0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1176
Okunma

Demokrasi, klasik tanımıyla “halkın kendi kendini yönetmesi” olarak öğretilir. Ancak modern devletlerde bu yönetim, doğrudan değil temsili biçimde gerçekleşir. Bu durum, teoride halk iradesini korurken pratikte ciddi bir sorunu da beraberinde getirir: Temsilcilerin, yetkiyi aldıktan sonra kamusal çıkar yerine kendi çıkarlarını önceleme ihtimali.
Demokrasinin birçok türleri(*) olduğundan, “Hangi demokrasi?” diye sorma zorunluluğu var. Ülkemizde olan şu: Milletin vekili seçimden seçime milleti ziyaret etme zorunluluğu hissediyor. Millet, niçin yalnızca seçim öncesi geliyorsunuz, diyemiyor. Ayağa kalkıyor, alkışlıyor. Soru sormaya çekiniyor, istekte bulunamıyor.
Demokrasi tarih boyunca farklı eleştirilerin hedefi olmuştur. Sokrates, bilgisiz çoğunluğun kararlarının adil sonuçlar doğurmayacağını savunurken; Platon demokrasiyi “şarlatanlar düzeni” olarak nitelemiştir. Buna karşılık Abraham Lincoln, demokrasiyi “halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” şeklinde idealize eder. Winston Churchill ise daha gerçekçi bir yaklaşımla, onun kusurlarına rağmen “en az kötü yönetim biçimi” olduğunu ifade eder.
Zamanla temsili, liberal ve sosyal demokrasi gibi modeller geliştirilmiş; bireysel haklar, özgürlükler ve sosyal adalet bu sistemin temel unsurları hâline getirilmiştir. Ancak tüm bu kuramsal gelişmelere rağmen,
demokrasinin başarısı büyük ölçüde uygulayıcıların niteliğine bağlıdır.
Burada temel sorun, demokrasiyi yalnızca bir seçim mekanizması olarak görmek ve onu etik, liyakat ve hesap verebilirlik ilkelerinden bağımsız düşünmektir. Oysa demokrasi, sadece çoğunluğun iradesi değil; aynı zamanda azınlığın hakkını koruyabilme kapasitesidir.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.