, meğer! Pınar hayalini kurduğu İstanbul sokaklarına kavuştu. İstiklal caddesinde sanat galerini kitapçıları gezebilir AKM’den bilet alıp tiyatroya gidebilir. Yaz geceleri sabaha karşı tavana bakıyorum. (tabanda böcekler var) Uyursam yine hamamböcekleri yüzümde gezecek diye korkuyorum. Bu korku sayesinde bir karmaşık sayının karekökünü ya da küp kökünü hesaplayabiliyorum ve yine bu korku sayesinde Matematik bölümünü kazanacağım.

Açık pencerenin önünde hafif bir hava akımı olsun diye dua ediyorum, karşımda elektrik direği var, bir insan bu direğe tırmanıp kolayca bizim eve girebilir.

***

On beş yaşındayım ve denizi hiç görmedim, deniz kokusunu bilmiyorum. Elime terlik alıp böcekleri öldürmeye başlıyorum onları öldürdükçe korkum azalıyor onlara bakarım cesetlerini incelerim uzun siyah ve kıllı ayaklarından tiksinirim. Kapının arkasından bir tane daha gelir arkasından bir başkası.
Bu nedenle kış gecelerini severim. Böcekler birden yok olur ve ben huzur içinde uyurum. Yazın banyoya girdiğim zaman fayansın üzerindeki siyah lekeleri hamamböceği zannederdim. Annem kendini suçlu hissediyor onun yüzünden miyop olduğumu düşünüyor. Kalın camların ardından bana bakıp korkmadan banyo


yapabileceğimi anlatıyor. Akşam babamı bekliyoruz. Babam gelir sekiz otuz ana haber bültenini TRT1’de izler ve hiç konuşmaz. Kardeşlerim onu odada yalnız bırakır sadece ben kalırım yanında. Sessizce otururuz. Evimiz çok gürültülüdür. İkinci kata çok ses gider. Tekin öğretmen rahatsız olur ve kız kardeşi Türkan’ın neden beş çocuk yaptığını düşünür. Ben sadece üç çocuk yaptım der kendi kendine Hakan, Teoman, Oğuzhan.



En büyük oğlum devrimcidir, ortanca uluslararası ilişkiler, küçük ise Tıp okuyor. Günümüzde okumak için imkânlar çok, 1980 yılındayız artık. Ben okumak için para istediğim zaman babamdan dayak yerdim. Vekil öğretmenlik yaptığım okulda tüm öğretmenler 24 Kasım hediyelerini alırken benim almamı yadırgadılar buna hakkım yokmuş. “Tekin Öğretmen” olmak için çok çalışıp sınavları geçtim artık ben de onlar gibi kadroluyum beni hakir göremezler.


Koltuktan yavaşça kalkıyorum. Masaya oturuyorum, ışığı kapatmazsam oda temiz gözüküyor. Ağabeyim Cem’in dolabını karıştırıyorum. Evde uyanık olan tek kişi benim. Ajandasını açıyorum.
Gideceğim Yerler:

1- Paris

2- Londra

3- New-York 4-Washington
İlerde Tanışacağım Devlet Adamları:

1- Kenan Evren

2- Tahsin Şahin Kaya 3-Ronald Reagan
4-Gorbaçov

Dolabın kapağında orta boy Hülya Avşar fotoğrafı yapıştırılmış. İngilizce çalışmış. Aşağıdaki boşlukları gereken durumlarda “a” ya da “an” ile doldurunuz. Bahri öğretmen bize döverek öğretmişti. Sayılamayan kelimelerin başına “a” ya da “an” gelmez.
Şeker, pirinç, para İngilizcede sayılamaz kelimelerdir. Cem ağabeyim ondan dayak yemediği için “sugar” kelimesinin önüne “a” koymuş. Yanlış! Hülya Avşar fotoğrafına şaşırmadım. Geçen hafta onun kasetini almıştı.

“Ben böyle çaresiz sen başka kollarda

Ne diyeyim sevgilim, her şey gönlünce olsun”


Allah’ım bu ne çirkin bir ses! Oyunculuk sıfır, ses sıfır ama gazetelerde fotoğrafı var. Aslında ağabeyim sevgilisi Hülya Avşar’a benzediği için bu fotoğrafı dolaba yapıştırmış. Sevdiği kız karşı mağazada çalışıyor ama kıza açılıp açılmadığını bilmiyorum. Balkona çıkıyorum. Sokak boyunca sadece beş tane araba saydım. Yatakta dönüp dönüyorum cır cır böcekleri dışarıda ötüyor bir öykü okuyorum.

“Sorako kızları”

İkinci dünya savaşında bir ay boyunca Alman askerlerine “hizmet eden” Yahudi kızları bir ay sonunda kurşuna diziliyor ve yenileri geliyor. Gündüz ağabeyimin bürosunda ise Buddenbrook ailesini okuyorum oldukça kalın bir kitap. Yıllar sonra ağabeyim Kuşadası’na yerleşip altmışlı yaşlara yaklaştığında Tanrı’nın yok olduğuna inanacak. İnsanoğlu evrende yalnızdır ve sonsuza kadar yok olup gideceğiz! Tanrı öldü! Dürüst olmak gerekirse yirmili yaşların sonunda Tanrı’ya isyan etmeye başlamıştı. Sevdiği kızdan ayrılmasının tek sorumlusunun Tanrı olduğunu düşünüyor, günde üç paket sigara tüketiyordu.

***


***
-Anneanne, nasılsın; ben geldim!

-Hoş geldin, Necmettin. Seni çok severim bilirsin, ah bir de adın Necip olmasaydı. Ben sana Necmettin diyorum, o şerefsiz adamın ismini ağzıma almak istemiyorum.

Sohbete başlarız. Kızgın güneş karşıdaki dağın tepesinden kaybolur. Sıcak yaz gecesi başlar.

Ben uyuyamam. Müzik dinler matematik çözerim.

x2+5x+6=0 Denklemini çözünüz. İlk olarak delta hesaplanır. 25-
24=1

Ve kökler bulunur. Birinci kök (-5+1)/2=-2 İkinci kök ise (-5-1)/2=- 3 En sevdiğim konu budur.
***


***

-Ne yapalım şimdi dedi Suat, hilal bıyıklarını parmakları ile düzeltirken.

-Cumhuriyet gazetesi satan bakkalı mı yoksa devrimci bozuntusu Hakan’ı mı?

-Boş ver bakkalı Tekin Öğretmen’in oğlundan söz ediyorum. Uygun bir zamanda bir abdest aldıralım ona.

-Tam gazete alırken silkeleyelim dedi Suat abi. Her sabah dokuz civarı halasının oğlunun mağazasına inip o komünist gazetesini alıyor.

Belki tanırsın Ahmet ve Mehmet Taşdemir kardeşler. Deli veli Abid hocanın oğulları.

-Nizip’te Abid hocayı tanımayan adam var mı, oğlum? Adam bir elinde şarap şişesi diğer elinde Kuran ile çarşı camiinin önünde vaaz veriyor.

Mehmet nasıl biridir bilmem ama Ahmet zampara bir adam. Askerden yeni geldi bir an evvel evlenmeli dedi Suat. Biraz düşündü sakalını avuçladı. Sabah sabah olay çıkarmayalım. Gece sağa sola yazarken yakalarız nasıl olsa.
Şimdi Cumhuriyet Mahallesi esnafından ülkücü gençlerin eğitim masrafları için yardım toplayalım. Mahalleye yeni taşınan bir adam var, manifaturacı İsmet. İki daire ve murat 131 araba aldı.

-Vatandaş Sümerbank’tan yoruldu artık, Suat abi, herkes manifaturadan alıp evde dikiyor.


-Yarın ziyaret edelim İsmet ustayı. Bugün bildiri dağıtacağız unutmayın.
Bu arada Hakan üzerinde Deniz Gezmiş parkası ile her sabah olduğu gibi gazeteciye geldi. Cumhuriyet henüz gelmedi dedi, Ahmet. Bugün biraz gecikti. Nasılsın? Bir çay söyleyeyim. Hakan beklemek için küçük iskemle alıp oturdu. Ahmet ise ben kapı önüne çıkıyorum deyip yanına ilişti. Mehmet gazeteleri yerleştirmeye başladı.
Ön sırada Hürriyet, Milliyet ve Cumhuriyet,
(cumhuriyetin yeri şimdilik boş kaldı) Arka sırada Milli gazete ve tercüman. Müftülük camii imamı her sabah olduğu gibi Milli Gazete alıp cübbesinin altına sıkıştırdı. İmreniyorum bu sakallıya dedi Ahmet. Lojman var maaş var günde beş defa yatıp kalkarak para kazanıyor softa.

“Din, bir afyondur halam oğlu“ dedi hakan. O yıllarda “kuzen” kelimesi icat edilmemişti. Manifaturacı İsmet ağır kepengi büyük bir gürültü ile kaldırdı. “Mahallemizin yeni sakini” dedi Ahmet.
- “Artık köylüler de Cumhuriyet mahallesine yerleşiyor, çok genç bir karısı var. Köylü olmak vardı!”

-“Çok kazanıyor galiba” dedi Hakan. Bir an düşündükten sonra,
-“Sadece İsmet Yıldız değil tüm manifaturacılar çok kazanıyor. Vatandaş çareyi kendi elbisesini dikmekte buluyor. Ne yazık ki kapitalist sistem halkımızı her geçen gün daha da fakirleştiriyor.” dedi.

Manifaturacı İsmet “bismillah” deyip anahtarı deliğe soktu. Bir elinde nohut dürümü vardı. Büyük oğlu Süleyman’a çay söylemesi için işaret etti. Sıcak çay eşliğinde bol acılı nohut dürümü en pratik kahvaltıydı. Nohut bir gece evvelden ıslatılır, sabah erkenden kemik suyu ile uzun süre haşlanırdı. Kulak memesi kıvamına gelince bol soğan doğranır, yüzüne ince kıyılmış maydanoz serpilirdi. Müşteri isterse dürümüne limon sıkıp pul biber ekler ve afiyetle yerdi. Tekin öğretmen gün ağarmadan nohut alıp dürümünü evde hazırlar küçük oğlunu uyandırmaya kıyamazdı. Oğuzhan yüzünü yıkayıp nohut dürümünü yedikten sonra vilayete giden


belediye otobüsü Mercedes 0-302 ‘ye biner kırk dakikalık yolculuktan sonra ilk derse yetişirdi. Kuzeni Necip aynı servise biniyor olmasına rağmen farklı koltuğa oturur, iki yabancı gibi otobüse kadar ayrı yürürlerdi. Süleyman çok garip buldu bu durumu hem akraba hem komşu olan iki çocuk biri önde biri arkada konuşmadan her sabah belediye otobüsüne varırdı. Barak köyünde ise komşuluk ve akrabalık ilişkileri çok önemliydi. Cumhuriyet mahallesinde adet böyleydi herhalde dedi kendi kendine. Babasının yeni aldığı Murat 131 ‘in camını silerken.

***

Vakit gece yarısını geçti, İsmet’in tamir ettiği vantilatörü çalıştırdım. Tam karşımda gürültülü bir şekilde dönüyor. Çocuklarımı düşünüyorum. Acaba aşağıda neler yapıyorlar, evlilikleri nasıl? Beni bu barakaya tek başıma bıraktılar, ev kedisiymişim gibi önüme bir kap yemek bırakıp gidiyorlar. Gündüz Türkan geldi yanıma biraz sohbet ettik üstüne İsmet de geldi, anteni dönmüş onu düzeltecekmiş, barakamın üzerindeki teneke çatıya çıkarken kıza bağırdı, doğru düzgün otur karşımda! Sana mı soracağım dedi Türkan, burası annemin evi. Ona bakınca geçmişe gittim, küçük bir kız çocuğu olduğu günleri anımsadım. Geceleri yanıma sokulup bana yalvarmaya başlardı.

-Anne? Uyudun mu?

-Uyumadım.

-Sakın uyuma anne. Sen uyuyup horlamaya başladığın zaman hemen geliyor.

-Merak etme uyumam.

-Keşke babam bizi bırakıp gitmeseydi. Ona derdimi anlatırdım, iyice döverdi bu pisliği.


Tekin abime söylesem mi? O dövse şunu belki bir daha yapmaz.

-Çocukları kavgaya tutuşturma Türkan, sana öyle gelmiştir, benim oğlum yapmaz öyle şey. Sen üşüme diye üzerini örtmüştür.

-Her gece mi anne? Her gece mi üzerimi örtüyor? Tekin abim neden gelip üzerimi örtmüyor o zaman?

Her sabah beni okula bırakıyor, kalemimi kitabımı alıp derslerime yardım ediyor ama o sapık gibi ben uyurken ellerini üzerimde gezdirmiyor. Uyudun mu anne?

Ben çoktan uykuya dalmış olurdum. Dört çocuğa hem annelik hem de babalık yapmak kolay değildi. Her kahvaltıda yoğurttan başka yiyecek bir şeyimiz olmazdı. Kocam olacak o adam yeni karısı ile cicim ayları yaşarken biz kuru ekmeğe muhtaçtık. Türkan ile para istemek için beyefendinin tamirci dükkânına gittik, dönüşte köşe başında bir kalabalık toplanmış, zavallı bir genci kıstırmışlar herkes dövüyor nasıl üzüldüm çocuğa.
Neden dövdüklerini sordum.

Kalabalıktan öfkeli bir adam derin nefes aldı, bu pislik çocuğunu emziren zavallı kadını pencere önünde kendini tatmin ederek izliyordu dedi. Başındaki kalabalık dağıldığında yüzü kan içinde olan gencin küçük oğlum olduğunu fark ettim. Kızımın elinden tutup hemen uzaklaştım, bizi görmedi, çok şükür! Evet, Türkan haklıydı sabaha kadar kızın başında nöbet tutmam gerek çünkü oğlum içinde etrafında bir dişinin olması yeterli, kız kardeşi de olsa ilk bulduğu fırsatta ellerini üzerinde gezdirir zavallı yavrumun. En iyisi Tekin’e anlatmak, abisinden çekinir yapmaz belki. Bugün anteni çevirirken bile beş çocuk annesi olmuş kadına bakıyordu. Masum görünmek için bir de kızdı. Doğru oturmalıymış! Bence sen bakışlarını ondan uzak tut! Ben bu çocuğun evlendiği zaman düzeleceğini başkalarının evini gözetlemeyeceğini sandım. Güvercinler tepemde yine tenekeden yapılmış derme çatma, çatıya konuyorlar.


-Ayağım kangren olmasaydı bu soysuza vermezdi babam beni. Üç tane sabun imalathanesi sahibi zengin adamın damadı olacak adama bak! Ah, Mustafa, Ah!
Yıllarca bekledim seni yedi yıl sonra nişanı bozup beni bu soysuza bıraktın dükkânındaki kuru incir torbandan birkaç tane aldı diye küçük kızımı nasıl dövmüş. Ellerin kırılsın Necip Gümüştaş! Ayak sesleri geliyor. Bu saatte kim acaba?
-Uyudun mu nine? Ben necip

-Gel oğlum sesin Oğuzhan’ın sesine ne kadar da benziyor



Bu yaz tatilinde video kiralama dükkânında işe başladım. İlk önce yaz sıcağında yokuşu ter içinde çıkıp pasaja giriyorum, manavın yanındaki küçük dükkân.

İnsanlar hep küçük Emrah kiralıyor. Gençler ise yarasa adam filmini seviyor. Patronum genç bir adam, süper ekip Miami’de filminin ismini söylerken Miami şehrinin ismini yazıldığı gibi okuması benim için oldukça komik; onun çok muhafazakâr olduğunu düşünüyorum. Gerçi bu kasabada herkes için aynı şey geçerli.
Gençler buluşmak için kırk dakika yol gidip vilayette bir kafede oturuyor.

Bu kasabada bayan öğretmenler dışında kadınlar kapalı, patronumun eşi de öyle türban takıyor. Geçen hafta patronum elime parayı tutuşturdu, büyük bir karpuz al eve götür dedi.

Ev çok uzakta değil ama ben ne kadar da beceriksizim!

Koca karpuzu yere düşürdüm ve poşetin içinde ikiye ayrıldı. Bu şekilde getirdiğim için patronun eşinin yüzü asıldı.


Kapıyı açmadan önce uzun pardösü giymiş türban takmıştı. 15 yaşında olmama rağmen onun için namahrem sayılırdım. Dükkâna döndüğümde patronum kızdı çabuk gidip gelip gelmem gerekmiş.
***


Patronumun evinde tüm perdeler kapalı evde hayaletler var gibi ne tesadüf ben karpuzu götürürken Saadet teyzemin büyük oğlu ile karşılaştım. Dükkânı Mehmet ağabeye bırakıp gezintiye çıkmıştı anlaşılan. Bir hafta sonra bir kilogram domates iki kilogram patlıcan alıp yine yola koyuldum.

Ne tesadüf!

Ahmet ağabey yine bu sokaktaydı. Nefes nefese kalmıştı sanki halı saha maçından çıkmış gibiydi. Ertesi yaz tüm kasaba aynı konuyu konuşuyordu. Ben videocu yerine gazetecide çalışmaya başlamıştım. Ahmet ağabey bir gece gizlice otobüse binip İstanbul’un yolunu tutmuştu. Eve her sipariş götürdüğümde o sokakta neden ona rastladığımı anlamıştım.

Patronun evinin karşısında Hacı Leylek Câmi vardı. Bu câminin imamı namaz kıldırmaktan arta kalan vakitlerde işi gücü bırakıp Ahmet ağabeyi izlemişti. Patronum öğle yemeğini her gün aynı saatte yedikten sonra evden ayrılıyordu. Yarım saat sonra Ahmet ağabey gizlice patronunun evine giriyordu.
Patronun türbanlı Hanımı ile yasak ilişki yaşıyordu! Camii imamı patronuma her şeyi anlattı. Korkudan bizimki Çayır ağası Turizmin 0302Mercedes-Benz otobüsüne binip gurbet yoluna düşmüştü. Patronum eşinden ayrılıp yeniden evlendi. Karısının ise öldürülmesi gerekiyordu. Bizim kasabamız çok namuslu! bir kasabaydı ancak patronumun eşini öldürünce yıllarını demir parmaklıklar arkasında geçirmek istemeyen erkek kardeşleri, annelerinden ricada bulundu.

-Bizi katil etme anne şuna fare zehri ver içsin.

-Haklısınız dedi anneleri al bakalım güzel kızım iç şunu oğullarımı hapse göndermem ben.
Zavallı içerken yarısını üzerime döktü akıllı kızım benim diyordu annesi saçlarını okşarken. Cenazesi hastaneye geldiğinde organları alındı ve kimsesizler mezarlığına gömüldü. Namuslu kasabamızda hiç kimse polise gidip bunun intihar değil cinayet olduğunu bildirmedi.


***

-Biz doğuluyuz dedi annem telefonda bizim için namus başta gelir.

Üniversite yıllarında batılı sevgilim ile evlenmeye karar vermiştim. Sevgilim benden önce bir ilişki yaşadığını söyledi. Sizin oralarda ilk gece çarşafa bakılırmış, öyle mi? Hayır dedim o işler geçmişte kaldı (yalan!)

Ailem bu ilişkiye onay vermedi. Bu yolda artık yalnızdım. Sevgilim istenmeyen gelin olduğunu anladı anda terk etti beni. 26 KC 751 plakalı beyaz Renault arabasına binip hızla uzaklaştı. Çok pişman olup bana geri dönecek dedim içimden. Hiç kimse onunla evlenmeyecek ve tek başına sıcak yatağında hayata veda edecek. Her öngörümde olduğu gibi bu sefer de yanılmıştım.

***


***

O geceyi hatırlıyorum ben yabancı müzik dinleyip zıplarken anneannem teras katındaki barakada felç geçiriyordu. 1994 yılının ilk dört ayını felçli olarak geçirdikten sonra aramızdan ayrıldı. Bu dört ay boyunca üniversite yaşamına alışmaya çalıştım. İlk olarak kot pantolon altına kundura giymenin yanlış olduğunu düşündüm. Sınıf arkadaşlarım daha ilk haftadan kaynaştı ve flörtler başladı. İzmirli bir asker kızının güzelliğini uzaktan izlemek hoşuna gidiyordu. Ben onu izlerken Dilek en uzunu bir ay süren ilişkilerine ara vermeden devam ediyordu. Benim de üyesi olduğum medeni cesaretten yoksun olanlar kızlardan uzak olmayı tercih etti.

Bu satırları yazarken “It is my life” dinliyorum. Anneannem ile yaptığımız uzun sohbetleri özlüyorum.
Eskişehir, sokakları çamur içinde, hava kirliliği yüksek bir yer.
İlk günümde Eczacılık Fakültesi kapısından içeri girmek yerine o uzun yolu yürüyüp ana kapıdan kampüse girdim. Gençliğim göz doktoruna muayene olup ucuz gözlük kullanmakla geçti. En azından üniversitede gözlükten kurtulmaya karar verdim. Bu nedenle “Mavi Hastaneye” gidip lens almaya karar verdim. Muayene sırası beklerken uzun boylu esmer bir kızın yanına oturdum. Sohbet etmeye başladık. Eğitim iletişim planlanması okuduğunu söyledi benim gibi birinci sınıf öğrencisiydi. Hastaneden beraber çıkıp yemekhaneye kadar yürüdük, onu yemeğe davet etmeyi düşündüm ama medeni cesaretimin yeteri kadar yüksek olmaması ve reddedilme korkusu baskın geldi.

Birkaç ay sonra okul çıkışı otostop çekerken tanımadığım kız bana selam verdi.

-Hayırlı olsun. Lens almışsın.

-Ben sizi tanıyamadım.


-Beni hatırlamadın mı? Ben Gonca.

-Neyse hatırlamana gerek yok.

Yüzü asıldı ve hızla yanımdan uzaklaştı. Onu tanımama çok kırılmıştı. Bir hafta sonra fakültesine gidip özür diledim. Yıllar sonra onu kucağında bebeği ile otobüs durağında gördüm. Bu kez o beni tanımadı. . Evlenmiş iki çocuk annesi olmuş ve eşinden ayrılmıştı. Sosyal medya da fotoğraflarını beğenip mesajlar yazdım ona. Eşim ile arkadaş oldular. Çocukları ile evimize gelip bize misafir olduğu zamanlar oldu.

***


-Nasılsın Hakan?

-1978 yılına yakında veda edeceğiz?

-Yılbaşı gecesi ne yapacaksın yoldaş?

-Ben yılbaşı gecesine inanmıyorum yoldaş.

-O gece içki içip hindi yemek bence bir devrimciye yakışmıyor. Bu arada dün gece kıraathanede anlatılanlar hakkında ne düşünüyorsun? Kahramanmaraş’ta yaşayan Alevi kardeşlerimiz için huzursuz bir ortam olduğu konuşuluyor. Faşistler alevi yoldaşlara saldırabilir. Bazı Alevilerin evlerine işaretler konmuş. Toplantı için bu akşam yola çıkacağım. Türkoğlu’nda toplanıp genel bir durum değerlendirmesi yapacağız.

-Sence hedef sadece Aleviler mi, yoldaş Hakan?

-Bu güzel bir soru arkadaşım. Gerginlik sadece alevi Sünni mezhep farkından kaynaklanmıyor. Faşist ülkücüler Kürt yoldaşları yok etmek istiyor. Suat, Ökkeş ve Abuzer geçen hafta Maraş’a gitmiş. Türk ocağında toplanmışlar. “güneş ne zaman doğacak“ filmini izleyeceklermiş. Film çıkışında ses bombası atacağız. O faşistler korksun.

-Gösterime Ülkücü Gençlik Derneği Kahramanmaraş şube başkanı Mehmet Leblebici ve ikinci Başkan Mustafa Kanlı dere ve ülkücü genç olan Ökkeş Kenger de gelecek. .

Maraş dolmuşunda daha uzun boylu konuşuruz. Dedi hakan. O sırada soluk soluğa kalmış bir yoldaş kahveye girdi. Yoldaşlar, duydunuz mu?
Kalabalık sağcı bir grup ile Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup ülkücü Cumhuriyet Halk Partisi il merkezine, PTT ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) binalarına saldırmış. Olayların büyüyeceğini düşünüyorum dedi hakan. Hemen yola çıkmalıyız.


***

Tekin öğretmen öğretmenevinde sigarasını tüttürürken derin düşüncelere daldı. Büyük oğlu için endişeliydi. Memlekette günde yirmi kişi hayatını kaybediyordu. Teoman ise dersleri boşlamaya başlamıştı. Anadolu lisesini kazanmak büyük bir başarıydı evet ama son günlerde okuldan kaçmaya kız arkadaşı ile vilayette buluşmaya başlamıştı.

En küçük oğlu Oğuzhan‘ın doktor olacağına inanıyordu. Teoman kadar zeki olmasa da azimli bir çocuktu.

Doktor olmak için gerekli olan buydu: azimli olmak! İnsanlar sırası gelip muayene odasına girdiği zaman doktorun karşısında esas duruşta bekliyordu. Üstelik doktorluk çok kazandıran bir meslekti. Sadece yarım gün devlet hastanesinde çalışıp öğleden sonra özel muayenede maaşının en az üç katını kazanıyorlardı. Eşi şükran öğretmen bir kız çocuğunun olmasını çok istiyordu. İsim de düşünmüştü. Neslihan.

Hakan Teoman Oğuzhan ve Neslihan. İsim sırası kafiyeli olmuştu. Sigara kül tablasında içmeden bitivermişti. Nasıl da dalmışım! Bu sırada Fatih öğretmenin sesi ile irkildi. Hayırdır, Karadeniz’de gemilerin mi battı? Merhaba enişte dedi tekin hoca, hoş geldin. Kardeş apartmanının harcını kazarken bize yardım etmek yerine kahvede çay içtin ama ne kader ki; sana mecburum, kız kardeşim Türkan’ın kocasısın diye düşündü. Sonra derin düşüncelerinden sıyrıldı.

-Çay içer misin enişte?

O sırada küçük Oğuzhan geldi.

-Baba büyük ağabeyim, Maraş’a gitti.


Necip geçmişe gitti yine, askeri darbe öncesi ülkeyi hatırladı. 100’den fazla kişinin hayatını kaybetmesine, yüzlerce kişininse yaralanmasına sebep olan ’Maraş katliamının’ üzerinden 43 yıl geçmişti.
12 Eylül darbesine yol açan olaylardan biri olarak görülen Maraş katliamında genellikle Alevi kökenliler hedef alındı. Yıllarca süren yargılamalarda 29 idam ve 7 müebbet kararı verildi. 1978’de Maraş’ta yaşanan olaylarda resmi rakamlara göre 100’den fazla kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı, 210 ev, 70 işyeri tahrip edildi. Resmi olmayan beyanlara göre ise hayatını kaybedenlerin sayısı 500’ün üzerindeydi. Katliamla ilgili 804 kişi hakkında dava açıldı; sanıklardan 29’u idam, 7’si müebbet hapisle, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapisle cezalandırıldı.

Maraş Katliamı, 19 Aralık ile 26 Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta vuku bulmuş ve saldırılar genel itibariyle Alevilere yönelik yapılmıştır. Olaylarda Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakıldı, Yüze yakın işyeri tahrip edildi. Yirmi üç yıl süren davalar sonunda 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza aldı. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise ulaşılamadı. Maraş’ta yaşanan katliam 12 Eylül darbesine sebep olan olaylardan biri olarak görüldü. Millî İstihbarat Teşkilatı’na göre olayların başlamasında “ Türk-Kürt meselesi” de etken olmuştur.

Kalabalık sağcı bir grup ile Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup ülkücü Cumhuriyet Halk Partisi il merkezine, PTT ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) binalarına saldırdı.
Olayların büyümesi üzerine o zamanki Kahramanmaraş valisi Tahsin Soylu kente askeri güç gönderilmesini istemiş, ancak talebi uygun görülmemiştir. 24 Aralık’ta saldırıların güvenlik görevlilerine yönelmesi üzerine, halkla çatışmayı önlemek gerekçesiyle kentteki bütün polisler görev dışı bırakıldı. Sünni kesim bundan istifade ederek Aleviler


üzerindeki baskılarını arttırdı. Kentte durum kontrolden çıkarken, il genelinde huzursuz bir ortam oluştu.
Bir hafta süren karşılıklı saldırıları önlemek amacı ile kente, Kayseri ve Gaziantep’ten askeri birlikler gönderildi. Çoğunlukla sağ ve aşırı sağ görüşlü olarak nitelenen toplam 804 kişi hakkında dava açıldı. Sıkıyönetim mahkemelerinde açılan davalar 1991 yılına kadar sürdü. Sanıklardan 29’u idam, 7’si müebbet, 321’i de 1-24 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldı.

İdam ve müebbet dışında hapis cezası verilenlere 1/6 oranında indirim uygulanarak cezalar azaltıldı.
Sıkıyönetim mahkemesinin idam kararları da Yargıtay tarafından bozuldu. Katliamın müdahil avukatları Ceyhun Can 10 Eylül 1979’da, Halil Sıtkı Güllüoğlu 3 Şubat 1980’de ve Ahmet Albay 3 Mayıs 1980’de öldürüldü.

Hapis cezası alanların cezaları ise 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu ile ertelendi. Hükümlülerin cezalarının ertelenmesinin ardından serbest bırakıldı.

***


-Necip evde mi? Aşağı oynamaya gelirdi. (komşumuzun oğlu Süleyman bana bu şekilde hitap ederdi)
-Necip gel futbol kartlarımızla oynayalım.
Sen başla.
İlk kartımı tozlu betona koydum

21 numara Cevad Prekazi. 2 numara İsmail
Sıra bende.

Elimdeki destede en üstte bulunan kartı yere bırakıyorum. Dizlerim kabuk bağlamış yaralarla dolu.
Köşe başındaki boş evin avlusunda oynuyoruz.
3 numara Kovaçeviç (bjk)

-Bu pazar beni maça çağırmayı unutma Süleyman.

-Necip geçen hafta seni ileride oynattım. Çok gol kaçırdın, topu sürüp kaleye yaklaşmak varken uzaktan vuruyorsun, uygun pozisyonda ise topa sertçe vurmak yerine ceza sahasına girmeye çalışıyorsun.

-Hadi be Süleyman!

3 numara kovaçeviç’ten sonra sıra bende kartımı yere bırakıyorum 7 numara Uğur Tütüneker (GS)
-Bu maçta ileriye Ömer’i koyacağım. Şimdiye kadar ona şans vermedim.

32 numara Fatih Terim (defans –GS)


-Tamam, Süleyman ona şans ver ben de savunmada durayım. Defansa razıyım hadi be Süleyman! Sen takımları oluştur, Barak köyünden arkadaşlarında gelecek mi?
42 numara Şeker Begoviç (BJK)

Onlar olmadan takım olmaz, Necip.
Yerde futbolcu kartları birikmeye başlamıştı. Kaybetme korkusu ile sıramı oynadım.

-Kaç tane bilyen var Süleyman?

99- Erhan

(Sakallı – Galatasaray’da defans oynuyor. )

-Söylemem!

-Süleyman senin kalbin mi delik?

-He.

-Maç oynarken hızlı koşamazsın değil mi?

-O yüzden her maç savunmada duruyorum ya.

-Yarışalım mı?

-Tamam. Akif’i de çağır. Yarış buradan başlayacak. Cumhuriyet İlkokulunda bitecek.

Kartını yere bıraktı.

13- numara hami mandıralı (Trabzonspor)


-Kabul ediyorum, Süleyman. Size avans vereceğim. Sana ve kardeşine birkaç metre avans vereceğim. Çağır Akif’ i evdedir şimdi.
11-numara Semih yuva kuran

Akif biz çağırmadan elinde karpuz çekirdekleri ile yanımıza geldi. Ben de biraz aldım ama kokudan yiyemedim. Midem bulandı hepsini iade ettim.

Öğlen patlıcan kebabı yedik diyor Akif. Yemekten sonra ellerini yıkamadın mı?
Ay çekirdeklerinde yağ ve koyun eti kokusu var.

27 numara Ünal (TS)

-Sıra senin Süleyman

-Ulan Akif git elini ağzını yıka!
-Yoksa seni burada kaldırır yere vururum!
Diyor Süleyman.
27 numara ümit (Zonguldak spor)

Ve kaybettim. Süleyman büyük bir sevinç ile yerde biriken kartları ceplerine dolduruyor. Hiç kısa pantolon giymez. Babasının mağazasından alınan kumaşla annesi diker ve cepleri hep büyüktür. Dükkânda işim var deyip ayrılıyor Süleyman. Akif ile ben baş başa kaldık. Duydun mu Neco? KİP mağazasına yeni bir çırak gelmiş. İsmi de bir acayip: “Taylan”
Başına i harfi eklesen İtalyan olur. (Sırıtmaya başladı kocaman ağzı ile)
- gülle oynayalım mı, Neco?

Çemberi sen çiz.

O yıllarda tebeşir sıkıntısı çekmezdik. Bazı evlerin duvarlarından dökülen parçaları kullanırdık. Büyük bir çember çiziyorum. Çemberin üzerine bilyeleri rastgele yerleştiriyoruz. İkimiz de üçer tane koyduk.


-Neco! Utarım seni diyor Akif. Sakın ağlama kaybedince süt çocuğu!
- Bu Talyan mıdır Taylan mıdır, kartvizit oyunundan oynar mı?
-Evet diyor Akif elinde çok kartvizit var, zengin yani, hadi Neco ilk atışı sen yap senin gibi apartman çocukları önce başlamalı.

-Çizdiğim çemberin üç adım (çocuk adımı tabii) gerisinde uzun bir doğru çizmiştim.

Doğrunun arkasına geçip yere çömeliyorum. Nişan alıp atışımı yapıyorum. Çok da kötü değil, en azından büyük çembere yaklaştım. Bununla birlikte Akif ilk atışta bilyelerden birini çemberin dışına çıkarmayı başarırsa onu kazanmış oluyor ve tekrar atış yapma hakkı kazanıyor. - Taylan’da kartvizit çok çünkü babası avukatmış. Futbolcu kartlarından sonra en önem verdiğim ikinci oyun kartvizitlerle oynamaktı. Oyun şu şekilde oynanır:

Yere atılan kartvizitteki telefon numarasının son basamağına bakılır. Bu rakamlar örtüşürse pişti olur ve son kartı atan kazanır. Neco, at bakalım diyor kartını Akif. Sonra ekliyor:
-Süt gibisin Necip, sana bir kere sığdırmayı çok isterdim.

-Neyi? Dedim ben de aptalca.


Taylan ile ilk kartvizit oyunumuzda büyük bir şok yaşadım. Sıra ondaydı. Desteden seçtiği kartvizitte şu yazıyordu:
Avukat

Bahattin ALAGÖZ

-Taylan ben bu ismi tanıyorum dedim sevinç içinde. Bu adamın kızı benim sınıf arkadaşım. İsmi Pınar.
-o benim ablam olur dedi Taylan.

O gün öğlene kadar hep kazanıyorum. Elinde kartı bitince para karşılığı ona kart verip tekrar oynuyoruz. Zengin çocuğu olduğu için bol para veriyor. Ben de kazandığım parayı anneme veriyorum. O da çok memnun oldu. En son bir torba dolusu zeytin getirdiğimde böyle mutlu olmuştu. Taylan da benim gibi âşık. Salih ekmekçi ilkokulunda hademelik yapan bir adamın kızına deliler gibi âşık. Saf ve temiz bir çocukluk aşkı bu. 1982 yılında benim Özlem Ayşe’ye olan hislerim gibi…

Bu aşkın kaderi de ayrılıkmış ne yazık ki, babası milletvekili seçilen Taylan Ankara’ya taşınıyor. Birden yaşamından çıkıyor fakir kızın. Ankara’daki yeni yaşamında onu unutmuyor mektup yazıyor telefon ediyor. Pınar ve annesi bu fakir kızın Alagöz ailesine layık olmadığını düşünüyor. Evlenmelerine engel oluyorlar ve onsuz yaşamın anlamsız olduğuna karar veriyor esas oğlan, hayatına son veriyor. Onun intiharı gazetelerde manşet oluyor. Bir intihar olayı ne zaman magazin haberine dönüşür? Bir önceki çarşamba akşamı Siyaset Meydanı’nda magazin gazeteciliği konuşuluyor.

Canlı bir tartışma olacağının işaretini Okan Bayülgen verdi. Gene hemen belli oldu ki, Ali Eyüboğlu da ona karşı birikmiş öfkesini her fırsatta açığa vurmaktan geri durmayacak. Selim Akçin de gazeteci arkadaşıyla birlikti. Okan Bayülgen kavgaya dünden hazır, ama Ali Kırca daha fazlasına fırsat vermedi. 17 millî kanal bu reklam pastasıyla beslenemez, diyor. Bu sayının altıya, yediye indirilmesi lazım ki kanallar


reklam temini için bugün olduğu kadar zorlanmak ve ödün vermek durumunda kalmasın. Okan Bayülgen bir noktada ısrar ediyor:
– Reyting ve para kazanma sebep ve amaç mıdır, yoksa sonuç mu?
Önce bu yanılgıdan kurtulmalıyız!

Ali Saydam:

– Gazete satışları magazin haberleriyle de artmadı, diyor. Reklam verenlerden bir iş adamı «Türkiye’nin seviyesi Mehmet Ali Erbil çizgisidir, diyordu. Türk halkı Nurseli İdiz’le, Okan Bayülgen’le ilgili haberlere o kadar da itibar etmiyor. Böyle olsa AKP iktidara gelmezdi. Orhan Pamuk mesela, basında ilk üçe girerken, halkın gündeminde ilk 20’ye bile girmiyor. Bu eksen üzerinde konuşalım. Ama konuşamıyoruz.

Can TANRIYAR göze aldıkları fedakârlığı söylüyor. O kadar tutulmasına rağmen Televole adından vazgeçmişler. Nurseli İdiz, «Eski sevgilisinin kapısına bıçak sapladı, bir başka gece otelde dağıttı” haberlerini veren 17 ayrı gazeteden birinin olsun, açıp da ne olduğunu ona sormayışından şikâyet ediyor. Doçent Âdem Sözüer, hukuk vasatında düşünmeyi ve konuşmayı sağlamaya çalışıyor.

–Kanunlar bireyin ürün ve eşya durumuna indirilmesine izin vermez. İnsan amaçtır, küçük düşürülemez. Özel hayatı ifşa, hapisle cezalandırılır. Ancak kamu yararı varsa, hadise haberleştirilebilir. Halkın merak etmesi, öğrenmek istemesi o hadisenin haberleştirilmesini meşru kılmaz. Bir hayatın kamuya açık olması, onun kamulaştırıldığı anlamına da gelmez.

Selim Akçin, «Ya kamu merak ediyorsa?», diye soruyor.

– Merak edilme hukukun dikkate alacağı bir ölçüt değil. Kamu yararının ne olduğunu belirlemeye çalışıyorlar. Başörtüsüz namaz


kılanlar haberinde böyle bir yarar olduğunda birleşiyorlar. Millî maç öncesi bir kulüpte geç saatlere kadar eğlenen futbolcu haberi de öyle.
Bayülgen sabırsızlanıyor:

– Gazeteciler kanun maddelerini başka yerde öğrensinler.

Ali Eyüboğlu isyan ediyor:

– Okan’ı reddediyorum. Ne uzman, ne de bir şey. Haddini aşıyor. Ragıp Duran’ın altını çizeceği dört konu var. 1. Beuve-Mery’-nin dediği:
«Her ülke layık olduğu gazeteyi okur” 2. Gazeteci sormalı, kim için, ne amaçla yapıyorum işimi, diye. 3. Magazin bizde 1980’lerin eseridir; bireyin ve ben iddiasının öne çıktığı dönem. 4. Magazin adı dergiden geliyor; hafif-zarif, daha kolay okunur, demek. Ragıp Duran hoşgörüyle bakıyor hadiseye.

Ali Saydam soruyor:

– Sivil toplum kuruluşları, onlar nerelerde? Mesela magazin habercilerinin derneği?

Siyaset Meydanı günü gazetelerde bir intihar haberi vardı. Teknik Üniversite araştırma görevlisi inşaat mühendisi Taylan Alagöz, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne kendi otomobiliyle geldi, kaldırıma yanaştı, indi ve parmaklıklardan atladı. Cesedi bulundu, kıyıya çıkarıldı. Terk ettiği arabada intihar niyetini belirten bir mektup vardı. Haber bu kadardı.

Taylan Alagöz düştüğü sırada köprünün altından geçmekte olan ve hadiseyi gördükleri halde –karakolda şahitliğe çağrılırım endişesiyle– görmezden gelmeyi tercih eden deniz araçları personeli ve yolcuları olduysa; buna karşılık özel ve pek güzel bir teknenin, yoluna devam etmekten hemen vazgeçerek, intihara teşebbüs eden insan için bir şeyler yapabilir miyiz diye çırpındığı ve gereken her şeyi yaptığı görüldüyse;


o tekne sahibesi de hepimizin tanıdığı ve saygı duyduğu bir Hanımsa. . . İşte bu, en âlâsından bir magazin haberidir.
Meslek etiğinin ayıplamayı, hukukun cezalandırmayı aklından geçirmeyeceği, hadiseyi görmezden gelenleri kamu vicdanında mahkûm edecek, herkesi ilgilendirecek, tam anlamıyla bir magazin haberi. . .

O mektupta ne yazdığını hala merak ederim. Gazetecilik sevdiğim bir meslekti. Ağabeyim Cem, Gaziantep Sabah gazetesinin Nizip temsilcisi olarak çalışıyordu. Fotoğraf makinemle birlikte sabah ilk iş karakola giderdim. Kimi zaman ilçe kaymakamı ile kimi zaman ANAVATAN partisinin ya da başka bir partinin basın toplantısına katılırdım. Cem sayesinde xx yayınları ile tanıştım. Bürosunda hepsi aynı yayınevinden olan yüz tane kitap vardı.

İlk önce Buddenbrook ailesini okudum, sonra beş yüz sayfa boyunca şehvet ve cinsellikten başka bir şey anlatmayan bir kitap okudum. Yanlış hatırlamıyorsam ismi aldatmaktı. Gene büroda kitaba dalmışken Oğuzhan geldi ziyaretime çok şaşırmıştım. Evden nadiren çıkan video kaset çalarda Minik kelebek şarkısını dinleyen kuzenim beni ziyarete gelmişti. Üniversite sınavına girip ikimizin de kaybettiği yıldı. Sıcak boğucu bir yazdı. Kuzenim sayesinde okul arkadaşlarımızın çoğunun tıp fakültesini kazandığını öğrendim. Yol ayrımına gelmiştim. Kuzenim gibi bir yıl daha sıkı çalışıp tekrar sınava girecektim ya da Tansu ÇİLLER tarafından ilk kez uygulanacak olan ek kontenjandan başvuru yapacaktım. Kuzenimle lise günlerinden konuştuk bana bir itirafta bulundu sınıf arkadaşı eylemden hoşlandığını söyledi. Ben de cesaretimi topladım lise 1 de pınardan hoşlandığımı hatta ona karşı hala hislerim olduğunu anlattım. Benimle dalga geçeceğini düşünüyordum. “Ulan sen kimsin de bir devlet bakanının kızını tavlayacaksın!” Demesini bekledim. Ama o bana moral verdi ve destek oldu.


Bu kendimden utandığım bir andı. Ben sekizinci sınıfta onu küçük düşürmeye çalışmıştım. Eda ile anlaşıp onun hisleri ile oynadım. Kuzenime bizim sınıftan bir kızın kendisinden hoşlandığını, çıkmak (o ne demekse) istediğini anlattım. O da cesaretini toplayıp kıza teklif etti ve reddedildi elbette. Bunu ne amaçla yaptım bu derece neden kuzenime nefret duyduğumu şimdi hatırlamıyorum. O benim gibi ek kontenjandan yararlanmak yerine sınava yeniden hazırlandı ve hayalindeki bölümü yani tıp fakültesini kazandı. Bu bölüm onun hayali miydi yoksa annesi ve babası istediği için mi motive olup çalışmıştı acaba. Bundan sonraki hayatım boyunca ay sonunu getiremediğim her zaman pişmanlık hissettim. Öğretmen olmak yerine sınava yeniden girip doktor olsam bu derece fakir olmazdım dedim kendime. . Bu pişmanlık Neslihan ile evlendikten sonra şekil değiştirdi.

Kuzenime çay ısmarladım sonra sevdiği halka tatlısından ikram ettim. Çamlıktaki yüzme havuzundan çıktıktan sonra yorgun argın yarım kilo halka tatlıyı kısa sürede bitirirdi. Yüzme bilmeden havuza balıklama atlayıp dibe batınca beni kurtaran kuzenim yüzmeyi de öğretmişti. Okuduğun kitap çok güzelmiş dedi Kapağındaki fotoğraf da çok ilginç deyip sırıtmaya başladı. Kitabın içeriği her ergen gibi onun da ilgisini çekmişti. Ona gazetecilik anılarımı anlattım. Geçen hafta zavallı bir kadının iki çocuğunu kucağına alıp Fırat nehrinin soğuk sularına atladığını cenazelerin Suriye’de bulunduğunu anlattım. Ben hiçbir şeyin farkında değildim o ise her şeyin farkındaydı. Sadece matematik çalışarak yüksek puan almanın imkânsız olduğunun farkındaydı. Bir ilişkide kadın ve erkeğin denk olmaları gerektiğinin farkındaydı. 118 bilinmeyen numaralar servisinden sevdiğin kızın telefon numarasını bulup sanki dün görüşmüş gibi konuşarak kız tavlamanın imkânsız olduğunun farkındaydı. Derste seni seviyorum deyip kırmızı kalemi alma bahanesi ile bir kızın elini tutmanın onu tavlamak için yeterli olmadığının farkındaydı.


Oğuzhan ne küçük abisi kız peşinde ne de büyük abisi gibi siyaset peşinde koşmamıştı. Sorumluluklarını biliyor ve disiplinli çalışıyordu. Lise yıllarında -benim gibi- insanlarla kavga etmiyordu. Sırf Pınar’ın yanında beni küçük düşürdü diye zavallı çocuğun burnunu kırmıştım. Başka bir çocuğu basketbol maçında mızıkçılık yaptı diye dövdüm. Kavgada ilk vuran taraf her zaman kazanıyordu. Ve Süleyman her Pazar olduğu gibi bu pazarda maç ayarlamıştı. Seklavey benim kaleye geçmemi söyledi. Bu çocuğa neden seklavey dendiğini bilmiyordum. Kaleye geçmeye niyetim yoktu çok hırslı oynuyordum çok hızlı koşuyordum çok gençtim… En önemlisi gözlüğümü çıkarmıştım artık çok güçlüydüm karşıma kim çıkarsa çıksın tek yumrukta yere serebilirdim. Kaleye geçmedim seklavey koşarak yanıma geldi benimle konuşacağını sandım. Hiç bir şey söylemedi. Birkaç saniye sonra üst dudağım patlamış ön dişlerim kırılmıştı. Koşup onu yakalamaya intikam almaya çalışsam da çoktan gözden kaybolmuştu. Bu yediğim ilk dayaktı.

İkinci dayağımı bir kızdan yedim. “seninle olmuyor, Necip“ dedikten sonra hızla uzaklaşan kız arkadaşım bana temiz bir dayak atmış gibiydi, sanki üst dudağım tekrar patlamış dişlerim tekrar kırılmıştı. Bunun ilahi adalet olduğunu düşünüyorum. İncittiğin kadar inciniyorsun.


Oğuzhan tatlısını hızla yedikten sonra eve döndü. Hakan ağabeyi Türkoğlu’na gitmişti. Kısa sürede olaylar büyümüş alevi soykırımına dönüşmüştü. Suat, Ökkeş ve Abuzer, Hakan’ı bir köşede kıstırmış hastanelik edene kadar dövmüştü. Tekin öğretmen onu hastanede ziyaret ettiğinde elleri titriyordu.


Bu satırları yazıp pilot kalemi masaya bıraktıktan sonra derin bir nefes çektim sigaramdan. Saat sabahın dördüydü ve ben bu saatte evli bir kadına WhatsAPP’tan şu mesajı yazdım.

“Selam”

Mesaj iletildi ve okundu bu saatte uyanık olması ne ilginç! Belki kocası ile ateşli bir sevişmenin ortasındadır. Özkan yatağa uzanmıştır o da sıcacık aleti içine almış gidip gelirken bir eli kocasının kaslı omzunda diğer eli ile gelen mesajı okuyordur. Özkan bu saate ne mesajı der O da; “önemsiz bir reklam kocacığım, X mağazasında indirim varmış”

“ Bu mesaj çok mu önemli işin içine ettin!” Adam kesinlikle haklıdır. Haksız olan benim yıllar sonra ona selam vermenin ne önemi var ki?

Lisans eğitiminin 3. Yılında kararımı vermiştim. Neslihan’dan ayrılmamı istemişti ve ben yapmamıştım. Onu tek başına bıraktım. Birbirinize çok yakışıyorsunuz, çok uyumlu bir çiftsiniz deyip hızla uzaklaştı yanımızdan.

Sevgilim olduğu halde telefon numarasını verdim. Elime kalemi alıp yazmaya başladım.

0224...

Kalbim hızla atıyor.

76. .

Kıvırcık sarı saçları o kadar hoş kokuyor ki! Tanrım bu an hiç bitmesin hep yanımda otursun ders yapalım. O öğrenci yurduna gitmesin ben kız arkadaşımla buluşmayayım. Omzuma yaslansın elimi tutsun.

79. .

İşte oldu! Artık ev telefon numarasını biliyorum. Bu numarayı elli yaşıma geldiğimde eşim üst katta yatak odasında sıcak yatağında tatlı rüyalar görürken ben bu numarayı kitabıma yazacağım. Sonra ona kızmaya başlıyorum. Madem benimle evlenmek istiyordun birinci sınıfta bana


açılsaydın be kadın! Neden ben sevgili bulana kadar bekledin? Bir kız arkadaşım olunca senin gözünde değerli mi oldum? 2022 yılının ilk günlerinde dışarıda lapa lapa kar yağarken ben sigara içip buzdolabının sesini dinleyip ona mesaj yazıyorum. Hatta borç istiyorum. Onun kim olduğuna karar veremiyorum. Eşim değil sevgilim değil kız kardeşim değil.

Dört yıl boyunca sadece bir kez sarıldık. Analiz ve fonksiyonlar teorisi dersinden geçtiğini öğrendiğinde mutluluktan bana sıkıca sarılmıştı. Analiz ve fonksiyonlar teorisi benim uzmanlık alanım oldu yıllar sonra.



Günlerim kütüphanede okuyarak geçiyor.

“Akıl oyunları” kitabı ve hakkında yapılmış olan film nedeni ile Amerikalı matematikçi John NASH ülkemde iyi tanınıyor. NASH’ın 1994 yılında ekonomi dalında Nobel ödülünü 2015 yılında da Abel ödülü aldığını biliyorum. Akıl oyunları filmi beni çok etkilemişti. Hayalinde yarattığı kişiliklerin yaşlanmamaları onu gerçeğe ulaştırdı. Nash oyunlar teorisine en temel katkılarından biri 1951 yılında yayınlamış olduğu makale ile yaptı. Bu makale yeni bir tür denge kavramını oyunlar teorisine kazandırdı. Bu dengeye günümüzde nash dengesi deniyor. Bir oyuncu için seçilmiş eylem diğer oyuncuların seçtikleri eylem gözetildiğinde oynanabilecek en iyi eylemse ve bu durum diğer tüm oyuncular için de geçerli ise bu durum bir dengedir.

Şimdi 1982 yılına geri dönelim. Kerpiç evin duvarlarından kopardığım küçük bir kireç taşı ile sahipsiz evin avlusuna bir çember çiziyorum. Çemberden üç adım geride düz bir çizgi çiziyorum. Çemberin kutup noktalarına dört adet bilye yerleştiriyoruz.
İki tane benden, iki tane de Akif’ten. Sonra atışlara başlıyoruz. Ben ilk atışta tüm bilyeleri çember dışına çıkarırsam bu durum bir denge oluşturmaz. Nash geniş bir oyunlar sınıfı için bu dengenin varlığını sabit nokta teoremlerine başvurarak ispatladı. İspatında kullandığı meşhur sabit nokta teoremi her ne kadar


sabit bir noktanın varlığını iddia etse de bu noktanın tekliği ya da nasıl bulunacağı hakkında bilgi vermiyor. Daha somut bir deyişle varlığı bilinen sabit noktaya ulaşmanın kolay bir algoritması bulunamıyor.
Sabit nokta teoreminin topoloji kavramları kullanan bir ispatı Sperner ön savını kullanır. Bu ispat sadece sabit nokta teoremini ispatlamakla kalmaz aynı zamanda sabit noktaya ulaşmak için yol haritası da çizer. Lisans yıllarında platonik âşık olduğum bir sınıf arkadaşım için sabit nokta teoremini içeren bir makaleyi Türkçeye çevirmiştim. Bu durumdan çok memnun olacağını benimle ünlü şarkıcı Whitney Houston ve yakışıklı oyuncu Kevin Costner’in başrolü paylaştığı bodyguard filmine geleceğini hayal ettim. Ancak film başlamış sinemanın giriş kapısı kapanmıştı bu saatten sonra gelmesini beklemek aptallık olurdu. Kütüphanede takım elbiseli olan tek kişi benim. Okuldan çıkıp kampüse geliyorum gece geç saatlere kadar okuyup öğrenci yurduna dönüyorum. Bu öğrenci yurdunun bahçesinde ne çok hatıram var!

Lisans öğrencilerinin tuhaf bakışlarını hep üzerimde hissediyorum. Bir insan para kazanmaya başladıysa neden bir ev kiralayıp rahat etmez? Pis öğrenci odalarında sürünmeye devam eder? Haksız da değiller aslında. Kuşe kağıda basılı İngilizce kitabı okumaya devam ediyorum.
“Nash dengelerinin varlığı sabit nokta teoremi ve Sperner ön savı sadece birbirlerini matematiksel olarak üretmeleri açısından değil aynı zamanda problemlerin içine düştükleri karmaşıklık sınıfları açısından da bağlantılıdır. P. dimitriou çalışmalarında hem Sperner ön savındaki algoritmanın hem de sabit nokta teoreminin öngördüğü sabit noktayı bulma yönteminin aynı karmaşıklık sınıfına düştüğünü gösterdi. Bu özel karmaşıklık sınıfı bilinen iki karmaşıklık sınıfının arasına düşer.

P=NP sanısının bileşenleri olan bu iki sınıf P ve NP sınıflarıdır. Algoritmanın P sınıfına düşmemesi problemin polinom zamanında çözülemeyeceğini ifade eder. Nash dengesi de aynı karmaşıklık sınıfına


düşer. Ekonomi kuramı açısından bakıldığında nash denge noktalarının hesabının kolay bir algoritma ile yapılamaması bir zorluk yaratıyor.
Oyuncular hesaplanması zor olan bu denge noktalarına bir strateji ile varmaya çalışmak yerine başka güdülerle hareket etmek zorunda kalıyorlar.

Makaleyi okuyunca kısa pantolon giydiğim günlere dönüyorum. Süleyman ile futbolcu kartları oynadığım günü hatırlıyorum. Bu oyunda Nash dengesine nasıl ulaşırız? 1982 yılının yazında oynadığımız bu oyunda ben kaybetmiştim. Yıllar sonra Süleyman bir evladını kaybetti ve üzüntüden diyabet hastası oldu. Tip1 diyabet yüzünden iyice rahatsızlanan çocukluk arkadaşım hastaneye kaldırıldı. Hastane’ de korona virüse yakalanıp hayatını kaybetti. O oyunu Süleyman ile oynarken kaçıncı hamlede kaç numaralı kartı atarsam daha az zararla bu işten çıkardım? Veyahut da kaçıncı hamlede kaç numaralı futbolcu kartını atsaydım oyun da Nash dengesini yakalardık? O günü çok iyi hatırlıyorum sanki dün gibi:

***

-Nacip evde mi? Aşağı oynamaya gelirdi. (komşumuzun oğlu Süleyman bana bu şekilde hitap ederdi)
-Nacip gel futbol kartlarımızla oynayalım. sen başla. İlk kartımı tozlu betona koydum
21 numara Cevad Prekazi. 2 İsmail
Sıra gene bende.


1-numara kaleci Simoviç

Elimdeki destede en üstte bulunan kartı yere bıraktım. Dizlerim kabuk bağlamış yaralarla dolu. Köşe başındaki boş evin avlusunda oynuyoruz.

3 numara Kovaçeviç (bjk)

-Bu pazar beni maça çağırmayı unutma Sülo.

-Nacip geçen hafta seni forvette oynattım. Çok gol kaçırdın , topu sürüp kaleye yaklaşmak v arken uzaktan vuruyorsun, uygun pozisyonda ise topa sertçe vurmak yerine ceza sahasına girmeye çalışıyorsun.

-Hadi be Sülo!

3 numara kovaçeviç’ten sonra sıra bende kartımı yere bırakıyorum. 7 numara uğur Tütüneker (GS)
-Bu maçta forvete Ömer’i koyacağım. Şimdiye kadar ona şans vermedim.

32 numara fatih terim (defans –GS)

-Tamam , Süleyman ona şans ver ben de defans durayım. Defansa razıyım hadi be Sülo! Sen takımları oluştur, Barak köyünden arkadaşlarında gelecek mi?

42 numara şekerbegoviç (BJK)

-Onlar olmadan takım olmaz.

Nacip. yerde futbolcu kartları birikmeye başlamıştı.
Kaybetme korkusu ile sıramı oynadım.


-Kaç tane bilyen var Sülo?

99- Erhan

(sakallı – Galatasaray’da defans oynuyor. )

-Sülemem!

-Sülo senin kalbin mi delik?

-He.

-Maç oynarken hızlı koşamazsın değil mi?

-O yüzden her maç defans duruyorum ya.

-Yarışalım mı?

-Tamam. Akif’i de çağır. Yarış buradan başlayacak. Cumhuriyet ilkokulunda bitecek.

13- numara hami mandıralı (Trabzonspor)

-Kabul ediyorum, Süleyman. Size avans vereceğim. Sana ve kardeşine birkaç metre avans vereceğim. Çağır Akif’ i evdedir şimdi.

11-numara Semih yuva kuran

Akif biz çağırmadan elinde karpuz çekirdekleri ile yanımıza geldi. Ben de biraz aldım ama kokudan yiyemedim. Midem bulandı hepsini iade ettim. Öğlen balcan kebabı yedik diyor Akif.

-Yemekten sonra ellerini yıkamadın mı? Çekirdeklerinde yağ ve koyun eti kokusu var.


27 numara Ünal (TS)

-Sıra sende Süleyman.

-Ulan Akif kalk get elini ağzını yıka! diyor Süleyman Yoksa seni burada kaldırır yere vururum!

27 numara ümit (Zonguldak spor)

Ve kaybettim. Süleyman büyük bir sevinç ile yerde biriken kartları ceplerine dolduruyor hiç kısa pantolon giymez. Babasının mağazasından alınan kumaşla annesi diker ve cepleri hep büyüktür. O gün toplam altı kartı tozlu avlunun beton zeminine bıraktım. Son hamlede ben doğru kartı atsaydım kazanan taraf ben olacaktım. Kazanan olmak için doğru kartı destenin en üzerinden seçmemem gerekiyordu. Süleyman en son 11 numarayı kullandı. Elimdeki destede 11 numara orta sıradaydı. En üstte değil. Bu durumda kazanmak için hile yapmam gerekti. Süleyman Akif ile konuşurken ben desteden 11 numarayı çekip en üstten almışım gibi davranarak zemine koymalıydım.

Bu durumda yeni bir sorun ortaya çıkıyor. Elimde toplam 25 kart vardı. Bu durumda ilk karttan itibaren kart numaralarını ezberlemem gerekti. Bu ezberi yapmadıysam kazanmam için olasılık hesaplarını yapmam gerekti. Başlangıçta 20 kartım vardı, 5. Kartı attığımda kazanmam lazım. Şu durumda 16 kartım kalmıştı. Kazanma ihtimalim 16’da bir!
Düşük bir ihtimâl. O gün ezbere dayalı hile yapsaydım kazanırdım. Oyun teorisinde mutlaka bir tarafın kazanması gerekmiyor. Kimi zaman her iki tarafın kazançlı olduğu durumlar da olabiliyor.

***




Oyun teorisi veya Oyun kuramı, istatistik, sosyal bilimler (en fazla ekonomide olmak üzere), biyoloji, mühendislik, siyasi bilimler, bilgisayar bilimleri (temel olarak yapay zekâ çalışmaları üzerinde) kullanılan meşhur teoridir. Oyun teorisi, bireyin başarısının diğerlerinin seçimlerine dayalı olduğu seçimler yapması olan bazı stratejik durumların matematiksel olarak davranış biçimlerini yakalamaya çalışır. İlk başlarda bir bireyin kazancının ötekinin zararına olduğu (sıfır toplamlı oyunlar) yarışmaları çözümlemek için geliştirilmişse bile, daha sonradan birçok kısıtta dayanan çok geniş bir etkileşim alanını incelemeye başlamıştır.

Oyun teorisi, sosyal kelimesinin geniş anlamda insan ve insan-dışı oyuncuları (bilgisayarlar, hayvanlar ve bitkiler) kapsayacak biçimde tanımlandığı, sosyal bilimlerin rasyonel yönü için bir birleşik alan kuramı veya bir tür şemsiyedir. Karar verenlerin diğer düşüncelerle uyumlu ya da rekabet halinde olduğu sosyal durumları modelleyen bir yaklaşım olması bu kuramın en temel özelliğidir. Oyun teorisi, klasik ekonomilerde geliştirilmiş bilinen iyileştirme yaklaşımlarını genişletmiştir. Oyun teorisinin geleneksel uygulamaları bu oyunlarda —bireylerin davranışlarını değiştirmek istemediği— denge bulmaya çalışır. Bu fikri gerçekleştirmek üzere birçok denge kavramları en ünlüsü Nash dengesi geliştirilmiştir. Bu denge kavramları uygulama alanına göre farklı amaçlara sahiptir, fakat genel olarak uyuşurlar ve iç içe geçmişlerdir. Bu yöntemler eleştiriden uzak değildir ve bazı özel denge kavramlarının uygunluğu, dengenin tümden uygunluğu ve genel olarak matematiksel modellerin faydaları üzerine tartışmalar sürmektedir.

Daha öncesinde bazı gelişmeler olmuşsa da, oyun kuramı, 1944 yılında çıkan John von Neumann ve Oskar Morgenstern tarafından yazılmış olan Theory of Games and Economic Behavior (Oyunların ve Ekonomik Davranışın Kuramı) adlı kitapla başlamıştır. Bu kuram 1950’lerde birçok akademisyen tarafından geliştirilmiştir. Benzer gelişmeler 1930’lara kadar gitmekte idiyse de, 1970’lerde açıktan


biyolojiye uygulanmıştır. Birçok alanda önemli bir araç olarak kabul edilmiştir. Ekonomide sekiz oyun kuramcısı Nobel Ödülü almıştır ve John Maynard Smith biyolojideki uygulaması için Crafoord Ödülüne layık görülmüştür. Bu teori, geçmişten geleceğe, sosyal bilimlerde çok önemli bir rol oynamaktadır, ayrıca günümüzde birçok farklı akademik alanda da kullanılmaktadır. 1970’li yılların başında oyun teorisi, evrim teorisini içeren hayvan davranışlarına uygulanmıştır. Siyaset bilimi ve etik alanlarındaki düşünceleri betimlemek için özellikle tutsak ikilemi gibi birçok oyundan yararlanılmıştır. Son zamanlarda oyun kuramı, yapay zekâda ve sibernetikte kullanılmasıyla bilgisayar biliminin de dikkatini üzerinde toplamayı başarmıştır.

Akademik ilginin yanı sıra, popüler kültürde de ilgi çekmiştir. Nobel Ödüllü oyun kuramcısı, John Forbes Nash, Sylvia Nasar tarafından kaleme alınan 1998 tarihli biyografinin ve 2001 yılında çekilen A Beautiful Mind filminin konusu olmuştur. 1983 yapımı WarGames filminin de ana teması oyun kuramı olmuştur. Friend or Foe, kısmen Survivor gibi televizyonda yayınlanan bazı yarışma programlarında bile oyun kuramının izlerini sürmek mümkündür. Her ne kadar bazı oyun kuramsal çözümlemeler karar kuramıyla benzer görülseler de oyun kuramı çalışmaları, oyuncuların etkileşim içinde olduğu bir ortamda verilen kararlar üzerinde çalışmaktadır. Diğer bir deyişle, oyun kuramı, her bir tercihin kâr ve maliyetinin diğer bireylerin kararlarına bağlı olduğu durumlarda en uygun davranışın seçilmesini inceler.

Eğer bir karar, diğer oyuncular ne yaparsa yapsın en iyi kararsa ona oyun teorisi lisanında baskın strateji denir. Her baskın strateji çözümü bir Nash çözümüdür ama tersi doğru değildir. Teori basit şekilde şöyle özetlenebilir: oyuncuların hepsi aynı hedefe yönlenirse, bu oyuncuların elde etme olasılıklarını azaltacak; farklı hedeflere yönelim ise arttıracaktır. Özellikle ekonomide ve oligopol piyasalarda geçerlidir. Şu iki özel durumda uygulanabilecek bir kuramsal çözümlemedir:


“Bir oyuncunun elde ettiği kazancın; diğerinin kaybını oluşturduğu mutlak çelişki durumu”
Çelişki ile iş birliğinin karma durumu şöyle ki, bu durumda oyuncular ortak kazançlarını artırmak için iş birliğine girişebilirler, ancak yine de kazancın dağıtımı konusunda bir çelişki söz konusudur. Oyun teorisinde ekonomik, sosyal bir çelişki söz konusudur. Oyun kuramının ekonomik, sosyal ve siyasal alanda uygulanabileceği pek çok durum bulunabilir. Oyun kuramı sonradan uluslararası politikada da kullanılmaya başlandı. II. Dünya Savaşından sonra birkaç büyük devletin uluslararası sistemi belirlediği bir ortamda bu teoriye başvurulabilir. Bu alanların başında çatışma analizi ve strateji konuları gelmektedir. Bu temelde kurulan oyun modelleri başlıca iki varsayıma dayanmaktadır:

Sıfır toplamlı model: Bu modelde, taraflardan birinin kazancı doğrudan bir diğerinin kaybı anlamına gelmektedir. Soğuk savaş döneminde büyük güçler açısından bu tür bir ilişki var. Böyle bir durumda dahi taraflar kendi açılarından en rasyonel stratejiyi bulmaya çalışırlarsa birisi “ en iyisini” seçerek bir denge noktasını yakalayabileceklerdir. Sıfır toplamlı olmayan model: Bu model, taraflar yine esas olarak birbirlerine rakip olmakla beraber, her iki tarafın da kârlı olabileceği denge durumları söz konusu olabilmektedir. Oyun teorisinin uluslararası politikaya uyarlanışı konusunda üçüncü çabalar Thomas C. Schelling’in çalışmaları olmuştur. David Ruelle bu konuda Rastlantı ve Kaos kitabında şunlara yer vermiştir:

Bir başka oyun da şöyle olabilir: Ben birden fazla sığınağın bulunduğu bir savaş alanındayım, siz de küçük bir uçakla tam üstümde daireler çiziyor ve tepeme bir bomba bırakmak için fırsat kolluyorsunuz. Normalde benim çevredeki en sağlam görünüşlü sığınağı seçmem ve orada saklanmam gerekir ama sizin de normalde yapabileceğiniz en doğru iş


benim en iyi sığınağı seçmiş olabileceğimi düşünerek orayı bombalamaktır. Bunu bildiğim için benim o denli sağlam görünmeyen ikinci sığınağı seçmem gerekmez mi? Eğer ikimiz de çok akıllıysak olasılıklara dayanan stratejiler izleriz. Örneğin ben çevredeki çeşitli sığınaklar arasında bana en fazla kurtulma şansı verecek özelliklere sahip olanları arar, bundan sonra nereye saklanacağımı belirlemek için yazı-tura atar ya da gelişigüzel sayılardan oluşan bir liste kullanırım. Siz de beni vurma şansınızın en yüksek düzeyde olduğu sığınağı belirlemek için benzer biçimde olasılıklardan yararlanırsınız. Bu size saçma gelebilir ama ikimiz de akılcı davranabiliyorsak yapacağımız budur. Doğal olarak ben hareketlerimi gizlemezsem sizin işiniz kolaylaşır, buna karşılık siz de nereyi bombalamayı tasarladığınızı bana sezdirmemeye çalışmalısınız.

Günlük hayatta patronunuz, sevgiliniz ya da ülkenizi yönetenlerin sizi yönlendirmeye çalıştığını sık sık görürsünüz. Size önerdikleri oyun, seçeneklerden birinin kesinlikle daha parlak göründüğü bir seçimdir. Bu seçenekte karar kıldığınız zaman karşınıza yeni bir oyun çıkar ve böylelikle kısa bir süre sonra akılcı seçimlerinizin sizi aslında hiçbir zaman istememiş olduğunuz bir yere getirdiğini görür ve tuzağa düştüğünüzü anlarsınız. Bu noktaya gelmemek için yapacağınız şey arada bir beklenmedik biçimde davranmaktır. En çekici görünen seçeneklerden uzak durduğunuz zaman kaybettiğiniz şeylerin karşılığında daha özgür olabilirsiniz. Doğal olarak hedefiniz sadece beklenmedik biçimde davranmak değil, bunu belli bir olasılık stratejisine uygun olarak yapmaktır.

Oyun kuramı tarafından çalışılan oyunlar iyi tanımlanmış matematiksel nesnelerdir. Bir oyun, bir oyuncular kümesinden, bu oyuncuların uygulayabileceği bir eylem kümesinden (ya da stratejilerden) ve her strateji bileşkesi için tanımlanmış sonuçlardan meydana gelir. En işbirlikçi oyunlar karakteristik fonksiyon biçiminde sunulurken, yaygın ve normal biçimler işbirlikçi olmayan oyunlar için kullanılır.




YAYGIN BİÇİM

Ana madde: Yaygın biçim oyunu Bir yaygın biçim oyunu
Yaygın biçim önem sırasına sahip oyunları biçimlendirmek için kullanılır. Resimde görüldüğü gibi genellikle bu oyunlar ağaçlar biçiminde gösterilir. Burada her kenar (veya uç) bir oyuncunun seçeneklerini gösterir. Oyuncu kenarların tepesinde listelenen bir sayı tarafından temsil edilir. Bu noktadan çıkan çizgiler o oyuncunun olası eylemlerini gösterir. Ağacın en altında sonuçlar belirtilir. Yaygın biçim; eşzamanlı-eylem oyunlarını ve kısmi bilgiye sahip oyunları temsil edebilir. Bu, iki farklı ucu bağlayan, aynı bilgi kümesine (örn. oyuncuların hangi noktada olduklarını bilmedikleri) ait olduklarını gösteren bir noktalı çizgiyle yapılır ya da bunun çevresine kapalı bir çizgi çizilir.

NORMAL (ya da stratejik) biçim oyunu genellikle oyuncuları, stratejileri ve sonuçları (örneğe bakın) gösteren bir matris tarafından temsil edilir. Her oyuncunun her olası eylemini bir sonuca bağlayan herhangi bir fonksiyon tarafından da temsil edilebilir. Devam eden örnekte iki oyuncu vardır; biri bir satırı seçer, diğeri sütunu. Her oyuncunun, satır ve sütun sayısı tarafından belirlenen, iki stratejisi vardır. İçeride ise sonuçlar gösterilir. İlk sayı satır oyuncusunun (örnekte Oyuncu 1) sonucunu, ikinci ise sütun oyuncusununkini gösterir. Oyuncu 1’in Yukarı oynadığını ve Oyuncu 2’nin Sol oynadığını farz edersek Oyuncu 1, 4 alırken Oyuncu 2,
3 alır. Bir oyun normal biçimde tanımlandığında, her oyuncunun eşzamanlı olarak hareket ettiği ya da en azından diğerinin eyleminden haberdar olmadığı varsayılır. Eğer oyuncular birbirlerinden biraz da olsa haberdar ise, oyun genellikle yaygın biçimde gösterilir. Bu nedenle asıl olan oyuncuların birbirinden habersiz olmaları. Aksi takdirde, manipüle


ve propaganda araçları ile oyuncular birbirini etkiler ve sonsuz sayıda seçenek ortaya çıkar. Bu da oyuncuları çıkmaza sokar.
KARAKTERİSTİK FONKSİYON BİÇİMİ

Ana madde: İşbirlikçi oyun

Devredilebilir araçlar bulunan işbirlikçi oyunlarda bireysel bedeller verilmez. Bunun yerine, karakteristik bir fonksiyon her birleşmedeki bedeli belirler. Standart varsayım boş birleşimin 0 bedelli olduğudur. Karakteristik fonksiyon biçimi devredilebilir araç varsayımı olmayan oyunlara genelleştirilmiştir.

BÖLME FONKSİYON BİÇİMİ

Karakteristik fonksiyon biçimi, birleşimsel oluşumun dışsallığını görmezden gelir. Bölme fonksiyon biçiminde bir birleşimin bedeli sadece üyelerine değil, ama kalan oyuncuların nasıl bölümlenmiş olduğuna göre de değişir.

UYGULAMALAR VE MEYDAN OKUYUŞLAR

Oyun kuramı uzun süredir insan ve hayvan davranışlarının geniş alana yayılmış çeşitlerini incelemek için kullanılmaktadır. Kuram başlangıçta; firmaların, pazarların ve tüketicilerin iktisadi davranışlarının toplandığı büyük yığını anlamak için geliştirildi. Daha sonra oyun kuramının sosyal bilimlerdeki kullanımı da genişledi ve kuram; politik, sosyolojik ve psikolojik davranışlara uygulandı.

Bir Örnek: A ve B oyuncularının her birinin ellerinde kırmızı ve mavi iki kart vardır. Kartların dış yüzeyleri benzerdir ve dışarıdan bakan kartın rengini anlayamaz. Taraflar, bir kart seçip, kapalı olarak önlerine


koyarlar. İki oyuncu da kartlarını seçince/belirleyince, kartlar açılır ve aşağıdaki tabloya göre puanlama yapılır.

Oyuncu Puan
A B A B
Kırmızı Kırmızı +3 +3
Kırmızı Mavi -3 +3
Mavi Kırmızı +3 -3
Mavi Mavi -4 -4

Yüksek puan almak istiyorsanız, sizin seçiminiz ne olurdu? Birden fazla el oynasaydınız seçiminiz ne olurdu? Rekabet halindeki takımlar, kazan kazan ilişkileri kurabildikleri ölçüde güç kazanabilirler. Bizi biz yapan seçimlerimizdir. Ne kadar hazır olduğumu ben de bilmiyorum ama başlamak bitirmenin yarısı olduğuna göre en uygun zaman başladığın zamandır düşüncesi ağır bastı diyelim, hem hayatın karşımıza neler çıkaracağını bilmiyoruz, mesleğimizi, yaşadığımız şehri ya da doğup büyüdüğümüz memleketimizi terk etmek zorunda kalıyoruz. Sadece çocukluk anılarımızı, sokaklarında koştuğumuz, köşe başlarında dirseğimizi yaslayıp gözlerimizi kapatarak ona kadar saydığımız duvarlara veda etmiyoruz, ilk aşkımıza da veda ediyoruz, ilgisini çekmek için saçlarını çektiğimiz yolda yürürken düşmesi için çelme taktığımız, onun için öğretmenden azar işittiğimiz ilk aşkımıza da veda etmeyi öğretiyor hayat.

Çok yazmak için çok okumak gerektiğini kabul etmek istemeyiz, işte bu öykü -ya da belki ilerde roman deriz-okumayı seven maddi kaygılardan uzak bir dünya ile maddi kazanımlara kolay ulaşmaya çalışan


bir dünyanın çatışması olacak, kolay kazanmayı seven, irdelemeyen bir güzellik ve karşısında yaşlı yorgun ama bir lise öğrencisi kadar öğrenme azmi ile yaşayan hayatındaki en eğlenceli zamanın kitap rafları arasında gezindiği zaman olduğunu iddia edecek kadar “ bağımlı” bir adamın öyküsü olacak, umarım uzun cümleler, anlaşılması zor betimlemeler ile sizleri sıkmam ancak yüzeysellikten uzak olmak amacıyla sadeliğin doğru ve yerinde kullanıldığı zaman etkili olduğunu düşünenlerdenim, daha önceki alışkanlıklarımdan kopmadan şimdi yazdıklarımı iki yıl ya da iki ay sonra silebilirim, ancak paylaşılması yasak olan duygulara yazıldığı zaman paylaşılır.

Edebiyat dünyasının bu denli büyük olmasının sebebi yasaklardır. Tıpkı yaşadığım ve anlattığım yasak aşk gibi. . .
Yıllar sonra acaba nerde ne yapıyor sorusuna yanıt ararken teknoloji giriyor devreye, insanlığın en büyük keşfi internet sayesinde yıllar önceki arkadaşlıklar, eski fotoğraflar yeniden gün yüzüne çıkıyor. İnsanlar artık albüm alıp kenarından kırılmış siyah beyaz resimleri kitapların en altında saklamıyor.
Kişisel hesabınıza eklediğiniz fotoğraflarınızı herkese gösterme imkânı buluyorsunuz, hatta bu imkânı bazen gezdiğiniz tüm şehirlerde birer anı olarak ölümsüzleştirmek de mümkün, lise yıllarında arka sıramda oturan arkadaşımın Avrupa’nın çeşitli kentlerinde yaptığı gezilere hesabındaki fotoğraflara bakarak ben de şahit oldum. Bu imkân insanlar için hangi amaçla kullanılır bilmek mümkün değildir elbet, eski sıra arkadaşlarınıza yıllar sonra ne kadar değiştiğinizi neler yaptığınızı ne kadar zengin olduğunuzu ya da hangi dereceleri aldığınızı göstermek gibi çok maddeli bir liste oluşturabilirsiniz.

Amaç ne olursa olsun bilim ve teknolojinin inanılmaz gelişimi sayesinde ilk aşkınıza yaklaşık otuz yıl gecikmeli de olsa ben de bir zamanlar sana deliler gibi âşıktım deme şansına sahip oluyorsunuz, sanırım edebiyat ve bilim ortaklığı eskiden kapanmış dosyaları belki yeniden açmanızı sağlayabilir; bu arada madalyonun öbür ucu da var elbet,


yıllar sonra evlenip düzenli bir hayata geçtikten sonra geceleri bilgisayar başında geçen saatlerin evliliklerin sağlam temellerini ne kadar dinamitlediğine dair kuşkularım var, bana ne derece katılırsınız bilemem ya da bir anti tez olarak şunu sunabilirsiniz belki: Eşler arasında yeterli güven olması, masa başında geçen saatlerin, platonik ilkokul ya da lise aşkınızla yaptığınız sohbetin evliliği sarsmasına imkan vermeyeceğini ileri sürebilirsiniz ancak insanoğlunun bana göre en büyük keşfi aklınıza gelmeyecek olanaklar sunuyor. İnsanlar bu mucizeyi değişik amaçlarla kullanıyor, herkesin bildiği gibi pornografik yayınlar, şiddet içerikli oyunlar, ücret karşılığında ev Hanımı ya da öğrencilerin yüzlerini saklayarak yaptıkları striptiz gösterileri ve kaybolan saatler. . .

Kaybettiğimiz ya da kaybetmeye mahkum olduğumuz alışkanlıklarımızdan biri de mektup yazmak artık sevgiliye sayfalar dolusu romantik sözcükler ya da unutulmaz şairlerin seçkin aşk şiirleri yazmanın devri geçti cep telefonundan farklı bir dil kullanarak haberleşmek var, kısa yazmak için sesli harfleri “ atan” bir dil kullanıyoruz artık tıpkı benim de “ Slm” diyerek başladığım gibi, slm ne hbr?k.i.b. kısa ve de büyük bir hızla yazılan üstelik yazılırken de telefonun tuşlarına bakmadan yazılan mesajlar sevgilinin kokusunu aldığınız, günlerce postacının yolunu gözlediğiniz günleri tarihe gömdü.
Arşivde artık aşk mektupları, bayramdan ya da yılbaşından önce atılan simli kartlar, altmışlık ya da doksanlık olarak ikiye ayrılan kasetler var.
İçini açıp tekrar sarmak için saatlerce uğraştığım, kayıt yapmak için üst kısmındaki boşlukları pamukla doldurduğum, televizyonun yanına koyduğum hoparlöründe gökkuşağı gibi renkli ışıkları olan kasetçaların içinde ağır ağır dönen kasetler.

Öğretmenlik yaptığım günlerden birinde arka sıralardan gelen müzik sesini duyduğum zaman “ Şu teybi kapatın “ dediğimde teybin ne olduğuna dair en ufak bir fikri olmayan gençlerin sorgulayan bakışlarına maruz kalmıştım, onların haklı olduğunu unutmuşum, walkman ile yaptığım uzun yolculukları, gecenin sessizliğinde horlayarak uyuyan orta


yaşlı göbekli yolcularla dolu, ayak ve nefes kokusunun karıştığı bir ortamda, hayatımın on sekiz yılını geçirdiğim güneydoğu kasabasından üniversiteli olmak amacıyla ilk kez batıya “ açıldığım “ yaklaşık bin kilometrelik uzun yolculuğu hatırladım yolculuk hayatımda bir devrin kapanması demekti benim için, aslında tüm gençler için de sanırım aynı anlamı taşır, bağımsızlık demektir üniversite hayatı, evden uzaklaştıkça türlü hayaller kurarsınız.

İlk hedefiniz bir kız ya da erkek arkadaş bulmaktır, artık kendi ayakları üzerinde duran birey olduğunuzu sandığınız için özgürlüğün ilk koşulu hemen sevgilinizle eve çıkmaktır. Karşı cinsten arkadaş bulmak hayatınızın birinci öncülüdür, okulu kaç yılda bitireceğinizin önemi yoktur, arkadaş bulmak için kantinde tek başınıza saatlerce etrafa baktığınızda olur, derse girip sınıfta gözlerinizle uzun süren aday arayışlarınız da olur. Çocukluğumu geçirdiğim kasabanın etkisinin ne kadar çok olduğunu ilk kez üniversite hayatımın ilk günlerinde fark etmiştim. Medeni cesaretimin ne kadar az olduğunu, insanlarla diyalog kurmak için çok zamana ihtiyacımın olduğunun farkına vardım. Sınıf arkadaşlarımın arasında çok hızlı kaynaşıp gönül ilişkilerinin başladığının farkına vardığımda ben daha yeni yeni selamlaşma ve hal hatır sorma aşamalarına gelmiştim ama şunu da belirtmeliyim ki en hızlı kurulan ilk üç ilişki de mutlu sona ulaşamadı, okul bittiği zaman herkes bahsettiğim altı kişinin nikah masasına oturacağını sanıyordu ama her üçü de beş yıl süren bu ilişkilerin ayrılıkla noktalanması da ben dâhil birçok arkadaşım için sürpriz olmuştu. Üniversite yıllarımı lisans ve yüksek lisans yıllarım olarak ikiye ayırmam gerekecek, yüksek lisans ya da diğer adı ile yalnızlık yıllarım gündüzleri lisede öğretmenlik yaparak akşamları ise üniversite kütüphanesinde kitap okumakla geçti.

Lisans dönemi arkadaşlarımın büyük çoğunluğu artık yoktu, sanki bana büyü yapılmıştı ve bundan sonraki yıllarımı hep üniversite kütüphanesinde geçireceğimi sanmaya başlamıştım, ne tam olarak


öğretmen olduğumun farkındaydım ne de öğrenci, gündüz resmi kıyafetimi giyip, derslerime girdikten sonra ceketime ve kravatıma veda edip kumaş pantolonun yerine kot pantolonumu giyerek akşam yemeğinden sonra kampüste dolaşmaya başlardım, beni çok etkileyen üç kitabı bu dönemde okudum.
Üst ranzada güneşin batışını izlerken jostein gardner’in ünlü “Sofinin Dünyası” elimde.
Sayfalarını büyük bir merakla çeviriyordum, sanki yeni bir dünyaya adım atmıştım.
On altı yaşında girdiğim büyülü alacalı matematik dünyası yerini çekici ve gizemli felsefe dünyasına bırakmıştı, “ Kimsin?” sorusu ile başlayan bu kitaptan sonra edebiyat öğretmeni arkadaşlarımın ilköğretim yıllarında okuduğu “ Simyacı” sayesinde artık kütüphanede sadece QA bölümüne bakmanın her akşam aynı yemeği yemek ile eşdeğer olduğunu fark ettim.

Bu iki büyüleyici kitaptan sonra bir çocuğun tertemiz yüreğini kusursuz şekilde anlatan “ Şeker Portakalının son cümleleri ile hüzünlendim. Bu üç kitap sayesinde artık edebiyat raflarının önünde gezmeye başlamıştım ve bu rafların en üst sırasının büyük çoğunluğu bana göre Türk halkının tüm özelliklerini iyi tanıyan, kalemi çok güçlü olan Aziz Nesin kitapları ile doluydu.
Yalnızlığım sayesinde daha çok okumaya başladım.
Oda arkadaşlarımın hepsi lisans döneminde olduğundan belki de çok fazla ortak noktam yoktu.
Bu nedenle sohbet etmekten çok okumak daha cazipti, hayatımda askerlik dönemine kadar bu sistem devam etti, askerlikle birlikte kitap okuyacak zamanımın olmayacağını sanmıştım, ilk aylar için bu sanı doğruydu ama temel eğitimden sonra gece çalışmak zorunda kaldığımdan uzun kış geceleri yine okuyarak geçmeye başladı. Kitapların cazip dünyası böylece kapılarını bana açmış oldu, artık sadece bir eğrinin her noktasındaki eğrilik ve burulmasından başka insanların ruhuna hitap eden edebiyat ile de ilgilenmenin bir gereklilik olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Bir öğretmen olarak edebiyatın öğrencilerimize yeteri kadar sevdirilmediği kanaatindeyim. Bir az önce sözünü ettiğim kitaplar okuma


saatlerinde öğrencilere okutulabilir, kendi öğrenciliğimde edebiyat dersinden aklımda kalan sadece “ mef ulu mefa ilü feulun” üçlüsüdür ve bu kelimelerin ne anlama geldiğini ve ne amaçla kullanıldığını bilmiyorum yalnız ilköğrenimde Türkçe derslerimize giren sevgili hocam Ahmet Şen’i ayrı tutmalıyım, çünkü edebiyat derslerinde kitap okuma saati uygulaması yapardık, sınıftan her öğrenci sıra ile okuduğu bir kitabı kısaca tahtada özetlerdi, bende “ Kan” isimli bir senaryoyu okuyup özetlemiştim, kapağındaki resim hala hatırımdadır, özetledikten sonra hocam eğitimsizliğin bir sonucu olarak kan davalarının hala ülkemizde bir sorun olduğunu belirtmişti.

Lise yıllarında hepimiz için bir öğretmen olur ki o hep diğerlerinden farklıdır.
Onun yeri ayrıdır ve sizde en çok iz bırakandır, işte benim için o öğretmen İngilizce öğretmenimdi.
Benim çocukluk yıllarımda ilköğretim on ikisi yaşında biterdi. Ortaöğretimden aklımda kalan onun ilk dersini hiç unutmam, daha önce İngilizce tek bir kelime dahi duymamış olan bizler için öğretmenin sınıfa girer girmez İngilizce konuşmaya başlamasından etkilenmiştim.
Dersin ortasında üst sınıflardan bir öğrenci sınıfa girmiş ve sınıf defterini idareye teslim etmek üzere istemişti.
Öğretmenimiz hemen İngilizce çocuğa adını sınıfını sordu, karşılıklı konuştular biz de ağzımız açık dinledik.
Türkçe olarak bir haftaya kadar tamamen İngilizce konuşacağını belirtmişti ve biz de bir haftada nasıl İngilizce öğreneceğiz diye kara kara düşünmeye başlamıştık.
Öğrencilik hayatımda öğretmenler tarafından çok aşırı olmasa da öğrencilere karşı şiddet uygulanıyordu, ama beni daha çok etkileyen onun bakışları ve bize her zaman öğretmeye çalıştığı “ azimli olma “ davranışı idi, bana göre o bize bir dil değil bir davranış öğretmiştir. Şimdi akranım olan birçok kişi o dönemin öğretmenleri tarafından en az bir kere sopa ile avuçlarımıza vurulduğunu bilir ancak günümüzde sınıflarda dayak tamamen kaldırıldı, tüm bunlara rağmen çok çalışmayı aşılamayı öğrencilerine azimli olmayı anlatan, kendi çocukluğundaki olanaksızlıkları anlatıp, sonra bizim imkânlarımızın çokluğundan bahsederek çok çalışmamız gerektiğini


söylediği zaman onun ne kadar haklı olduğunu düşünüp anne babamıza layık olmak için gece geç saatlerde kalkıp ödev yaptığım kış geceleri aklımdadır.
Sözlü yapmak için tahtaya çıkan öğrenciye önce kahvaltısını yapıp yapmadığını sorardı.
Sonra kaç lira harçlık aldığını sorduktan sonra İngilizce bir cümlenin, Türkçe anlamını sorardı.
Yanıtınız yanlış ise senin için annen erken kalkıp kahvaltı hazırlamış, baban cebine harçlığını koymuş oysa sen onlar için ne yaptın deyip suçluluk duygusu hissetmemize sebep olurdu, çalışmadığım ya da düşük notlar aldığım zaman bol bol su içip yemek yememeye karar vermiştim, yemek yemeyi hak etmediğimi düşünmeye başlamıştım.
Lacivert renkli Murat 124 otomobili okulun bahçesinden çıktığı zaman çok rahatladığımı hatırlarım.
Hocamızın kitabı da lacivert kapaklı “ Streamline English” adındaki kitaptı, hiç unutmam üniversite okuduğum yıllarda aynı kitabı raflarda görünce o yıllara geri dönmüştüm, tüm sertliğine ya da sert görünümüne rağmen sevgili hocamın bende ve tüm öğrencilerinde çok büyük hakkı olduğunu ve hayatını öğretmeye adayan bir kişi olduğunu düşünüyorum.

Benim için ortaöğretim yıllarında yaşadığım en önemli his “ait olmama” idi.
Ben ve yaklaşık elli öğrenci bir kasabadan sabah erkenden otobüslerle vilayetteki Anadolu lisesine yola çıkardık.
Her gün doksan dakikamız yollarda geçerdi, bu nedenle kendimi ne kasabalı ne de vilayetten görürdüm.
Kasabadan geldiğimiz için diğer öğrencilerin dalga geçtiklerini hatırlarım.
Bununla birlikte matematik hocam yolculuk için kaybettiğimiz zamanı da göz önüne alarak bütünlemeye kaldığım sene kanaat notu ile geçmemi sağlamıştı.
Kasabadan gelmenin avantajları da vardı, bütünlemeye kalmam gerektiği halde sözlü notu ile geçtiğim bu ders iki yıl sonra nerdeyse benim için yaşam biçimi olmuştu.
Ders ne olursa olsun arka sıralarda dersi dinlemeden gizlice çarpanlara ayırma soruları çözerdim, yine vilayetten kasabaya gelene kadar çok kolay sayı problemleri çözerdim, kolay soruları çözmek benim için büyük bir zevkti, arkadaşlarım zamanımı


boşa harcadığımı söyledilerse de inatçılığımın sonucu olarak bildiğimi okumaya devam ettim.
Bazen boş sınıfta kendi kendime ders anlatırdım.
İlerde öğretmen olacağımı o yıllarda hissetmişim anlaşılan, bunula birlikte kendim ile ilgili hala yanıtlamadığım ve zihnimde büyük bir yer tutan bir soru var, madem matematik benim için bir yaşam tarzı idi, şu anda neden matematik yapmıyorum ve öğretmenliği neden bıraktım, bu soruların yanıtını şimdilik zamana bıraktım.
Öğretmenlik mesleğinde on yıllık bir tecrübem oldu, ilk yıllarım meslek lisesi ya da eski adıyla zanaat okullarında geçti.
Elbette meslek liselerinin ülkemiz için çok önemli olduğu fikrine katılıyorum ama bir öğretmen olarak meslek lisesinde çalışmanın zorluklarından kısaca söz etmek istiyorum.
Meslek lisesi öğrencisi için okuldaki dersler ikiye ayrılır, gerekli olanlar ve gereksiz olanlar.
Ne yazık ki benim dersim de onlar için gereksiz dersler kategorisindeydi.
Elbette onlar için haklı gerekçeler vardır, öğrenci çıraklık psikolojisine girdiğinden okula gelirken kalem, kitap getirme zorunluluğu hissetmiyordu.
Kredisi yüksek olan meslek derslerine daha çok önem veriyordu, özellikle kendi dersimde espri konusu olacak derece zayıflardı, lise son sınıf öğrencileri dâhil çarpım tablosunu bilmeyenler vardı zaten okul müdürünün benden tek isteği de çarpım tablosunu öğretmemdi.
Müfredat konularının tamamını ya da bir kısmını vermenin imkânsızlığını ben de kısa zamanda hissetmeye başladım.

Meslek liseleri ile ilgili olarak bir diğer konu da şiddetti, öğrencilere karşı uygulanan fiziksel şiddet benim kendi öğrenciliğimde gördüğüm şiddetten bir hayli fazlaydı ancak meslek dersleri öğretmenleri de kendi öğrencilikleri döneminde aynı şekilde dayak yediklerini ders aralarında anlatırlardı, daha çok cezalandırma aracı olan cetvelin yerine kalın tahta sopalar almıştı. Bununla birlikte ülkemizdeki meslek eğitimine ailelerinde gereken önemi verdiği takdirde eksik olan ara eleman ihtiyacının karşılanacağı aşikardır, öncelikle anne babaların çocuklar üzerinde


kurdukları “doktor olacaksın” baskısının kaldırılması için yetişkinlerin de eğitim alması gerekmektedir. Lise çağındaki her gencin tıp doktoru olmak amacıyla fen bilimlerine yönelmesi, öğrencinin hayatının en önemli kararını alırken ebeveynlerinin yapamadıklarını yapma amacı ile sevmediği bir işle meşgul olan mutsuz bireyler topluluğu oluşmasına sebep olacaktır.

Meslek liselerinde dersimin ikinci sınıf dersler grubunda olması bile fen lisesinde çalıştığım dönemdeki sıkıntılarımdan azdı, öncelikle fen lisesi öğrencilerine karşısına çıkan her birey “sen zekisin” yaftasını yapıştırdığından girdiğim her sınıfta öğrenciler kendilerini geleceğin Newton ya da Einstein adayı olarak görmekteydi. Birçoğunda derste çözülemeyecek güçlükte sorular sorup öğretmenin sınıftaki “itibarını” düşürme amacı vardı.
Bir İtalyan avukatı olan Pierre de Fermat tarafından çözümsüz olduğu ancak iki yüz yıl sonra bir Amerikalı tarafından ispatlanan denklemi sorduklarını anımsıyorum.
Bu denklemi çözmek için dakikalarca uğraşacağımı sanmışlardı ancak denklemin aşikâr çözümden başka çözümünün olmadığını belirttim.
İtiraf edeyim yüksek lisans yapmanın tek faydası buydu, öğrenciler karşısında küçük duruma düşmemek, kırk beş dakika boyunca gözlerini dört açıp en ufak bir hatanızı bile yakalamak için can kulağı ile sizi dinleyen en az yirmi kişiden oluşan sınıflarda attığınız her adımda dikkatli olmalıydınız.

İtiraf etmeliyim ki dersin başında gelen zor soruları çözmek için harcadığım zaman süresi arttıkça onlar için de arka sıralarda başka derslere çalışma ya da sohbet etme süresi de artmaktaydı, bu nedenle sorularınızı ders aralarında sorun deyip konuya geçmeyi uygun buldum daha doğrusu bu tavsiye bana müdür yardımcısı tarafından yapılmıştı. Öğretmenlik mesleğimin son yıllarını geçirdiğim Fen lisesi oldukça sıcak bir güneydoğu şehrinde bulunduğundan ilk gözlemlerimde her öğrencinin tıpkı formül kitapçığı gibi cep kitabı şeklinde basılmış “Risaleler” ismindeki kitaptı, özellikle Said-i Nursi hemen hemen tüm öğrencilerin dolabında vardı,


pansiyonda kalan öğrencilerin odaya halı serip kıble tarafında devamlı kullanıma hazır seccadesi ile odalarda terlikler, seccadeler, gül suyu şişeleri, tespihler çoğunluktaydı, odalarda hep aynı isme sahip olan gazetelerin ücretli mi ücretsiz mi alındığını hala merak ederim, okul şehre yaklaşık on kilometre uzak olduğundan dış dünya ile olan tek bağımız bu gazete idi. Her sabah kalın motorunun iki heybesi ağzına kadar gazete ile dolu esmer ve şişman adamın yolunu gözlerdim, gazete okuyabilmek için aynı zamanda aylarca şehir içi çalışan minibüslerin okula kadar geleceği günü de sabırla beklemiştim.

Bisiklete binmek komşularımız için çok komikti belki benimki kırmızı ve çocuk bisikleti gibi olduğundan olabilir, okul lojmanındaki komşularımız aynı okulda çalışan arkadaşlarımızdı, meslektaşlarımla ilgili olarak hatırımda kalan en önemli anı hâkim Mustafa Yücel ÖZBİLGİN’ in türban kararına istinaden öldürüldüğü gün Fizik öğretmenin “Oh olsun” dediği gündür. Alınan bu karar ile ölümü çoktan hak ettiğine dair düşüncelerini bizlerle paylaşmıştı, okulda birlikte çalıştığım mesai arkadaşlarım eşimle lojmanın merdivenlerinde karşılaştıkları zaman selam verip hal hatır sorarlardı, bende aynı şekilde onların eşlerini merdivenlerde görürsem selam vereceğimi sanıyordum ki bunun hiçbir zaman gerçek olmayacağını anladım. Ben okul çıkışı daireme çıkmak için merdivenlerden çıkarken kapılar hızla kapanıyor, sohbet eden bayanlar sanki cüzzamlıymışım gibi hızla evlerine giriyorlardı.

Aylarca beklediğimiz şehir içi çalışan minibüslerin şoförleri, ikamet ettiğimiz bu şehirdeki tüm kadınlar gibi uzun pardösü yerine kot pantolon giyen eşimi dakikalarca izlerler, biz de kendimizi turist gibi hissederdik, oysa benim doğup büyüdüğüm kasaba doksan dakikalık bir yolculukla ulaşılabilecek bir yerdeydi. Fen lisesi öğretmeni olmak için yaz tatilimi soru çözerek geçirmiştim, lojmanı uygun olan bu güneydoğu şehrinde hayatımın en zor iki yılını geçireceğimi bilseydim sanırım bu sınav ı kazandığım için çok sevinmezdim. Benim için bu okulda çalışmaya


başlamak bir dönüm noktası oldu diyebilirim bu şehirde öğrendiğim en önemli bilgi yaşadığınız şehir ile dünya görüşünüzün uyuşması gerekir. Özgürlük konusunda verdiğiniz en küçük tavizler yeni tavizleri getirir ve siz bir an gelip de geriye dönüp baktığınızda artık dönüşü olmayan bir yola girdiğinizin farkına varırsınız. Garip olan şu ki zamanla ne kadar özgürlük yanlısı da olsanız farkında olmadan siz de baskıcı rejime uyum sağlamaya başlıyorsunuz ve kişisel görüşleriniz sık sık tahrip olmaya ve değişmeye başlıyor.

Her sabah aynı gazeteyi okuyorsunuz, tartıştığınız her kişi aynı görüşlere sahip, etrafınızdaki tüm insanlar sanki klonlanmış gibi olunca artık sizin de özgünlüğünüz kayboluyor.
Bu sıcak vilayette geçirdiğim zor günler ilerisi için nasihat oldu. Aynı zamanda bana dokunmayan yılan bin yaşasın düşüncesinin ne kadar sakıncalı olduğunu da düşünmeye başladım.
Örneğin; siz ülkenin en batısında yaşıyor olabilirsiniz ve sizden kilometrelerce uzakta bireysel özgürlükleri kısıtlanmış beyinlerine sabit fikirler enjekte edilen insanlar hızla çoğalıyorsa ve siz de bu duruma göz yummakta devam ediyorsanız;
ben iddia ediyorum ki bir zaman gelecek sizin kendinizi güvende hissettiğiniz şehriniz de yavaş yavaş aynı kalıba girmeye başlayacak.
Bu aşamadan sonra atacağınız adımların hiçbir anlamı kalmayacak, yalnız Sezar’ın hakkı Sezar’a mantığı ile yola çıkarsak ben bu derece mükemmel bir teşkilatlanma örneğine sadece o yıllarda tanık oldum.
Hepimizin bildiği sıra gecelerinde saz çalıp türkü söylemek yerine kırmızı kapaklı kalın ciltli Said-i Nursi kitapları açılıyor bir satır okunduktan sonra farklı meslek gruplarından insanlar bu cümleye çeşitli yorumlar getiriyordu. Üstadımız burada şunu demek istemiştir şeklinde başlayan cümlelerle fikirler beyan ediliyordu, kendimi doktora dersinde bir makale üzerinde tartışan bilim insanları topluluğun içinde gibi hissetmiştim.

Bununla birlikte kırmızı kapaklı kitaplar üzerinde tartışmak yerine neden Allah kelamı hakkında konuşulmuyordu bunu da anlamıyordum,


sanki Allah kelamının yerini -haşa-insan kelamına bırakmışlardı. Uzun gece sohbetleri sadece belirli bir grup için geçerli değildi, vilayette başka gruplar vardı. Okulumuzda da her öğretmenin dâhil olduğu bir cemaat vardı, ben her zaman okulları ülkemizin küçük bir prototipi olarak görürüm. Okul müdürü de başbakanın bir numunesidir bizim okul müdürümüz de amcasının ortaöğrenim genel müdürü olmasının etkisiyle gerekli hizmet süresini doldurmadan ve yöneticilik sınavını kazanmadan sıcak bir yaz gününde telefonla aranarak kendisine okul müdürü olduğu beyan edilmiş biriydi. Odasına ilk girdiğimde sehpanın üstünde gördüğüm bilim dergileri cidden bilim okuluna geldiğime dair bir kanı oluşturmuştu bende, ancak girişteki Atatürk büstü ne kadar aksesuarı tamamlamak için konmuşsa o dergilerinde gösteriş amaçlı orada olduğunu sonradan anladım.

Bu okulla ilgili beni çok üzen bir anımı da müsaade ederseniz paylaşmak isterim. TÜBİTAK tarafından ödül almış bir öğrencimiz vardı, her zaman hayat dolu gülümsemesi eksik olmayan bir kızdı yanlış anımsamıyorsam ben başka bir şehre gittikten iki yıl sonra gazeteden bu neşe dolu kız çocuğunun intihar ettiğini öğrendim; bu olay beni en çok üzen olaylardan biridir. Bu intihar olayının hemen üzerinin örtülmesi ise beni üzen başka bir durumdur.
Elbette ki; bu okulda benim çalıştığım dönemde de iki öğrenci intihar girişimde bulundu.
Gece üçte acile yetiştirip öğrenciyi son anda kurtardık, tüm bu intihar girişimlerine rağmen ne tesadüftür ki; okul yönetiminde bir değişiklik olmadı.
Bu tesadüfü okul müdürünün Ankara’da genel müdür olan amcasına bağlamaktayım, sizler bu konuda ne düşünürsünüz bilemem, yalnız inanmak size kalmış ama ben çocuklarımın kazansalar dahi Fen lisesinde okumalarını istemem.

Seviyesi düşük ya da yüksek de olsa her okulda belirli bir düzeyde öğretmen kadrosu genç beyinlere belirli sabit görüşleri deklere etmeye devam ediyor ve bundan sonra da edecekler.

Çünkü o kişiler de belirli bir cemaat tarafından okutulup o eğitimi zamanında almışlar, çok üzücü ama gerçek olan duruma göre yüce kitabımızın yerini kalın kırmızı kitaplar,


peygamberimizin yerini ise mezarının yeri bilinmeyen âlimler alıyor.

Bu durum bir sınıf içinde öğrenciler arasında gruplaşmaya, öğretmenler arasında ve son olarak halkın içinde belirli grupların oluşmasına sebep oluyor.

Sınavla girilen öğretim kurumları ile ilgili olarak başka bir gözlemimi de aktarmak istiyorum. Bu okullarda maddi geliri yüksek velilerin okul-aile birliği yönetiminde olduğu gerektiğinde okul yönetimini kontrol altına aldığı da ülkemizin bir gerçeği doğu bölgelerimizde veli bir cemaat lideri ya da toprak ağası ise bu kişinin çocuğunu uyarmanız dahi sizin için hoş olmayan sürprizlerle karşılaşmanıza sebep oluyor. Batıdaki şehirlerimizde bu durumun devam ettiğini söyleyebiliriz maddi durumun yüksek olması yine okulda öğretmen seçimine kadar alınan kararlarda okul
-aile birliğinin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Aslında akraba evliliğini de doğuya özgü sanırdım ancak sosyal hizmetlerde çalıştığım sıralarda yaptığım tüm ziyaretlerde birçok özürlü çocuğun anne babasının akraba olduğunu öğrenmiştim.

İnsanlarımız bir aile apartmanı dikip merdivenlerini halı ile kaplamak için yakın akraba çocuklarını evlendiriyor ve risk almayı seviyor ancak tüm bilgilendirme çalışmalarına rağmen akraba evlilikleri devam ediyor. Sanırım millet olarak okumayı araştırmayı bilgi sahibi olmayı sevmiyoruz ya da kendi doğrularımızın her zaman doğru olduğunu düşünüyoruz. Yirmi dört kasım öğretmenler gününde son dersime girip mesleğimi bıraktığımda ben de kendi doğrularımın mutlak doğru olduğunu düşünmüştüm ama sonuç olarak on yıl boyunca yürüttüğüm eğiticilik görevimde meslektaşlarım devamlı sigara içen kesinlikle okumayan araştırmayan alanı ile ilgili hiçbir yeniliği takip etmeyen kişilerdi.
Yüksek lisans yapmamın da meslektaşlarım arasında alay konusu olduğunu hatırlarım.
İlk hedef olarak bu meslekten çıkmak amacıyla akademik kariyere yöneldim.
Bu alanda benim ne kadar eksik kaldığım yönler olduysa da matematik bölümüne fizik bölümünü elli beş ortalama notu ile mezun olan kişilerin alındığını görünce aday seçiminde başka hesaplar olduğunu hissettim aslında duygulara gerek yok bizzat fizikçi arkadaş bana


“torpilli” olduğunu söyledi, böylece başka bir ülke gerçeği ile daha yüzleşmiş oldum. Üniversitelerde insanların odalarına kapanıp sadece bilimsel makale okuduklarını sanmayın bilindiği gibi dünyadaki üniversiteler sıralamasında ilk beş yüzde hiçbir üniversitemiz yok, karşılıklı atışan eski yeni bölüm başkanları ve şakşakçıları ile her siyasal iktidarla birlikte değişen “bilim” insanları. Bilim insanlarının da tıpkı öğretmenler gibi ay sonunu beklemekten başka bir şey yapmadığını fark ettiğimde lisans öğrenimim süresince çok farklı olduklarını sandığım akademisyenlerin de herhangi bir okulda çalışan herhangi bir branş öğretmeni ile aynı olduğunu düşünmüştüm.

Yeniden lisans öğrenimine farklı bir branşta başlamak ne kadar doğru olur emin değilim bu konuyu da zamana bırakmakta fayda var, elbette bunun için hiç emek harcamadım diyemem, sosyal hizmetler il müdürlüğünde çalıştığım kuruluşlardaki gece nöbetleri kitap okumak için ve soru çözmek için en uygun zamanlardı gecenin ilerleyen saatlerinde sadece sessizlik ve tam konsantrasyon sağlamak için ideal bir ortam bu nöbetler esnasında adeta bir zaman yolculuğuna çıkmış gibi lise yıllarınızda anlayamadığınız herhangi bir kavramı ya da bir soru tipini yolu yarıladıktan sonra üç çocuk babası olarak yeniden anlamaya çalışmak ve anlamak oldukça farklı bir duygu ve yine bana çok garip gelen lise yıllarımda hiç ilgimi çekmeyen bir bilim dalının bu yaşta ilgimi çekiyor olması, acaba bunu sebebi o yıllarda başımda esen kavak yellerimi yoksa doğru zamanda doğru kitabı okumak mı?
Örneğin ben şu aralar Marguerite Duras’tan Konsolos Yardımcısını okumaktayım.
Bu kitabı ilk okuduğumda çok itici buldum ve ilk fırsatta kütüphaneye iade etme kararı aldım.
İki ya da üç gün sonra çıktığım bir yolculukta yanıma aldığım tek kitap yine aynı kitaptı ve ben çok sıkıcı gelen yolculuğumu geçirmek amacıyla aynı sayfaları tekrar çevirmeye başladım sanki bir büyü yapılmıştı ve ben bu kez Konsolos Yardımcısını okurken zevk almaya başlamıştım.


Bir kitabı okumak sanırım aynı kişi ilke ikinci kez evlilik yapmak gibidir.
İlk evliliğinizde eşinizin güzel yanlarını göremediniz, yürütemeyeceğinizi sandınız ve sizi sıkan bir kitaptan nasıl kurtulduysanız o kişiyi hayatınızdan çıkarmak için mahkeme koridorlarında soluğunuzu alıyorsunuz.
Yıllar sonra aynı kişi birden karşınıza çıkıyor tıpkı belirli bir zaman geçtikten sonra aynı kitaba yeniden rastladığınızda hissettiğiniz duygu gibi.
Acaba dersiniz o an kendinize; yeniden denesem mi? belki bu kez her şey çok daha güzel olur, umarım her ikinci okuyuşlar benim “konsolos yardımcısı” gibi zevkli ve ikinci evlilikler de mutluluk ve huzur dolu olur. Bana göre kitap okumak için en uygun zaman günün ilk saatleridir. Kuş sessizleri ile sabah serinliğinde benliğinizin en taze olduğu anda elinizde en sevdiğiniz kitabın sayfalarını çevirdiğinizi hayal edin, eminim ki daha önce başlamayı denediğiniz ancak karışık geldiği için yarım bıraktığınız birçok kitap dahi sabahın erken saatlerinde okuduğunuz zaman daha anlaşılır ve daha çekici gelecektir.


Sabahları çok seviyorum, yeni bir gün yeni doğan bir bebek gibi yeni umutlar, yeni başlangıçlar demektir.
Umutsuz yaşayamadığımız için, bazen sabaha çıkmak bile bir beklenti olur insanlar için, bu sözün anlamını sanırım huzurevinde nöbet tuttuğum günlerde anladım, bir tesadüf olarak söyleyebilirim ki günlerce ölümünü beklediğimiz birçok yaşlı sabahın ilk ışıkları ile birlikte hayata veda etti. İzin verirseniz sizlere huzurevi hatıralarımdan kısaca bahsetmek isterim. Sosyal hizmetlerde çalışmak benim için gerçek dünyayı tanımak demekti sanki yıllarca bir yazılımın yönettiği dünya da yaşamıştım ve sonra ünlü filmdeki gibi kırmızı ya da mavi haptan birini seçtim, o filmde gerçek dünyaya açılan ilaç ne renkti bilmiyorum, itiraf etmem gerekirse kırmızı ile maviyi lise yıllarımda da çok karıştırırdım, mavi turnusolü asitler mi kırmızıya çevirir yoksa bazlar mı, bazlar kırmızı turnusolü maviye mi çeviriyordu, yoksa tersi mi? Her neyse defalarca “matrix” izleyenler hangi ilacın gerçek dünyaya açıldığını bilirler sanırım.


Evet benim gerçek dünyaya açılmam dediğim gibi Sosyal hizmetlerde çalışmaya başladığım gün gerçekleşti. Gençlik yıllarım kâğıt kalem ikilisi ve sınavlarla geçerken hayattaki tek gerçekliğin ikinci dereceden denklemin diskriminantı olduğunu sanırdım oysa hayatta her an özürlü olabileceğimizi, sokağa bırakılan çocukların varlığını, yatağa mahkum yaşayan insanların her ziyaretimizde gözyaşlarına boğulduğuna şahit oldum.

Toz Pembe Dünya’dan acı ve gözyaşının olduğu gerçek dünyaya geçiş yapmıştım.

Huzurevinde çalışana kadar hayatı sona eren bir insanın odasına gireceğimi ummazdım; ama zorunluluk her şeyi yaptırıyor.

Sahipsiz bir yaşamın sona erdiği zaman çalışanlarımız tarafından kefenlenmesi ve yine personelimiz tarafından toprağa verilmesi hayatta misafir olduğumuzu bana hatırlatırdı, ilginç olan soyut kavramları sevmeme rağmen gözümle görmeden insanların öleceğini hiç hesaba katmıyorum.

Örneğin tez konum çok boyutlu uzayda “türev” kavramıydı.
Çok boyutlu uzayı görmemiz imkânsız olduğuna göre soyut bir kavram ama ölüm somut bir kavram çünkü defalarca şahit oluyoruz.

İnsanlar son nefesini verince büyük bir telaş içinde gömülüyor.
Çocukluğumun geçtiği güneydoğuda mezarın tam ortasına sağ kulağı yere gelecek şekilde konuyor ve sonra gayet hızlı bir şekilde mezarın içi dolduruluyor, toz tabakası birkaç saniyede ortadan kayboluyor.

O birkaç saniyede seksen ya da doksan yıllık bir ömür de sona ermiş oluyor.

İlk kez bin dokuz yüz doksan dört yılının on yedi nisanında insanların cenazeyi mezara nasıl yerleştirdiğine şahit olmuştum. Mezarın tam ortasına ikinci bir mini mezar kazılıyor dokuz tahta yüzeye paralel olacak şekilde yerleştiriliyordu, batıda ise mezarın sağ tarafına cenazenin sığacağı kadar bir tünel açılıyor tahtalar yüzeyle kırk beş derecelik açı yapacak şekilde yerleştirildikten sonra toprak atma işlemine geçiliyordu. Ölüm ile ilgili etkilendiğim kitaplardan biri Dante’nin ilahi komedyası olmuştur, okul lojmanında tek başıma güneş görmeyen odamda hem zatürre olmuş hem de Cennet Cehennem Araf üçlüsünü okumuştum, en ilgimi çeken cümle ölüler diyarına sağken geçtikten sonraki anlatımdı,


Sandal’da birçok ruh vardı ama sandal fazla batmamıştı.

“Ben de bindiğim zaman biraz batmıştı” cümlesi hafızamda kalmış.
Geçenlerde bir yazı okudum, ölmeden önceki ağırlık ile öldükten hemen sonraki ağırlık arasında yirmi gramlık fark olduğuna dair.

Sanırım bu da tüm insanlığın cehenneme nasıl sığacağını açıklıyor.
Benim tezime göre günahsız insan olamayacağı için cehennemin çok büyük olacağını hayal ederdim; ancak ruhun yirmi gram olduğunu hesaplarsak; bu tahminde cehennemi daha küçük de tasavvur edebiliriz.

Günahlarımızın bedelini ödedikten sonra cennete gideceğimize inanıyoruz ama tek kanallı siyah beyaz izlediğimiz Amerikan filmlerinde ölenler hemen cennete giderdi yani bedel ödemek yoktu, sanırım onlar için İsa peygamber tüm insanların günahının bedelini ödemişti.

Dinimi bu açıdan çok medeni buluyorum.
Tüm peygamberleri aynı derecede seviyor ve saygı gösteriyoruz, hiçbir Müslüman ülkede intikam amacıyla dahi olsa tüm tahriklere rağmen İsa Peygamber hakkında hiçbir karikatür ya da yazı yazılamaz çünkü çocuklarımızın adını İsa koyuyoruz tıpkı onların “ Jesus” koyduğu gibi ama bir Hristiyan sanırım çocuğunun adını Muhammed (SAV)koymaz. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim dinimiz anlatan en güzel filmin de “ The Message” olduğunu düşünüyorum.
Bu satırları yazmaya başladığımda günün ilk saatleri geçmekteydi.
Neden hep ölümden ya da mezardan söz ettiğimi bilemiyorum ama hayatımda bir anlığına İsa peygamber gibi “ölüleri diriltme” mucizesi göstermek istemiştim.
On yaşında kaybettiğim yeğenimin cansız bedenini sedyede gördüğüm an; on beş dakika kadar hiç kımıldamadan beklemiştim.

Hayat durmuştu benim için etrafımda konuşan insanların ne konuştuğunu duymuyordum, bu bekleyiş bittikten sonra onun ayaklarının üşüdüğünü düşünüp ellerimle ayaklarını ısıtmaya çalıştım ona dokunduğum an sedyeden kalkacak kalkıp ağzından akan kanı silecekti ve biz eve dönecektik.


Yaklaşık dört ya da beş saat sonra tekrar ayaklarına dokunduğumda gerçeği kabullenmiştim.
Bu üşümenin verdiği bir soğukluk değildi sanki uzun süre kar altında kalmış bir teneke parçasına dokunmuştum ve hemen elimi çektim, savcı ve doktor onu sırtüstü çevirdiğinde katılaşmış bedeni ve sırtında ölü morluğunun başladığını gördüm sanırım gürültülü ağladığım için dışarı çıkarıldım.
Birçok kez gazetelerden okuyoruz sapık insanların yeğenine hatta kızına tecavüz ettiğine dair haberler tiksindirici olduğu için okumadan geçmeye çalışıyoruz.
Ben de “ zanlı” olarak bir süre jandarma karakolunda beklemiştim.
Sonra -tırnak altlarından alınan doku parçalarının sonucunun geldiğini düşünüyorum- serbest bırakıldım hem bir yakınınızı kaybediyorsunuz hem de zanlı gibi bekletiliyorsunuz ve bu duruma yol açan ensest ilişkiyi normal gören hasta ruhlu insanlar ve devlet benim için zor da olsa doğru olanı yaptı bence. Bu ölüm beni anti- depresyon ilaçlarla tanıştırdı okuldan gelip ilacımı alıyor saatlerce ölü gibi yatıyordum sanırım evliliğim tehlikeye girmişti ki yeşil reçeteli ilaç kullanmayı bıraktım halen anti depresyon ilaç kullanıyorum ancak reçetenin rengi çok şükür ki beyaz.

Sanırım bu ilaçlar gerçekten kaçmayı seven insanlar için ideal çünkü ziyaret ettiğim bazı özürlü aile reisleri de -eşlerinin beyanına göre- gece geç saatlere kadar alkol alıyor, itiraf etmem gerekirse meyhaneye gitmek ile devlet hastanesinde psikoloğa gitmek bana göre aynı alkol ve uyuşturucu ilaç kullanarak kaçıyorsunuz, yalnız saatliğine iki yüz lira verip psikanaliz yaptırmadım bu nedenle onun tedavide ne gibi bir rolü olur bilmiyorum, yaklaşık dört yıldır ilaç kullanıyorum ve ilk gittiğim psikolog, bu ilaçların bağımlılık yapmayacağına dair bana bir beyaz yalan söyledi çünkü ilaçsız yaşamak için yaptığım her deneme birkaç gün sonra baş ağrısı ya da baş dönmesi şikayetleri ile noktalandı. Konu ölümden açılmışken her zaman merak ettiğim tıp öğrencilerinin kadavra üzerinde çalışırlarken neler hissettikleridir, ülkemizde üniversite çağına gelmiş birçok genç ailenin zoru ile tıp fakültesini tercih etmek zorunda kalıyor, benim gibi yeterli puanı alamayanlar başka bir bölüme gidiyor, ama çok


çalışıp bilgisayar mühendisi olmak isteyen bir gencin yaklaşık on ay çok yüksek bir tempoda çalışıp sonra ailesi için doktor olmaya karar vermesi bence yetişkinlerin gençler üzerinde yaprağı büyük bir hata, doktorluk dışarıdan bakıldığında bile çok büyük bir özveri gerektiren ve gönülden sevilmesi gereken bir meslek para için ya da sırf annem babam istedi diye bu mesleğe bulaşmak kanımca bir insanın hayatında yapacağı en büyük hatadır.

Ülkemizdeki en büyük sorun burada yatıyor birçok genç ara eleman olarak iş hayatına daha çabuk atılmak yerine yıllarca okumayı defalarca üniversiteye giriş sınavına girmeyi tercih ediyor, üçüncü denemesinde tıp ya da hukuk kazanan birçok kişiler tanımışsınızdır sonuç olarak hem zaman hem maddi kayıplar ortadadır. Meslek lisesi mezunlarına sınavsız Ön lisans imkânı tanınmış olmasına rağmen halen bu olanağın yeteri kadar ilgi görmediği kanaatindeyim.
Eğitim konusuna tekrar dönmüşken bir buçuk milyon öğrencinin girdiği bir sınavda hatalı soru olmasını son derece “komik” buluyorum bütün bir yıl maaş alıp sadece yılda bir kere hazırlanan soruların kontrol etmek amacı ile heyet olarak toplanıyorsunuz.

Yıllarca matematikle uğraşmış insanlar asal sayının ne olduğunu bilmiyor ve bu insanlar geleceğin Türkiye’sini belirleyecek gençlerin, kader sınavında soruları seçiyor, galiba sadece bu örnek; ülke olarak neden geri kaldığımızı göstermeye yeterli, belirli referanslarla belirli makamlara gelmiş insanlar büyük çoğunluk üzerinde en can alıcı kararları verebiliyorlar. YÖK başkanı bir Japon olsaydı harakiri yapardı sanırım. En çok ilgimi çeken ve millet olarak ne kadar tepkisiz ve balık beyinli olduğumuzu gösteren bir olay daha var yaklaşık altı yıl önce “hızlandırılmış tren” adında bilim tarihinde eşi benzeri olmayan dünya da hiçbir ülkede benzeri olmayan bir tren ülkemizde sefere çıktı.

Ben o yıllarda İstanbul’da ikamet ediyordum ve doktora derslerim için haftada bir kez Eskişehir’e gelmek zorundaydım işte bu mükemmel icat beş saatlik bu yolu üç saatte alıyordu, bende bu yolculuk için kendimi


hazırlamıştım ki adını şu an anımsamadığım bir akademisyen bu trene kendisinin asla binmeyeceğini ve hiçbir yakının da binmesine izin vermeyeceğini belirtmişti bu söylemden birkaç gün sonra da Sakarya -- Pamukova’da kaza oldu, suçlular gerekli araştırma inceleme yapmadan bu hizmeti vermeye kalkan bakanlık değildi, insanları ölüme götüren iki makinistti(!), ölü sayısı önce yüzden fazla denildi sonra ellilere düştü, oysa kazayı bizzat yaşayan insanlarla konuştuğunuz zaman sayının kasten azaltıldığını söylüyorlar; beni bu trene binmekten son anda vazgeçiren o akademisyen keşke haksız olsaydı ancak gerekli alt yapı yapılmadan bu tür işlere girişmek kısaca -uyduruk-iş yapmak masum insanları canından etti, ancak medeni ülkelerdeki gibi ulaştırma bakanı istifa etmedi ve olay unutuldu.

Bu olay kanımca ülkemizin klasik “dejavu” larından sadece biridir. Sabah en neşeli halimle tamamen pozitif enerji ile dolu olarak masaya oturmuştum ama yazdıklarım pek olumlu olmadı sanırım bunda yavaş çalışan internet bağlantısının rolü de var, hafta sonu girdiğim sınavdaki geometri sorularını çözememenin verdiği gerginlik de olabilir.

Her yıl girdiğim sınavda yaşlandığımı hissediyorum artık beynimin “muhakeme etme gücü” hızını düşürüyor her sene biraz daha yavaş ve yolun yarısına geldiğim sene artık sürenin benim için verilen sürenin yetersiz olduğuna karar verip bu sene son kez girmenin doğru olacağını kabul etmem gerek. Bu arada sabahki sıcak havanın yerini tatlı bir esinti aldı ve şu an radyoda bana Karadeniz müziğini sevdiren Kazım Koyuncu çalıyor sanırım bu iki faktör biraz sinirlerimin yumuşamasına sebep oldu.

Ülkenin en yeşil bölgesini görmeyi çok istiyorum ayrıca insanların beni sürekli Karadenizli sanmasından dolayı bu bölgeye özel bir ilgim var, sanırım ufak ela gözlerimin ve yüzümün ortasında duran hafif sola eğilmiş duran koca burnumun bunda etkisi var. Aslında burnumun eğriliğini sevgili ablam ve ağabeyime borçluyum, ayrıca üzerlerine çarşaf alıp


hayalet rolü oynadıklarında da hiç korkamamıştım bunu da konusu açılmışken söylemek istedim.
Aslında çocukluğum çekirdek ailede değil de “büyük“ ailede geçti. Bir aile apartmanında büyüdüm, iki erkek ve iki kız kardeşin dört katlı bir apartmanda oturduğunu düşünün, kavgasız bir gün geçtiğini hatırlamıyorum. Büyüklerin bu kavgası çocuklara da yansırdı, ben devamlı dayımın oğlu ile kavga ederdim, evde anne ve baba kavgasına ek olarak kardeşler arasındaki kavgalar da gayet sık ve istikrarlıydı. Sonuç olarak çocukluğumun gergin bir ortamda geçmesi psikolojimi ne kadar etkiledi bilemem ama bu huzursuz ortamda tek huzurlu yerim teras katındaki anneannemin tek odalı eviydi onunla iki saat boyunca neler konuşurduk bilmiyorum.
Ancak lisans öğrenimimin ilk yılında onu kaybettim.
İnsanların devrim kanunlarına ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduklarını onun anlattıklarından anlıyorum.

Kıyafet inkılâbının yeni uygulandığı günlerde ülkenin Suriye sınırındaki bir kasabasında dahi; bir güvenlik görevlisi, teyzemi ve ninemi kara çarşaf giydikleri için uyarıyor.

Onlara artık Mustafa Kemal paşa hazretlerinin kati emridir artık sokaklarda çarşaf giyilmeyecek diyor, teyzem ve ninem bu emri duymadıklarını bir daha kesinlikle giymeyeceklerini söyleyerek kızgın bekçinin yanından uzaklaşıyorlar.

Şu an geldiğimiz nokta ise tam tersi iki polis memuru okula giden bir kız öğrenciye eteğini neden dizinin üstüne kadar çektin deyip bağırarak tehdit ediyor bu olay sanırım başta milliyet olmak üzere sabit görüşlü olanlar hariç birçok gazetede yayınlandı.

Sabit görüşlü gazetelerle ilgili bir anımı izninizle anlatmak isterim.
Gençlik yıllarımda gazete sattığım tezgâhta yer kalmadığı için logosunun altında her gün “ Hak Geldi Batıl Zail Oldu “ yazan bir gazeteyi hep alt rafa koyardım.

Yukarı mahallenin şişman sakallı imamı karşı yokuştan ağır ağır gelir tespihini sallayarak ve ağzından tükürükler saçarak abonesi olduğu bu gazeteyi neden alt rafa koyduğumu sorar ve bana çok kızardı, patronuma söyleyeceğini bu davranışıma son vermem gerektiğini söyleyerek beni


Uyarırdı.

Tesadüf en bir sabah tam gazetesini alırken patronum da yanımdaydı.
Böylece bir fırçada patronumdan yedim; yalnız imam uzaklaşana kadar patron yanımdan ayrılmadı.

Her gün içtiği biranın neticesinde oluşan göbeği tam gözümün önündeydi ancak ben kafamı kaldırmıyordum, zaten motosikleti gece gizlice alıp kaza yaptığım için suçluydum.

Her neyse hoca efendi uzaklaşınca patronum bana “kaldır şu gazeteyi yine alt rafa koy gözüm görmesin” deyip koltuğuna oturdu.

“Eski çamlar bardak oldu” sözü gerçekleşti ve bu anımdan yirmi yıl sonra bugün hemen hemen her evin girişinde artık imam efendinin gazetesini görmek mümkün bu aslında büyük ve kesin bir zafer herkesin sözünü ettiği “karşı devrimin” amacına ulaştığını gösteren bir başarı sanırım hoca efendi bugün beni görse haklı olarak söyle bakalım delikanlı masanın altına sakladığın bu gazete bugün en yüksek tiraja ulaştı derdi. Kasabamıza cumhuriyetimizle aynı adı taşıyan ve aynı yaşta olan tamamen yazılarla kaplı resimsiz gazetede gelirdi elbet ama toplam satış sayısı ya on ya on beş olurdu, üstelik diğer gazetelere göre pahalı idi o zamanlar bu düşük tirajı fiyatına bağlardım ancak artık fikrim değişti bedava da olsa insanlarımız yine okumaz diyebilirim çünkü üzerinde bikinili kadın resmi yok çok satmak için iki yol var bence ya dinsel sömürü yapacaksınız ya da cinsel sömürü sanırım Cumhuriyet gazetesinde ikisi de yok ve bu nedenle tirajı hep düşük kalacak üstelik bir saat önce aldığım habere göre gazetede yazılarını merakla beklediğim İlhan Selçuk da aramızdan ayrıldı, kendisine Allahtan rahmet diliyorum.

Yeni günle birlikte yeniden masa başındayım tam olarak ne yazacağımı bilmiyorum bu nedenle birçok kez denme yazmayı aklımdan geçirdim ama kendimi sadece bir konuya şartlandırmak bana sıkıcı geliyor bana göre elinize kalemi aldığınız zaman sizin için hiçbir engel olmamalı, okur yazar pek çok kişi benim de ilk okuduğum denemeler kitabı Montaigne idi hatta bu kitabı çocukluğumda okuduğumdan başka denemeler kitabı görünce kendi kendime Montaigne’in kitabını çalmışlar


diye düşünürdüm elbette denemelerin bir tarz olduğunu anlayacak yaşta değildim bilirsiniz ki Montaigne de çocukluk çağında okunacak bir kitap değildir, deneme yazmanın inceliği nedir bilemem ama yarın sabah “aşk” üzerine yazarım hafta sonu da felsefe yazarım gibi düşüncelerle kalemi elime alacağımı pek sanmıyorum zaten planlı davranmayı beceremiyorum galiba benim sorunum da bu sanırım öğretmenlik mesleğindeki başarısızlığımın ana nedenlerinden biri de plansız olmama ve konu anlatımından çok soru çözmeye ağırlık vermem.

Bana göre matematik yüzmek gibidir.
Eline kalemi alıp soruyu çözmek için dakikalarca boğuşmayan öğrencisi bu dersi öğrenemez.
İnsanlar şu anda tüketim toplumu olmanın bir sonucu olarak bocalamadan alın teri dökmeden öğrenmek, hemen tüketmek ve kısa zamanda çok para kazanmanın peşinde sürekli izlediğimiz reklamlar anneler, babalar sevgililer, öğretmenler günleri tüketimi arttırmaya yönelik çalışmalar artık çocukluktan itibaren tüketici olma davranışlarımızda ağır bir yer kaplamaya başlıyor.
“Aptal Kutusu” nu çok fazla izlemenin zararlarından biridir bu.

Tüketici olmak yemek yedikten sonra ekran karşısına uzanıp patlamış mısır ile maç ya da film izlemek beynimize yeni bilgiyi hiçbir şekilde sokmamak ve onu sıkı kafatası kemiklerinin altında bir et yığını olarak taşımak.
Günümüz insanının en büyük sorunu bu “tembellik” koşmadan spor yapmadan zayıflamak, okumadan araştırmadan öğrenmeye çalışmak, kısa zamanda zengin olmak için şans oyunlarına ya da kumara başvurmak.

Birçok şehirde şans oyunları oynatan “kafeler” var.

Okumaktan nefret eden insanlar masa başında homurdanarak spor gazeteleri okuyup atların sağlık durumlarından futbolcuların sakatlık durumuna kadar her türlü bilgiyi almak için kütüphane kadar sessiz bir ortamda saatlerce ders çalışıyor bu enerji bilime harcansa sanırım ülkemiz epey ilerleme kaydederdi!

Ne yazacağıma hala karar veremedim ünlü bir gazetede köşe yazarı olsam her gün şehit haberleri aldığımız bu günlerde otuz yıldır milyonlarca


kez konu olan terörü yazardım, geçenlerde okudum Irak’ın kuzeyinde tampon bölge oluşturulması bana çok mantıklı geldi ancak günümüz iktidarının da bu işi yapacak kadar cesur olduğunu sanmıyorum. Ortaöğrenimimi yeni tamamladığımda anket yapmak amacıyla gittiğim güneydoğu vilayetlerinde en fazla gördüğüm kıraathanelerdi, hepsi dolu olan ve ikisinin arasında en fazla dört işyeri olan bu mekânların fazlalığı sanırım sorunu anlamanız için yeterlidir bu sorunu tamamlamak için yıllarca akademik kariyer yapıp rapor yayınlamaya ya da iktidara yakın olmak için şu anki muhalefet iktidara gelirse ülkemiz için felaket olur şeklinde tamamen “yalakalık” yapmak amacıyla beyanatlar vermeye gerek olmadığını düşünüyorum.

Bu şehirler hakkında hatırladığım devamlı tepemizde dönen helikopterler, aile çay bahçesinde okey oynarken dizlerinin üstündeki silahı masa örtüsü ile örten insanlar ve ilginç bulduğum Midyat şehridir. Müslümanlar ile Hıristiyanların bu kadar iç içe olması ve boynundaki haçla özgürce dolaşan genç kızlardı aynı manzarayı yıllar sonra Rumeli caddesinde görmüştüm. Bir şehirde farklı inançtan olan insanların olması çok güzel o ülkenin ne kadar hoşgörülü olduklarının bir kanıtı, sanırım minareye bile tahammül edemeyen ve her fırsatta medeni olduğunu ileri süren Avrupa’ya da verilecek en güzel cevap ülkemizde farklı inanç ve mezhepten olan insanların bir arada yaşaması. Osmanlı imparatorluğu zamanında atalarımız bunu kusursuz bir şekilde uygulamışlar sanırım çağdaş değerlere en çok sahip çıkan imparatorluğun gerilemesinin dahi üç yüz yıl sürmesi buna bağlı sanırım saray entrikaları olmasa daha uzun yıllar imparatorluk Akdeniz’e hakim olmaya devam edebilirdi,

Saray entrikaların çok güzel anlatan Ann Chamberlain’den Safiye Sultan serisini okumanızı tavsiye ederim, kendi yazarlarımızdan Hıfzı Topuz’un “ Meyyale” si de bana tarihsel romanı sevdiren ilk kitap olmuştur. Tarih ilkokul yıllarından beri sevdiğim bir dersti özellikle savaşların yapıldığı tarihleri ezberlemek hoşuma giderdi bu nedenle ilkokul


öğretmenim bana “ kronolojik çocuk” adını vermişti, sanırım rakamlar o yıllarda bana cazip gözükmeye başlamış, gözüme hoş gelen rakamların Araplar tarafından keşfedildiğini ise ancak lisans öğreniminde bilim tarihinde öğrenmiştim.

Bu derste Georges İfrah’ın “Rakamların Evrensel Tarihi” adlı serisini okumuştuk bir matematik öğretmeni olan yazar bir gün derse girdiğinde öğrencisinin “Hocam, rakamlar nerden geliyor?” sorusuna yanıt aramak için mesleğini bırakarak dünya turuna çıkmış gittiği şehirlerde bulaşıkçılık yapıp geçimini sağlayarak bu kitabı oluşturmuştu. Şimdi bu kitabı kitapçıların “kelepir kitap” bölümlerinde görünce itiraf edeyim ki hüzünlendim.

Sanırım öğretmenlerin hayatında öğrencilerin ne kadar rolü varsa aynı şekilde öğrencilerin hayatında da öğretmenlerin etkisi vardır.

Gauss’un matematik öğretmenin başı ağrımasa belki bu deha daha geç fark edilecekti.
Hikâyeyi duymayanlar için kısaca anlatayım.

Ders anlatmak istemeyen matematik öğretmeni öğrencilerin meşgul olmasını sağlamak amacıyla “birden yüze kadar olan sayıları yazıp toplayın sonucunu bana getirin” der.

Zavallı adam, on saniye sonra küçük Gauss’ un elinde defter ile masanın yanında dikildiğini görür.

Acaba ne hissetti?

Cevabın beş bin elli olduğunu biliyorsa nasıl bu kadar çabuk buldu deyip şoka girmiş olabilir. Eğer öğretmen cevabı bilmeden bu soruyu sordu ve cevabın doğru olduğunu görünce o zaman şoka girme süresi biraz gecikmiş olacaktır. Her iki durumda da onun yerinde olmak istemezdim, bu olay seksenli yıllarda bizim ülkemizde olsa zavallı Gauss öğretmenden temiz bir sopa yer yerine otururdu sanırım.

Aramızda herkes matematikçi olmayabilir bu nedenle Gauss metodundan kısaca bahsedeyim.
Sınıf arkadaşları önce bir ile ikiyi toplarken; o bir ile yüzü toplamıştır.

Cevabı yüz bir bulmuştur, sonra iki ile doksan dokuzu toplamış gene yüz bir bulmuştur.

Sonra üç ile doksan sekizi toplamış gene yüz bir bulmuştur.

Bu şekilde elli tane yüz bire ulaşacağına karar veren Gauss elli ile yüz biri çarpmış ve cevabı bulmuştur: Beş bin elli


o sırada arkadaşlarının bulduğu en büyük rakam en fazla elli beştir.
Deha olmanın sırrı burada saklı; belirli bir sıra ile toplamak ya da planlı hareket etmek yerine özgün olmak; hiçbir kalıba girmemek, bu nedenle on markın arkasında bir zamanlar Gauss’un resmi vardı ama şimdi on avronun arkasında kimin ya da neyin resmi var bilmiyorum çünkü hayatımda hiç on avro görmedim.

Kitapların cazip dünyası böylece kapılarını bana açmış oldu, artık sadece bir eğrinin her noktasındaki eğrilik ve burulmasından başka insanların ruhuna hitap eden edebiyat ile de ilgilenmenin bir gereklilik olduğunu düşünmeye başlamıştım.


***

Kapıda pembe renkli kenarlarında beyaz fosforlu şeritleri olan bir spor ayakkabısını gördü Necip, bu ona ait onun kokusu olan bir eşya, yıllardır özlediği kokunun sahibine ait olan bir eşya ve elini uzatırsa tutacağı bir eşya, titreyerek aldı eline uzun uzun kokladı, sıradan bir spor ayakkabısı kokusu . . .
Tam o anda kapının açıldığını düşündü, ailesi kapıda kendisini görebilirdi, elinde kızlarının ayakkabısını koklarken, evli ve çocuklu bir adam, kırklı yıllara merdiven dayamış bir adamın kendisinden yirmi yaş küçük bir kızın ayakkabısını koklarken yakalamaları acaba nasıl bir olay olurdu, ilk defa birlikte çalıştıklarında nefesinin koktuğunu fark ettiği bu


kızın yıllar sonra kokusuna bu kadar hasret kalacağını hiç düşünmemişti, denediği tüm iletişim kurma yolları kapanınca son çareyi yazmakta buldu, yazacak ve aşkını bu şekilde ilan edecekti, bu ilanının belki düzenli hayatını kaybetmeye kadar gideceğini bile bile, uzakta bakmak yerine yine gözlerinde kaybolmak için yazmalıydı, çünkü zamanı durdurmanın yolunu bulmuştu, bu yolu kaybetmek istemediği için, yazmalıydı, zaman onun gözlerine bakınca duran bir şeydi.

Aytmatov’dan “Gün olur asra bedel” uzun süreden beri okumayı istediğim bir kitaptı acaba “Beyaz Gemi” kadar sevecek miyim bilmiyorum zira bir çocuğun iç dünyasını “Şeker Portakalı” kadar güzel anlatmıştı.

Bu arada yazar Mihail Bulagakov’un doktorluğu bırakması da beni çok etkiledi.
Kitabını tamamlamak için mesleğini bırakması sanırım hayatındaki birinci önceliği yazmaya ayırdığını gösteriyor, yazma isteği o kadar güçlü ki toplumdaki konumunu, insanlara yardımcı olmak için büyük özveri gerektiren işinizi bırakıp hayatınızı tamamen yazmaya adıyorsunuz ancak yazdıklarınız baskıcı komünist rejim tarafından yasaklanıyor gerçekten çok üzücü olduğunu düşünüyorum. Yazmak bir çeşit hastalık ya da bağımlılık ama zararsız bir alışkanlık olduğu kesin, çok okumanın doğal sonucu da olabilir zamanınızın büyük çoğunluğunu okumaya ayırıyorsunuz ve belirli bir zamandan sonra okuduklarınızı aktarmak isteğini hissediyorsunuz, devamlı damlatan musluğun altına konmuş bir kova misali artık taşmaya başlıyor ve siz taşan su damlaları ziyan olmasın diye koyduğunuz yedek kap gibi okuduğunuz cümlelerin satırların ya da uzun sıkıcı tasvirleri dahi kağıda dökmeye başlıyorsunuz bu bazen karşılıksız sevilene yazılan uzun mektuplar şeklinde bazen anılar ya da denemeler şeklinde olabiliyor.

Bir öykü ya da roman yazmakla ilgili en çok merak ettiğim konu yazarın giriş gelişme ve sonuç kısımlarını hafızasında tasarladıktan sonra yazmaya başladığımı yoksa yazarken aniden fikir değiştiriyorlar mı bu sorunun kesin bir cevabı olamaz ama imkan olsa bununla ilgili bir anket


yapmak isterdim tüm yazarlarla yüz yüze konuşmak imkanım olsaydı elbette hepsi günümüzde yaşamadı ama büyük çoğunluk bence öyküyü zihninde şekillendirip sonuca bağladıktan sonra yazmaya başlamıştır.
Öyküyü zihinde tasarladıktan sonra yazmaya karar verdiğinden emin olduğum bir kitap bana göre “Beyoğlu Rapsodisi” .
üç yüz seksen beş sayfalık kitapta katilin kim olduğunu son sayfalara saklayarak olayları akışına bırakmadığını düşünüyorum, kitabı bitirmek için oldukça sabırlı olmak gerekiyor yazarın diğer kitaplarına göre daha az sevdiğim bir polisiye romanı ben kendisini günümüzün Peyami Safa’sı olarak görüyorum, halk kütüphanesinde en çok yıpratılan kitaplar Ahmet Ümit’e ait olduğundan okumak için temmuz sıcağında yürüyerek gidip ödünç aldığım kitap oldu.

İkinci olarak sokak ışıklarında okuduğum “Kağıttan Kadınlar“ da tamamen aynı denebilecek derecede benzerliklere sahip, bu nedenle aynı zamanda ikisini de okumak itiraf etmem gerekirse sıkıcı oldu. Bu sıkıcı ortamdan neşeli ortama geçiş yapmak isteyenler varsa -aynı zamanda sayfaları çevirirken tebessüm etmek isterseniz-
“Aslan Asker Şvayk” aradığınız güzellikte, polisiye romanlardan sıkıldığım bir zamanda elime geçti ve hafta sonunu tüm parasızlığıma rağmen neşe içinde geçirmemi sağladı bu nedenle yazarı Yaroslov Haşek’e bu güzel hafta sonu için teşekkür etmeliyim.

Askerliğini yapmış herkes için hayata dikenli tellerin ardından baktığınız günlerinizi acı tatlı hatıraları ile yeniden anımsadığınız günleri yaşayacağınızdan emin olabilirsiniz.
Dün yaptığım ziyaretlerin hepsi de hayata sağlıklı olarak başlamış yaklaşık kırk yılı normal bir insan gibi yaşamış ve sıcak yatağında en fazla bir hafta iki dünya arasında gidip geldikten sonra ruhlar alemine göçeceğini düşünen insanlardı.


Hepimiz sabah erkenden kalkıp homurdanarak işe giderken bugünün “özürsüz” geçireceğimiz son gün olabileceğini bilmiyoruz, kafamızda faturalar, taksitler, ödenmemiş senetler, iş arkadaşları, açılamadığımız sevgililerimiz var.
Hayatınızın kırk beş yılını memur olarak geçiriyorsunuz.

İki kızınız var onları üniversite çağına kadar getirmişsiniz bir baba olarak vazifenizin büyük çoğunluğunu tamamladığınızı düşündüğünüz anda bir sabah uyandığınızda kollarınızda uyuşukluk hissetmeye başlıyorsunuz.

Bu hayatınızda önceden geçirdiğiniz kısa süreli kramplara benzemiyor ve karşınızda oturan kel kafalı beyaz önlüklü adam size beyin hücrelerinizin gayet istikrarlı bir şekilde öldüğünü milyonda bir ya da iki kişide rastlanılan adını bile aklınızda tutmakta zorlandığınız bir hastalığa yakalandığınızı ve sayılı günleriniz olduğunu söylüyor.

Beyninizde bir ur yok sağlıklı hücrelerin etrafını sarıp onları birer birer yutan kanser hücreleri yok ama önce kollarınızı sonra ayaklarınızı kaybedip yatağa mahkum bir hayatı sürmeye başlıyorsunuz, yaşadığımız her günün sağlıklı geçirdiğimiz son gün olabileceğini hiç düşünmeden zamanımızı hoyratça harcamaya devam ediyoruz, ben bu satırları yazmama imkan sağladığı için Allah’ıma şükrediyorum, karşı pencereden temmuz sıcağında esen rüzgarı bana ulaştırdığı içinde tabii. . .

Bu arada sabahki sıcak havanın yerini tatlı bir esinti aldı ve şu an radyoda bana Karadeniz müziğini sevdiren Kazım Koyuncu çalıyor sanırım bu iki faktör biraz sinirlerimin yumuşamasına sebep oldu. Ülkenin en yeşil bölgesini görmeyi çok istiyorum ayrıca insanların beni sürekli Karadenizli sanmasından dolayı bu bölgeye özel bir ilgim var, sanırım ufak ela gözlerimin ve yüzümün ortasında duran hafif sola eğilmiş duran koca burnumun bunda etkisi var. Aslında burnumun eğriliğini sevgili ablam ve ağabeyime borçluyum, ayrıca üzerlerine çarşaf alıp hayalet rolü oynadıklarında da hiç korkamamıştım bunu da konusu açılmışken söylemek istedim.

Aslında çocukluğum çekirdek ailede değil de “büyük“ ailede geçti. Bir aile apartmanında büyüdüm, iki erkek ve iki kız kardeşin


dört katlı bir apartmanda oturduğunu düşünün, kavgasız bir gün geçtiğini hatırlamıyorum.
Yıllar sonra sarı binanın sıvaları döküldü…

Bahriye Hanım ve dört çocuğu çoktan terk-i diyar etti. Ahmet abi gizlice kaçtığı İstanbul’da akciğer kanserinden vefat etti. 12 Eylülden sonra Hakan abinin devrimciliği bitti. Süleyman’ı salgın hastalıktan kaybettik, kuzenim Oğuzhan doktor oldu ve ben de öğretmen . . Ve daha neler neler…

-SON-

Beğen

neciperdogan
Kayıt Tarihi:12 Mayıs 2022 Perşembe 05:58:45

KARDEŞ APT. YAZISI'NA YORUM YAP
"kardeş apt." başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.