Albatros Piyal
2 şiiri ve 49 yazısı kayıtlı Takip Et

Edebiyatın güncel biçemi



Kalabalıkları sevmez idi oldu olası, işi çıkmadıkça da varmazdı bedestene. Kerpiçten damının altında, gaz lambasının şavkına yazar ha yazardı. Hokkasının başı eğikti, mütevazi boynu gibi. Bursa’nın pek de uzak olmayan bir köyünde geçiriyordu ömrünü. Dünyalığa ise bir o kadar uzaktı. İşitirse Yörük kervanının uğradığını, sabah namazından sonra üç akçelik keçi peyniri alırdı Horan Efendi’den. Elinde sımsıkı tuttuğu keseyle eve koşar adım giderdi, çocuklar gibi şen. Serin sonbahar poyrazlarının süpürdüğü gazel seslerine müptelaydı. Sokakta çelik çomak oynayan çocukları izlerdi hiç sıkılmadan. Şaşılası şey doğrusu! Hayatının en filiz mevsiminde, böylesine hafif meşguliyetler nasıl yetiyordu bu genç adama?
Her devri akşam işitince yoldan geçen demirden nallıları, başını hafifçe uzatırdı pencereden, geceyi yaran sesler uzaklaşıncaya kadar, erketeye yatardı. Beklediği bir şeyler vardı muhakkak.
Sarayda çeşnici başı olan babası vefat edeli dört sene olmuştu. Annesi onu doğurduktan iki gün sonra, kaybettiği kanlara dayanamayıp ölmüştü.
Enderunun bahçesinde oynarken kimsenin gözüne batmıyordu. Daha çok başıboşluğa benziyordu vaziyeti. Öksüzlüğün verdiği görünmezlik.
Serpilip, yağız bir delikanlı olmaya namzettiği zaman, babasının yanında yamaklık yapmaya başladı. Geçmişten gelen çevrenin hoşgörüsü ve mütevazi halinin hatırına, gizli saklı da olsa, sarayın kütüphanesine girerdi. Yağlı kızıl çamdan yapılma, kakmasız ve gösterişsiz küçük rahlesini koltuğunun altına alıp raf raf gezerdi. İspanyol denizcilerin sultana hediye olarak getirdiği renkli camlardan yapılmış kütüphane pencerelerinin ışık alan bir yerine otutup, dizlerine kan gitmez olana kadar okur da okurdu. İmam Gazali’ler, Firdevsi’ler... Ahçı olan babası Erbaa’lı Halim Efendi’ye hürmeti ve sevgisi sonsuzdu. Lakin ilim ve okuma aşkı onun kalbine pelesenk olmuştu çoktan. Ulemanın yazdığı can suyu risaleler, zihnine hakikat mührünü vurmuştu bir kere. Enderun mektebinden, devşirme çocuğu Agop, şimdiki ismiyle Ali Agah ile can ciğer arkadaşlardı. Mevlana ve Şems misali, pervane olmuşlardı fıkıh ateşine.
Mutfaktan arta kalan zamanlarda, dehlizde bir sır gibi sakladıkları hatip ve katip odasında sabahlarlardı. Ondan ileri seviye Farsça ve orta derecede Fransızca öğrenmişti. İlim derya ise onlar balıktı. Okumadıkları yahut yazamadıkları vakit sudan çıkmışa dönerlerdi.
Günün birinde, cüret edip, bir gazel yazmaya karar verdi genç adam. Daha çok sultana bir methiye niteliğinde idi yazdıkları. Sahi öylesine utangaçtı ki, bunu kendinden başka kimse okumayacaktı. Derken, üzerine çöken rehavet ile kan çanağı gözleri kapandı. Rahlesindeki üç beş kağıdın yarısını doldurmamıştı henüz. Aradan epey vakit geçmemişken irkildi. Uyandığında feci bir sessizlik vardı dehlizdeki küçük odalarında. Deve yağından yapılma mum söndü sönecek haldeydi. Üstünü başını düzeltip kapıya doğru yürümeye başladı. Tam da o anda şimşekler çaktı zihninde. Hemen dikkatini rahlenin üzerine verdi. Bir de ne görsün! Yazdığı methiye ortalıkta yoktu. ’Hiç yazmadım mı acaba? Bu bir rüya mıydı?’ diye en olası ihtimalleri düşünmeye çalışsa da, emindi. En azından kağıtlar boş olsa da orda olmalıydı. Ama yoktu. Agah’ın yanına koştu. Sual etti, merhamını anlattı. Lakin nafile. Agah almamıştı. Can yoldaşının yalan söyleyecek hali yoktu ya! Aradan hafta geçmemişken, mutfağa haber salık edildi. Veziri azam, çeşnici başı oğlunu emretmişti. Olacak iş değildi. Bir aciz kulun, vezirin makamında ne işi olurdu. Halim Efendi hiddetle oğluna baktı. Aklına bir fenalık işleyip işlemediği gelse de buna ihtimal vermiyordu. Zira oğluna itimadı tamdı. Koluna giren buyrukçular birkaç sürgülü kapının ve iznin ardından genci vezirin huzuruna çıkardı. Titriyordu. Aklı almıyordu bu vaziyeti. Ne işi vardı burda? Onun bu titrek halini fark edip tebessüm buyuran veziri azam, ’bizi yalnız bırakın!’ diye emretti.
Korkunç bir sessizlik. Makamın hemen dışındaki koca çınarın hışırtısından başka sükunu bozan bir şey yoktu ikindi vakti. Kısa süre sonra hafifçe öksürüp bu bilinmezliğe bir son verecek sözleri söyledi vezir: ’kaldır başını genç. Bak şu kağıtlara. Sen mi yazdın bu methiyeyi?’ Henüz başını kaldırmadan gözleri fal taşı gibi açılan delikanlı, hafifçe cesaretle dikti bakışlarını yazılara. Evet! Bunlar onlardı. Ama nasıl olurdu? ’İmkansız’ diye mırıldandı. Vezir biraz da asabiyetle, ’sesli konuş evladım! Sen mi yazdın bunları’ diye yineledi sualini.
Genç adam, mütevaziliğin verdiği o şaşılası vakarlıkla: ’Bağışlayın efendim. Cüret buyurup karaladım bir şeyler. Kötü bir niyeti harbiyem yok idi’ dedi. Vezir, nasıl bu kadar kısa bir zaman aralığında gencin tesirinde kaldığına biraz şaşırarak: ’Korkma evladım. Yazdıkların benim olduğu kadar, Sultanı’mızında dikkatini cezbetmiş. Bunları bana ulaştıran benimle bir sır olarak kalacak. Lakin sen bundan sonra Bursa vilayetinde, Kadı Molla’ dan ders alacaksın. Amma bilesin ki bu bir emirdir. Senden ve babandan başka kimse bilmeyecek. Sana tayin edilen bu hizmeti layıkıyla yerine getiresin. Senden istenilen lafı güzaf laf cambazlığı değil, ilmen ve kalben şairane bir edep ile yetişip, devletine bu yönde kulluk etmendir’ dedi. Kulaklarına inanamadı. Sanki parmak uçlarından, saçının tellerine kadar eriyip akıyordu. Yutkundu. Hamurunda asalet vardı, bir hikmetle eğdi başını ve ağzından tek cümle döküldü: ’ferman padişahındır’ dedi.
Böyle başladı sırrı kadim yolculuğu. Henüz hiç görmediği sultanının ilgisine ve hürmetine tutuştu kalbi. Ancak yola revan olmak vacipti.
Salık verse cihan padişahı; ’alın getirin kıymetlimi’ dese, sevinçten ölebilirdi. Lakin bir o kadar da bastıramadığı bir korku tezahür ediyordu her seferinde. Ya beğenmez ise yazdıklarını?
Puslar içinde, siyahtan da siyah peçesinin arasından bakan kurşun gibi gözlerle bir ulak. Hınca hınç, dolu dizgin.. Toprakları söküp, hallaç pamuğu gibi saçıyordu kır atıyla. Hiddetle bağırıyordu gecenin yarısında: ’Kalk bire Tembel! Sultanımız seni emretti!’. Ama işte terler içinde uyansa da bu rüyalar onun tek tutanağı olmuştu gurbet elde.

Böyle tasvir ediyordu zihninde, ilk romanının taslağıyla, elinde damla sakızlı kahvesiyle bilgisayarın başında duran genç adam. Şu eski zamanların bir tılsımı vardı, tesiri keskin. Hiç görmesek de hiç gitmesek de. Zira olmuştur hayali, yatsı vakitlerinde adresi bellisiz bir özlem çöreklenir gönül otağına. Öylesine pençelerki ezele hasretlik, müthiş bir kabz hali. Ama o aşk yok mu? Ah o yazma idamesinin haddi bildiren hamlığı. Ve de herşeye rağmen gayret içinde olabilmek. Yılmaz Erdoğan’ın dediği gibi : ’Varmak değil, yol güzel’.

İşte tamda bu yüzden, günümüz edebiyatında kanayan bir yaraya, haddimiz olmayarak dikkat çekmek, yinelemek istiyoruz. Edebi ağırlığına yorum yapmak bizim işimiz değil. Onu gerçek üstadlar bilebilir. Ama size de, bazı günümüz yazıları ve yazarları yapmacık gelmiyor mu? Okur olarak soruyorum yalnızca! Konusu ne olursa olsun, üslupta bir sıkıntı var gibi geliyor zaman zaman. Reklamı iyi yapılmayan bir kitap, edebi değerinin ehemmiyeti göz ardı edilerek, sahafların elinde kalan ’malların’ olduğu kolilere konup, vitrinin arkasında tozlanmaya terk ediliyor. Ne kadar üzücü gerçekten! Oysa edebiyat böyle bir şey değil ki!
O yüzden sanırım geçmişe hasretlik çekiyor oluşumuz. Halit Ziya’ları, Ömer Seyfettin’leri, Ahmet Hamdi Tanpınar’ları ve de nicelerini mumla arıyor oluşumuz.
Geçenlerde sosyal medyada, sponsorlu bir reklama rastladım. Hanım hanımcık bir ablanın eseriyle ilgili kitap reklamına tıkladık. Araştıralım, okuyalım, destek olalım diye. İlk başta yanlış sayfaya girdim heralde diye düşündüm. Teyit etmek için tekrar baktım. Yanlışlık yoktu. Kinaye yaptığımı düşünebilirsiniz dostlar ama öyle değil. Teferruata girmek istemiyorum. Profili profesyonel çekim fotoğraflarla dolu, paylaşımların altında ekseriyetle, göndermeli kamyon arkası yazılar. İmza günlerinde paylaşılan videolarda, kuyrukta imza için bekleyenlere, onların duymayacağı şekilde, elinde telefonla ’ Sırf benim için gelmişler. Yazık yaa!’ gibi hafif meşrep imalar. Sürekli tek düze bir konu üzerine yazılanları bir kenara bıraktım, yorumlarda hep aynı kalıp sözlerden anladım ki, tamamen duygu istismarı üzerine dönen bir çark. Yayınlama işini üstlenen her kimlerse, bu işi çok iyi yapıyorlar cidden. Bir ara ben dahi şunu diyecektim: ’acaba seksenlere bir dönüş varda benim mi haberim yok? Nedir bu arabesk tavırlar?’.
Günümüzde bazı ’’yazar’’ kardeşlerimizin karıştırdığı bir nokta varsa o da şu ki: aşk ile aşık olmak arasında derin bir fark var. Bu anlatımda ortaya çıkan bir fark. Eserlerde, daha çok kendi hayatlarından enstantaneler okuduğumuz bu kişiler, aşık olunan ve aşık olana o kadar şekilci bir üslupla takılıp kalıyor ki, eserin konusu ’aşk’ olmaktan çıkıp, günümüz insanlarının yüzeysel ilişkilerde ki çıkar savaşlarına dönüşüyor. Evet, belki günümüzde kısa süreli bir popülerite kazandırabilir bu yazılar. Ama ilerde, geçmişe dönüp bakılınca, Türk Edebiyatı’nda bir satırlık dahi yer edinemediklerini görünce iş işten geçmiş olacak. Üzülerek söylüyorum ki, bu tarz kitapları kimse bana okutturamaz. Cüretimi bağışlayın lütfen. Kızgın veya öfkeli değilim. Yalnızca ince bir sitem. Belki de bunları yazarak ufak bir serzenişte bulunuyor oluşumuz, yine o arkadaşlara ve edebiyata olan yapıcı ilgimizden dolayı. Bizi yanlış anlamasınlar lütfen. Kırılmasınlar.

Herkesin kendi yazınsal dünyası mahremidir elbette. Ta ki bunu esere dönüştürüp, okuyucuya aks ettirene kadar. Kimin söylediğini tam olarak hatırlamıyorum ama şöyle bir deyiş vardı: ’Bir eser yazıldıktan sonra, yazarın olmaktan çıkar. Okuyucunun olur’ diye. Ne kadar derin bir haklılık. Eser veriyor olmanın bu sorumluluğunu göz ardı edemeyiz. Hele ki bunu edebiyat yoluyla yapıyorsak. Söz uçar yazı kalır ne de olsa. Toplumları hep bir adım ileri taşıyan, bizleri muasır medeniyetler seviyesine ulaştıracak olan, özünde bu harfler değil mi zaten? Onları ne doğrultuda kullanacağımıza çok dikkat etmeliyiz zannımca. Sanat, sanat için mi yoksa toplum için mi diye tartışılırken, üzücü bir şekilde tartışmaya üçüncü bir grup dahil oldu çoktan; `sanat ticaret için mi?’ dedirtenler. Bunun yorumu ve geri dönüşü de galiba, en esaslı mihenk taşı olan yine bizlere yani toplumun vicdanına kalmış. Tüm yazar kardeşlerime iyi okumalar ve iyi yazmalar diliyorum.

Beğen

Albatros Piyal
Kayıt Tarihi:13 Kasım 2019 Çarşamba 17:10:07

EDEBIYATıN GÜNCEL BIÇEMI YAZISI'NA YORUM YAP
"Edebiyatın Güncel Biçemi" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR

Okuduğunuz yorum yazar tarafından etkili yorum olarak seçilmiştir.
Nuray Çakmak
13 Kasım 2019 Çarşamba 20:22:36
Medyatik ve imajlar dünyasında kaybolduğumuz bu hız çağında, okumayı seçenler arasında bile, hızla akan hikâyeler, kısa cümleler, sosyal medya eğilimlerine hizmet eden yeni bir anlayış belirginleşiyor.

Bu ürkütücü görünse de edebiyatla , edebiyat olmayan arasındaki farkı, fark edilebilmeli. Okur ve yazar olarak bize düşen görev; modalara kapılmak yerine, seçici davranmak olduğunu sadece hatırlamamız. Belki o zaman sanat ticaret için değil de, sanat; sanat için yapılmalı eylemini yaygınlaştırabiliriz.

Not: Sadece seçici ve iyi bir okur olduğumu düşünüyorum.

Selam ve saygılarımla.

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


Albatros Piyal 13 Kasım 2019 Çarşamba 23:13:09
Selamınız için müteşekkirim. Saygılarımı bi mukabele bende sizlere sunuyorum. Defter'in sevdiğim yönü, yazılanlarla ve yazanlarla etkileşime geçme imkanını sunuyor olması. Not'unuzu dikkate aldım. Yazmak güzel bir eylem, bunu kitaplaştırmak ise derin birikimler istiyor. Dediğiniz gibi seçici ve iyi bir okur olmaya çalışınca, öyle her yiğidin harcı olmadığını anlıyorum. Okumak güzel şey. Haddini bildiriyor öğrettiklerinin yanı sıra. İlgi gösterip, yoruma layık bulduğunuz için teşekkür ederim. Selametle.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.