7
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
1131
Okunma

Yıl 2017…
Oğlum, üniversiteye geçiş sınavından yüksek puan almıştı. Hiç unutmam… Evin salonunda koltukta kendi halinde otururken ben yanıma geldi. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Diz çöküp halının üzerine gğlümseyerek oturdu. Gözlerimin içine baktı. Kapalı olan avuçlarını önüme uzattı.
"Annem, seç birini… Sağ mı, sol mu?"
"Ne var elinde oğlum, ona göre seçim yapayım?" dedim doğrusu çok merak etmişim.
"İki tane kelebek var hadi, sağ mı sol mu anne? Diye heyecanlı bir şekilde sordu.
"Eee… sol olsun." Diye cevapladım merakım iyice artmıştı.
"Oley! İşte budur. Annemin seçtiği olacaktır…"diye sevinçle bağırdı. Açtığı avucuna "uç, uç” diye üfledi.
"Şimdi bu da neyin nesi, oğlum?" dedim.
"Anne, iki tane hayalim vardı ve gerçek oldu. Fakat hangisini tercih edeceğime karar veremedim. Seçim yapmak için sağ elime hukuk fakültesini, sol elime kara harp okulunu koydum. Sen sol elimi seçtin… Oğlun asker olacak, anam…" dedi ve mutluluğu evin içinde yankılandı.
Saat sabah 08.10… Günlerden “sol el”…
Üzerine giydiği siyah kapüşonlu montunun şapkasını başına geçirdi. Sırtında liseye giderken kullandığı okul çantası ve yanında, onu yolcu etmeye gelen birkaç liseden arkadaşı… Balkona çıktım. Ardından hüzün dolu gözlerle bakarken bildiğim tüm duaları okuyordum.
Çocukluğunu ve anılarını geride bırakıp hayallerine doğru yürüdü… yürüdü… ve yürüdü…
Hiç arkasına dönüp bakmadı. Görüş mesafemin ve sokağın sonuna kadar gitti. Tam köşeyi dönmek üzereyken eve doğru dönüp baktı.
Yüksek bir sesle bağırdı:
“2021’de görüşürüz annem, hoşça kal! Hoşça kal çocukluğum... hoşça kal ailem hoşça kal dedi ve
İki kolunu havaya kaldırdı ve sol elini uzun uzun salladı.
Sanki koca mahalle, o çocuk sesiyle inledi son vedasında… Ben öylece kalakaldım. Dakikalarca boş sokağa baktım. Donmuştum. Sanki o an dünya durmuştu. O son “hoşça kal annem” sözleri kulağımda sürekli çınlıyordu. Birileri içimden bir parçamı koparıp almış gibiydi.
Kıpırdayamıyordum adeta. Balkonun ortasında kala kalmıştım. Dilimde “kurban olsun annesi” sözü, aklımda oğlumun yokluğuna nasıl dayanacağım düşüncesi… Ne kadar kaldım orada bilmiyorum. Son olarak “Bir tanem, annesinin canı…” deyip onu Rabbime emanet ettiğimi hatırlıyorum.
Yanımda beni teselli edecek herhangi birisi veya aileden kimse yoktu.
Bir süre daha olduğum yerde oturdum, sonra ayağa kalkıp evin içine girdim. Ev hem soğuk hem de ıssız gelmişti hava sıcak olsa da içim ürpermişti derin bir sessizlik çökmüştü.
Evimden oğluma sarılıp uğurlarken hiç ağlamadım. Gözyaşlarımı içime akıttım adeta. Çünkü ağlarsam, ayrılamazdı. İlk defa annesinden uzaklara gidiyordu ağlayamazdım.
O an sımsıkı sarılmıştı bana… Defalarca boynumu koklamıştı.
“Ohh… Canım annem, unutmam bu kokuyu…” demişti.
Hatta onlarca kez yüzümü, gözümü öpmüştü. Arada gözlerimin içine dönüp dönüp bakıp:
“Ağlamak yok güzel kadın…” demişti.
Ben ise ona tembih veriyordum sürekli:
“Oğlum, kendine iyi bak. Korkma oralarda. Yemeğini ye, aç kalma…” diyordum.
“Anne merak etme, emin ellere gidiyorum. Asıl sen kendine dikkat et aklın benden kalmasın” demişti.
Bir anne için hiç kolay değildi… Evladının yaşı kaç olursa olsun, çocuğundan ayrılmak, hele ki onu askerî okula göndermek hiç kolay değildi… Çekeceği zorlukları düşünmek bile yüreğimi parçalıyor, ama düşünmek istemiyordum.
Sabahları bazen farkında olmadan odasına gidip:
“Hadi oğlum, kahvaltı hazır…” diyordum.
Yokluğuna bir türlü alışamamıştım.
Masada herkes oturduğunda onun sandalyesinin boş kalması ilk haftalar çok ağır geliyordu. Bir yıl boyunca onun sevdiği yemekleri pişirmedim.
Geceleri diğer çocuklarım uyuyunca oğlumun odasına giriyor, ranzasında uzanıyor, yastığını kokluyordum. Bu, davranışlar hasretimi biraz olsun dindiriyordu. Bir nebze olsun beni ferahlatıyordu.
Ona ait kitapları, oyuncakları, çocukluğunun izlerini taşıyan herşeyi benimle baş başa kalmıştı.
Her zaman telefonla aradığında:
“Annem, odamı bozmadın değil mi? Geldiğimde her şeyi bıraktığım gibi görmek istiyorum…” diyordu.
“Hayır annem, her şeyin yerli yerinde duruyor, Ben sen gelene kadar da öyle kalacak.” diyordum.
Anaokulunda yaptığı resimler, havası inmiş topu, çalmayı bir türlü öğrenemediği bağlaması ve dahası...
Kırk beş gün sonra İzmir’e intibak için gitmişlerdi. Yanındaki arkadaşının annesi ziyarete gelmiş. Okulda telefon yasaktı. Oğlum, o kadına:
“Teyze, fotoğrafımı çekip anneme gönderir misiniz? Beni görürse çok sevinir…” demiş.
Kadıncağız, göndermiş.
Telefonuma gelen mesajı açtım. Sevindim mi, ağladım mı, bilemedim… Karşımda oğlum… Saçları kesilmiş, üzerinde bol bir kamuflaj, başında kocaman bir kep… Elinde boyuna yakın bir silah…
Hüngür hüngür ağladım.
Komşum:
— “Ağlama, bak oğlun çakı gibi subay olmuş…” dedi.
— “Abla, ona ağlamıyorum… Baksana… Küçücük ellerinde kocaman bir silah… Daha çocuk o benim… Ekmek tutmayı bilmeyen elleri, silah tutmayı ne bilsin…” dedim.
Zaman geçti… Günler, aylar… Tam dört yıl… Özlemle, hasretle…
Onu her istediğimde göremedim. O da gelemedi. Pandemi sürecinde ziyaretler tamamen yasaktı. Çocuklukla gençlik arasında nasıl büyüdüğünü doya doya izleyemedim.
Ve…
Yıl 2021…
Oğlum 21 yaşında…
30 Ağustos Zafer Bayramı’nda, kutlu bir törende… Yüzünün akıyla mezun oldu. Mustafa Kemal Atatürk ile aynı okuldan mezun olmanın gururunu yaşayarak…
Benim için o artık yürüyen bir yıldızdı.
Ona her zaman söylediğim gibi:
“Evet, seni ben doğurmuş olabilirim. Ama ben sadece Rabbimin seni dünyaya getirmek için seçtiği bir vesileyim. Senin de benim de, bütün kâinatın sahibi Allah’tır.
Ve sen, önce bu vatanın evladısın.
Bir gün ben olmasam bile, bu ülkedeki tüm anneler senin annen…
Ve inanıyorum ki duaları seninle…
Sakın nereden geldiğini unutma…”
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.