İlknur Öztürk
359 şiiri ve 226 yazısı kayıtlı Takip Et

Yüreğime batan şehir




18.03.2017

Doğuşu zordu.
Hayatla mücadele ile tanıştı .
Hayal etti.
Başardı.
Ben Hasan Amed çocuğuyum. 05.09.1988 Yılında anamın karnından kaderimi çeke çeke doğmuşum.
Annem Fikriye, babam Salih ve ablam Gülcan… Ben daha doğmadan konmuş hastalık
adı: Hemofili. Bizim buralarda akraba evlilikleri çok fazla, dolayısıyla ben de nasibimi almışım bu durumdan. Çocukluğumdan beri en büyük desteğim ablam oldu. Dışarıya pek fazla çıkamadığım için kendisi dışarıyı bana getirdi. Gerek oyun ve gerekse kitap yönünden.
Oyun çok, ama ben bebek yarıştırmaca ve kelime oyunu oynuyorum. Daha çok ablam okuldan geldikçe oynuyoruz. Yalnız elimizden alabiliyorlar bu keyfi. Doğuda şartlar farklıdır, lakin burada ağır sur ortasında taş evlerin damı altında yaşadığımız halde kıymet bilmiyoruz. Aşiret denen bir yargı ve töre denen bir kanuna kapılmış gidiyoruz.
Ve bu
yobazları insanlar kendi içlerinde bilerek bilmeyerek yayarak tüm güzellikleri yok etmeye teşvik ediliyor
Ablam orta okula giderken bende ilk okula başlayacaktım fakat hastalığım izin vermiyordu ilaçlar halsiz bırakıyor annemin yaptığı Meftune Pıçık yemekleri yiyemeden uyuyordum bir kaç okula gittik ama almadılar çok üzülmüştüm yaşıtlarım gibi olamayacaktım
Ablamın okuluna baş vurmak aklımıza gelmemişti
Yaz gelmışti güneş güler yüzünü göstermiş ağaçlar çiçek açmış ablamın da karne alma zamanı gelmişti sabah erkenden kalkmış siyah renk önlüğünü nazik vücuduna geçirmiş dantel yakalığını ütüleyip takmış saçlarını bir topak örmüş bana eğilerek kardeşim bu gün sana sevinçli haberler getireceğim diyerek öptü ve tek katlı evimizin merdiveninden hızla inip gitti karnesinde taktirle döndü annem gördüğünde göz yaşını tutamadı babam ise hiç beklemediğimiz şekilde sinirli idi önce baktı ablamın neşesini bozmak istemedi ablam soluk soluğa odama girdi yatağımın boyuna çökerek Karacadağ ilk öğretimli olacaksın şaşırmıştım ne diyorsun abla sen hiçbir okul istemedi ki beni benim okuluma sormamıştıkki Hanife öğretmenim artık senin öğretmenin olacak okul müdürüm Barış Kul kayıdını yaparım kendini iyi hissettikçe gelir diğer zamanlarda da evinizde yardımcı oluruz dedi yaşasın bende okulluyum artık
Babam akşam odamıza geldi ablamdan mırra yapmasını istedi anneme ve bana siz avluya çıkın biraz dedi annemle avluda gezerken arkadaşlarımda geldi yanıma sonra içerden ağlama sesi duyuldu hıçkırıklarla karışık istemem istemiyorum diye diye ağlıyordu ablam sonradan öğrendikki ablamın talibi varmış babamla beraber çalışan çiftçi Veysi amcanın oğlu Vahap 23 yaşındaymış İzmirde reklamcılık okumuş bir daha dönmemiş memlekete evi varmış hali vakti yerindeymiş babam kızım halimiz ortada hepinize yetişemiyorum bari senin hayatın kurtulsun varlık içinde yaşa deyince ablam mecburiyetten boyun büktü büyüklerin sözün üstüne söz söylenmezdi ablam bitkin haldeydi bana dediki öğretmenim artık senindir büyük adam ol
Ertesi sabah Veysi amcadan telefon geldi dünürüm bugün müsaitseniz eşim Seher size gelecek aileler kaynaşsın oğlanda Temmuzda izine gelecekmiş istemeydi düğündü hallederiz gelin kızımla beraber dönerler İzmir’e olur dedi babam annem ikramlık bir şeyler hazırladı çörek yaprak ablam gönüllü gönülsüz misafirlere olan kıyafetini giydi sonunda acı bir kapı çalınışı kulağımı tırmaladı tak tak bizimkiler kapıyı açtı bende sedirimize oturdum gözlemliyordum dik dik bedeni topak altında bol paçalı şalvarı sırtında kalın bir şal olan kadın girdi içeri elinde bir elbiselik kumaş bir yazma geldi oturdu kahvesini şununu bunu sıkkımlandı konuya girdi durumu anlattı annemde kader kısmet diyip durdu sinirden yüzüm kıp kırmızı oldu ablamı onlara vermemeliydim ah bir büyük olsaydımda karşılarında durabilseydim

Ablamların düğün vakti gelmişti. Kapıdan girer girmez beni kucakladı, içeriye beraber ilerledik. O sırada gözlerim ince ince süzüyordu eniştemi. Uzun boylu, sık saçlı, yeşil gözlü, yakışıklı biriydi.
Düğünleri oldu, evlerine gittiler. Neyse ki ablamı hiç üzmedi, hatta tahsilini bile tamamlattı.
Düğünden sonra okullar açıldığı ilk iki gün gitmiştim okula, çok mutluydum. Diğer çocuklar gibi ağlamadım, okula gidiyorum diye sırama oturdum, uslu uslu öğretmenimi dinledim.
Okulun ikinci günü talihsizlik başladı. Arkadaşlarla teneffüse çıktık, oynarken düştüm dizim ve ellerim kanadı, durduramayınca ambulansla hastaneye kaldırdılar. Canım acıyordu. Arkadaşlarım anneme, öğretmenlerim babama haber vermiş, koşa koşa geldiler hastaneye. Ellerim, dizim sargılı, kolumda serum, acı içindeydim. Bir yandan da okulumu düşünüyordum. Ne olacaktı şimdi, yarım mı kalacaktı? Doktor geldi:
-Nasılsın delikanlı?
-Kötüyüm,
-Ağrın mı var?
-Ağrı umurumda değil,
-Pekâlâ, nedir seni üzen?
-Okulum, okulum kaldı, dedim.
Doktor amca sedyeyi hareketli hale getirdi, şimdi seninle gidiyoruz, dedi.
Uzun koridordan başka bir odaya geçtik.
Bir sürü çocuk ellerinde kalem, defter, kitap.
Yazı tahtası ve bir öğretmen bana tuhaf geldiği halde sordum:
“Doktor amca, bu oda neden bu halde?
Bak Hasancığım burası senin gibi hasta çocuklar için ayırtıldı, eğitimden geri kalmamanız için. Sen de hastanede olduğun müddetçe burada devam edeceksin. İstersen okulundaki öğretmenlerin de gelir, demişti. Böylelikle hem okulumdan, hem tedavimden geri kalmadım. Hem de birinciliklerle, ödüllerle bitirdim.
Böylelikle büyüdüm. Askerlik yaşım gelmişti, ama hastalığımdan dolayı engelli sayılıyordum ve bu nedenle askere almıyorlardı. Amed kaymakamının ve jandarma kollarının düzenlemiş olduğu yemin töreni vardı. Biz hastalar da katıldık, asker kıyafeti giydirdiler, şapkası, postalı ve diğer tertibatları uygun adım marş halinde davetlilerin ön safında yerimizi aldık, komutanımızı selamladık, saygı duruşunda durduk, yemin törenimizde yeminlerimizi edip namus ve şerefimiz üzerine söz verdikten sonra terhis olduk.
Üniversite sınav tercihini İzmir olarak yazmıştım. 9 Eylül Üniversitesi Ziraat bölümü geldi.
Ablam, eniştem, yeğenlerim, Ayşe ve Sezer bu duruma sevinirken, annem ve babam da hüzün ve korku hâkimdi. Onlar gelmeyecekti. Annem yanımda ve sık sık tembih diyordu. Orada ablan var, ikinize de güvenirim, ama sen yine de dikkatli ol.
“Tamam, anneciğim, merak etme sen.” dedim.
Babam sıkı sıkı sarıldı, eli cebine uzandı: “Al evlat şu parayı, lazım olur gurbette.
“Baba istemem, hem ödül olarak verilen para var ya onu yıllardır harcatmadın, onu aldım yanıma…” desem de zorla soktu ceketimin sağ cebine. Amcamlar, halam, teyzemler ve dayılarımla vedalaşarak eniştemin yer ayırttığı uçağa bindim.
Okul gayet güzel, ama zorlanıyordum, nasıl ayak uyduracaktım İzmir’e?
Annem sürekli arıyordu. Birinde, oğlum bitir artık şu okulu da gel, burada sana gelin kız bulayım diye başlıyor, köydeki bütün kızları sayıyordu bana.
Yahu anacığım, ben evlenmek istemiyorum, desem de fayda etmiyordu.
Ertesi sabah eniştem işe erken gitmiş, ben de ablamı tek bulmuşken biraz dertleşmek istedim.
-Abla müsait misin?
-Buyur.
Geçip oturdum yemek masasına keyifsiz.
-Ne o suratından düşen bin parça!
-Annem,
-Ne olmuş anneme, yoksa özledin mi?
-Yo bir şey olmamış, özledim tabii, oda var da…
-Eee söylesene- çatlatma insanı,
-Okulunu bitir, gel artık gelin kız bulayım sana, diyor.
-Hah hah hah
-Ne gülüyorsun abla?
-Sen buna mı üzüldün?
-Elbette başka neye üzüleceğim,
-Tamam, konuşurum da annemde haklı be kardeşim,
-Ablaaaaaaaa, bari sen yapma, bak yarın tezim var, geçemezsem sorumlu sensin!
-Sen bunu neden dert ettin, başarırsın, ne oldu?
-Ben odaya çekiliyorum, akşam görüşürüz.
-Peki
Akşam Vahap geldiğinde Hasan hâlâ tez hazırlıyordu.
-Hasan, hadi yemeğe gel, enişten geldi.
Ayşe:
-Sezer haydin yemeğe!
Yorgun ve mutsuz bir şekilde masaya gittim.
Eniştem, çocuklar, ablam:
-Ne oldu, ne bu halin, suratın sirke satıyor?
-Yorgunum ve bu şehre alışamadım.
-Alışırsın kayınço
Bu şehir bana göre değil, diyorum; okul bitince gideyim, diyorum, ama içimde bir ses gitme diyor.
Siz bu şehirde nasıl yaşıyorsanız, beni boğuyor, ama Amed’e gitmek istemiyorum, çünkü annem durdurmayacak beni.
Eniştem kızdı:
-Hop hop kayınço, orda dur bakalım.Tamam Amed anamızın babamızın memleketi, doğduğumuz yer, ama İzmir’e de laf söyletmem, burasıda karnımızın doyduğu yer.
-Tamam, enişte madem öyle güzelliklerini sayda bizde bilelim.
-Tamam, dinle, tarihçesinden başlıyorum.
-Dinliyorum
İzmir’in ilk yerleşim alanı yapılan arkeolojik kazılar sayesinde bulunmuş. Kentin günümüzden yaklaşık 8-9 bin yıl öncesinde bilimsel olarak Neolitik dönem olarak adlandırılan tarih diliminde Bornova’da bulunan Yeşilova’da kurulduğu düşünülmektedir. Bu dönemde oldukça verimli alüvyonal topraklara sahip olan ilk İzmirlilerin bu coğrafyada yaklaşık 1500 yıl kadar yani Kalkolitik dönemin sonuna kadar yaşadıkları düşünülmektedir.
Kentin ikinci yerleşim yeri olarak Bayraklı’da yeniden başlama sebebi henüz net olarak bilinmemekle birlikte bilim insanları konu ile ilgili çalışmalarını sürdürmektedirler. Bayraklı, Tepekule’de bulunan antik yerleşimin izlerinin 5000 yıl öncesine kadar gittiği yapılan arkeolojik kazılar ile ortaya çıkarılmıştır; ancak daha kesin ve başka bölgelerle bağlantı kurulabilecek bilgilere ulaşabilmek için yoğun çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Bayraklı, Tepekule ile ilgili en iyi bilinen dönem yerleşimin en parlak dönemini yaşadığı MÖ 7. yüzyıldır. Bu dönemde kent 12 İon kentinden bir tanesidir, görkemli bir Athena tapınağına sahiptir ve ticaretle uğraşmaktadır. Arkeoloji kazıları her ne kadar MÖ 4. yüzyılda ufak tefek yaşam belirtileri görülse de kent esas olarak bugün Kadifekale olarak bildiğimiz bölgeye taşınmıştır. Kazılardan çıkan her biri ayrı bir estetiğe sahip olan arkeolojik küçük eserleri bugün, İzmir Arkeoloji Müzesi ve İzmir Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nde görmek mümkün.
Elbette her kentin antik dönemde bir kuruluş efsanesi vardır: Rivayet edilir ki bir gün Büyük İskender Kadifekale eteklerinde bir pınar başında ve bir çınar ağacının altında uykuya dalar. Rüyasında iki Nemesis gelerek bulunduğu bir yerde bir kent kurmasını ve halkın buraya göç etmesini salık verirler. Uykusundan uyanan Büyük İskender tanrıçaların bu isteğini bölgenin en ünlü kehanet merkezi olan ve Klaros’ta (günümüzde Ahmetbeyli, ziyaret edilebilir.) bulunan Apollon tapınağındaki kâhinlere sorar. Tanrı Apollon Smyrnalılara Kutsal Meles’in (günümüzde Yeşildere) ötesindeki Pagos (günümüzde Kadifekale olarak bilinen bölge) tepesinde oturacak olanlar eskisine göre üç dört kat mutlu olacaklardır, yanıtını verir. İşte bunun üzerine kentin Bayraklı Tepekule’den MÖ 4. yüzyılda yani Hellenistik dönemde Kadifekale eteklerine taşındığı bilinmektedir. Bu elbette kulakta hoş seda bırak bir efsanedir, asıl gerçek ise kentin yaşam olanaklarının Bayraklı Tepekule’de artık olumsuz şartlarda olması yeni bir arayışa ihtiyaç duyulmasıdır.
Kent Kadifekale eteklerine taşındıktan sonra günümüze kadar hiç aralıksız iskân görür. Bugün İkiçeşmelik yokuşundan çıkarken sol tarafınızda göreceğiniz Agora Kazıları olarak bilinen alan kentin devlet agorasıydı. Burada kentle ilgili önemli kararlar alınmaktaydı ve büyükçe bir mahkeme binası bulunmaktaydı. Kentle ilgili diğer yapılar ise günümüzde ne yazık ki daha modern yapıların altında bulunmaktadır.
Büyük İskender ile başlayan Hellenistik dönemi tüm coğrafyalarda olduğu üzere İzmir’de Roma, Bizans ve Osmanlı dönemleri izler. Roma ve Bizans dönemleri İzmir’de çok parlak ve akılda kalıcı olmamıştır.
Osmanlı hâkimiyeti ile kent yeniden bir ivme yakalar. Kentin kesin olarak Osmanlı egemenliğine geçişi 15. yüzyıla denk gelir. Bu dönemde kentin limanı çok büyük bir öneme sahip değildi. Asıl önemli olan liman Sakız Adası limanıydı. Çeşitli sebepler dolayısıyla ilginin İzmir’e kayması limanın da önem kazanmasına vesile oldu. 17. yüzyıldan itibaren kent çok ciddi yükselişe geçti. Gelişen ticaretle birlikte kentin farklı bir mozaik yapısı da oluşmaya başladı. Batıdan Doğuya ticaret yapmaya gelen Levantenler, Ortodoks Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Müslüman Türklerden oluşan bu mozaik hoşgörüyle bir kent kültürü oluşturdu. Ticaret bu farklı etnik kökenleri, kültürleri, dinleri hem birleştirdi hem de zenginleştirdi.
İzmir bu dönemde sokaklarında ve çarşılarında bütün milletlerden insanların, doğu ve batının tüm mallarının görülebildiği bir şehirdi. Asya ve Avrupa arasında bir ticaret köprüsüydü.
Limandan iç kısımlara ulaşım kervanlarla yapılıyordu. Tahmin edileceği üzere bu ulaşım şekli oldukça kısıtlıydı ve yavaştı. Levanten tüccarlar kentin iç kısımlarına daha hızlı ulaşabilmek için demiryolu çalışmalarına ön ayak oldular. İzmir- Aydın demiryolu Anadolu topraklarına yapılmış ilk demir yolu hattı olarak bilinmektedir.
Demir yolu yapımında amaç, havzalarda toplanan ürünleri en hızlı ve en ucuz bir biçimde limana ulaştırmaktı. Demir yolu ticari kapasiteyi arttırmıştı ve o dönemde Kızlarağası Hanının önüne kadar gelen ve bir iç denizden oluşan liman yetmez olmuştu.
Dolayısıyla 19. yüzyılda liman inşa imtiyazına sahip olan Fransız ve İngilizler bugün Pasaport olarak bildiğimiz yeni limanı inşa ettiler. Böylelikle, 19. yüzyılın sonunda kent ticaretin önemli merkezlerinden bir tanesi olur.
Ancak kentin bu ihtişamlı günleri savaş ile gölgelenir. Yunan işgalinin ardından Kurtuluş Savaşı ve akabinde 1922 yılındaki yangın kenti bir harabeye çevirir.
Cumhuriyet kentin yaralarını sardı ve Herodotos’un da değimiyle “Onlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimlerinde” kurdular.
Cumhuriyetin kurulması ile kentin ticareti daha da gelişti, 1923 yılında 10 fabrika, 1933 yılında ise 129 fabrika İzmir’de kuruldu.
1923 yılında ticari bir atılım olan İktisat Kongresi ilk kez İzmir’de yapılır. Bu kongrede "fuar düşüncesi" ilk kez Atatürk tarafından ortaya atılır ve benimsenir ve Enternasyonal Fuar’ın temelleri 1936 yılında atılır.
Böylece İzmir’in ticari ve turistik yönü de ön olana çıkmaya başlar.
1930-1950 yılları arasında konserve fabrikaları, makarna ve bitkisel yağ fabrikaları kurulur. 1960 yılı sonuna doğru İzmir’de 11’i devlet sektörüne, 209’u da özel sektöre ait olmak üzere 220 büyük firma, muhtelif imalat dallarında faaliyet gösterir.
1970’lerde Türk turizminin başlangıç noktası olarak algılanabilen bir destinasyon olan İzmir özellikle Türkiye’nin ve turizmin tanınmasında önde gelen şehir haline gelir.
Dönemin filmlerinde de kendiliğinden film çekim platosu haline gelen İzmir birçok yerli ve yabancı ziyaretçinin akınına uğrar.
1980’lerde temeli atılıp faaliyete giren İzmir Adnan Menderes Havalimanı ile direk uçuşlar da artış gösterir. Bugün İzmir Adnan Menderes Havalimanı yeni dış hatlar havalimanı ile yurtiçi ve yurtdışı uçuşları ile birçok kenti İzmir’e bağlıyor.
70’li yıllardan bu yana İzmir ve ilçelerinde turistik tesisler geliştirilmesi ve turizm alt yapısının tamamlanması üzerine çalışılıyor. İzmir’deki arazilerin ve arsaların kıymetli oluşu yatırımcıları kimi zaman başka sektörlere itmiş olsa da İzmir’in turizmdeki geleceği girişimcilerin turizm yatırımlarında ümitsiz olmaması ve çaba göstermeleri ile gelişiyor.
Birçok ören yerinde kazı çalışmaları yapılıyor, eski eserler gün ışığına çıkarılıyor.
İzmir bugün tarihinden gelen ilham ile Bergama ve Efes gibi UNESCO Dünya Mirası listesine dâhil olan eşsiz arkeolojik mirası ile yerli ve yabancı ziyaretçileri yıl 12 ay turizm anlayışı ile ağırlamaya devam ediyor.
Kentin tarihinden bu yana belleğinde yer alan sağlık konusu ile termal turizm ve üçüncü yaş turizmi, fuarlar ve etkinlikler ile kongre turizmi, eşsiz kültürel mirası ile kültür turizmi, limancılık geçmişi ile kurvaziyer turizmi geliştiriliyor.
-Ya enişte anladık hoş ama sıkılıyorum işte. Buradan gitmek istesem de sanki bir ses kal, diyor.
Ayşe sözümü kesti:
-Dayı, madem öyle diploma töreninden sonra dedemlerle beraber gidelim hem ben de tatil yapayım dönüşte beni bırakma bahanesiyle tekrar benimle gelirsin.
-Hay akınla bin yaşa yeğenim,
-Kayınço ikinci üniversite okumaya ne dersin?
-Olur mu ki?
-Edebiyat fakültesine git, bu kez hem ilginde var senin,
-Peki, o zaman tören bitiminde memlekete gideyim, babama biraz yardım edip tatil bitiminde Ayşe’yle dönerim.
Babam ve annem törenden bir hafta önce geldiler İzmir’e.
Annem beni götürmekte kararlı bir sürü kız ismi biriktirmiş aklında say say bitiremiyor.
-Dayeciğim, bak sen de biliyorsun ki ben hastayım, tedavisi de yok ben evlenip yatağa bağlı kalırsam ya da ölürsem o kız ne yaaapppacak?
-Allah korusun oğlum.
-Korusun, korusun da gerçek bu hem ben gönlüm severse evlenmek istiyorum yoksa yok.
-Hanım ne sıkıyorsun oğlanı, bırak nasıl istiyorsa öyle olsun,
-Peki bey,
-Peki oğul nasıl istiyorsanız öyle olsun.
Baba yarın ki törenden sonra Ayşe’yi de alıp sizinle memlekete geleceğim, ekinleri güçlendirip tekrar döneceğim ve burada edebiyat okuyacağım.
-Peki oğul
-Baba sana ziraatla ilgili bilgi vereyim, sen de aynısını yap, ben yokken toprak çürümesin.
Türkiye toplam sebze üretimi bakımından dünyada saygın bir konumdadır. Dünyada sebze üretiminde Türkiye; Çin, ABD ve Hindistan ile birlikte ilk dört sıradadır. Ekonomik değeri yüksek olan domates, biber, patlıcan, kavun, karpuz, üretim miktarları bakımından ülkemiz ekonomisinde önemli bir yere sahiptir.
Ülkemizde yetiştirilen sebzeler serin iklim ve sıcak iklim sebzeleri şeklinde sınıflandırılmaktadır. Serin iklim sebzeleri arasında başta lahana, karnabahar, brokoli, pırasa, kereviz ve salata-marul; sıcak iklim sebzeleri arasında ise domates, biber, patlıcan, hıyar ve karpuz ilk akla gelenlerdir. Saymış olduğumuz bu sebzeler genelde ülkemizde fide dikimi ile bazı yörelerde ise tohum ekimi ile yetiştirilmektedir.
Neden fide ile üretim tercih edilmektedir?
Geniş alanlarda yapılan yetiştiricilikte sağladığı yararlar nedeniyle fide ile üretim tercih edilmektedir. Bu yararlar aşağıda sıralanmaktadır:
• Fide ile yetiştiricilikte tohum sarfiyatının azalması,
• Toprak koşullarının tohumla ekime uygun olmaması,
• Uygun tohum ekim mibzerlerinin yokluğu,
• Yazlık sebzeler için erken ilkbahar döneminde düşük sıcaklık risklerinden korunma,
• Erkencilik sağlaması,
• Düşük ve düzensiz çimlenmeyi ve çıkışı önlenmesi.
Yazlık ve kışlık sebze fidelerinin yetiştirilmeleri farklıdır.

Yazlık Sebze Fidesi Yetiştiriciliği

Ülkemizde genellikle yazlık sebzelerden domates, biber ve patlıcan fide ile yetiştirilmektedir. Bu sebzelerin fidelerini yetiştirmek amacıyla fide yetiştirme yerleri Ekim-Kasım aylarında işlenerek, askıya alınır. Ocak ayının sonunda veya şubat ayı içinde bu yerler freze yardımıyla işlenir, 10-13 cm yüksekliğinde ve 120 cm genişliğinde yastık denilen fide yetiştirme yerleri hazırlanır. Sonra tırmık ile tohumların ekileceği yerler tesviye edilir.
Sebze türlerine göre yastıklarda 8-15 cm sıra arası mesafede ve 1-2 cm derinliğinde çiziler açılır. Bu çizilere tohumlar sıravari olarak ekilirler. Bakım işleri ve fidelerin daha iyi gelişebilmeleri için sıravari tohum ekimi yetiştiricilere tavsiye edilmektedir.
Fide yetiştiriciliğinde toprak tesviyesi ve kullanılan harç materyali büyük önem taşımaktadır. Bu iki uygulama tohum çimlenmesi üzerine etkilidir. Fide üretimi için yastıklarda torf veya yanmış-elenmiş çiftlik gübresi kullanılır. Torf çiftlik gübresine oranla pahalıdır. Bu nedenle genellikle üreticiler daha ucuz olan yanmış, elenmiş çiftlik gübresini tercih etmektedirler.

Fidelerin gelişme döneminde suni gübre ile yastıklara besin maddesi takviyesi de yapılır. 25 metre boyunda ve 120 cm genişliğindeki fide yetiştirme yastıklarından yaklaşık 15-20 bin fide elde edilir.

Sağlıklı fide temini amacıyla yastıklara 2 kg fosforlu gübre veya 2-3 kg 20-20-0 kompoze gübre verilir. Tohum ekiminden sonra kapak materyali hazırlanır. Kapak için; üçte-bir oranında iyice yanmış ve elenmiş çiftlik gübresi ile üçte-iki oranında kum ve toprak karıştırılır. İstenirse kapak için2:1 oranında yanmış ve elenmiş çiftlik gübresi, 2:1 oranında mil karışımı da kullanılabilir. Çiftlik gübresinin fazla olması nemin korunması bakımından da yararlıdır. Bu nedenle çiftlik gübresi sulama sıklığını da azaltır. Yetiştiricilikte çok sık yapılan sulama mantari hastalıklara yol açabilir. Ayrıca, çiftlik gübresi kullanımı tohumların düzenli çimlenmesini de sağlar. Belirtilen ölçülerdeki bir yastık için 80-100 gram tohum yeterlidir. Tohumlar açılan çizilere ekilirler. Üzerleri harç materyali ile kapatılır. Baskı tahtası ile sıkıştırılarak, tohumun toprakla teması sağlanır.

Sıra arası mesafelerin belirlenmesinde bazı konulara dikkat edilmelidir. Örneğin; büyük fide ile dikim yapılacaksa sıra arası mesafe arttırılır. Kuruya dikim yapılacaksa fidenin pişkinleşmesi istenir ve fide yastıklarda uzun süre bekletilir. Böyle durumlarda sıra arası mesafenin arttırılması gerekir. Her sırada ortalama 100-120 bitki olması arzulanır. Sayı tür ve ekim sıklığına göre belirlenir. Kapak materyali örtüldükten sonra tavalar iyice sulanır. Üzeri 0.30 mm kalığında şeffaf polietilen ile örtülür. Örtü malzemesinin U.V katkılı olması örtünün ömrünü artırır ve maliyeti azaltır.

Çimlenme tamamlanıncaya kadar yastıklar açılmaz. Tohumlar çimlenip, toprak yüzeyine çıkınca sık ekim yapılmışsa seyreltme yapılır. Seyreltme işleminden sonra yastıklardaki yabancı otlar temizlenir. Sıra araları işlenerek bitki kök bölgesi havalandırılır. Fideler sökülünceye kadar düzenli sulama yapılır. Yastıklardaki fidelerin sağlıklı ve iyi gelişebilmesi için açık ve güneşli havalarda etekler açılarak, havalandırılır. Şubat ayının ortasında ekilen tohumlar nisan ayı ortalarında dikim büyüklüğüne ulaşırlar. Dikim büyüklüğüne gelen fideler sökülmeden bir gün önce bol su ile sulanmalıdır. Bu sulama, söküm sırasında kökte meydana gelebilecek hasarları azaltır. Normal şartlarda tohum ekiminden 45-50 gün sonra fideler dikim büyüklüğüne ulaşırlar.
Kışlık Sebze Fidesi Yetiştiriciliği

Kışlık sebzeler arasında yer alan karnabahar, lahana, brokkoli ülkemizde fide ile yetiştirilmektedir. Fide yetiştirilecek toprak ilkbaharda sürülerek bırakılır. Mayıs-Haziran aylarında toprak freze ile işlenir, tırmıkla düzeltilir ve tavalar hazırlanır.
Sulama suyunun tavalarda kalması için tava kenarları yastıklara göre yüksektir. Toprak nemini sağlamak amacıyla tohum ekiminden önce tavalar sulanır. Tohumlar 1-2 cm derinliğinde açılan çizilere sıravari ekilirler. Sıravari ekim hem bitki gelişmesinde hem de bakım işlemlerinde kolaylık sağlar. Sıra arası 10-15 cm olacak şekilde tohumlar ekilirler. Üzerleri yazlık sebze fidesi yetiştiriciliğindeki gibi hazırlanan harç ile örtülür. Fide yastıklarında kullanılacak harçta hastalık ve yabancı ot tohumlarının bulunmaması gerekir. Kapak atıldıktan sonra tavalar iyice sulanır. Nem kaybını önlemek amacıyla toprak yüzeyi gazete kâğıdı, nemli bez veya çuvallarla örtülür.

Tohum ekimi yaz aylarında yapıldığı için sıcaklık çok yüksektir. Bu nedenle tohumların çimlenmesi için sık sulama yapılır. Tohumların çimlenme durumu her gün kontrol edilir. Çimlenme başlar başlamaz toprak yüzeyindeki örtü materyali kaldırılır. Sıcak saatlerdeki güneş ışınlarından korunması için fidelerin üzeri gölgeleme materyali ile örtülür. Fideler dört beş yapraklı oluncaya kadar düzenli olarak öğleden sonraları sulanır.

Ege bölgesi koşullarında tohum ekimi haziran, temmuz ve ağustos aylarında yapılır. Tohum ekiminden 30-35 gün sonra fideler dikim büyüklüğüne ulaşırlar. Yetiştiricilikte erkencilik sağlamak isteniyorsa tohumlar daha erken dönemde ekilebilir.
-Sağol aslan oğlum, iyi ki sen okudun,
-Sen de sağol babam.
-Ablanı da okutacaktım, ama gücüm yetmedi. Neyse ki damat iyi huylu da ablanı korudu, kültür sahibi etti.
-Sen takma bunları- her şey geride kaldı baba.
-Ben gideyim biraz tarihi yerleri gezeyim, eniştem telefon etti, akşam dönüyoruz İzmir’e.
-Dayı ben de geleyim mi seninle?
-Gel bakalım.
-Dayı buraların tarihinden bahseder misin bana?
-Anlatayım bak şimdi buralar eski adıyla Amed, yeni adıyla:
Diyarbakır, tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir şehir. Mezopotamya ile Anadolu medeniyetlerinin geçiş bölgesinde olan bu şehrin geçmişi 9 bin yıl öncesine dayanmaktadır. Bir dönem Romalıların, Bizanslıların ve daha sonra Osmanlının egemenliğini sürdürdüğü şehir, günümüzde hâlâ o döneme ait izleri taşıyor. 9 bin yıldır yaşamın hiç kesintiye uğramadığı ender kentlerden biri olan ve dört bir yanı tarih kokan bu şehirde mutlaka görmeniz gereken yerleri sizin için sıraladık.
Burası Diyarbakır Surları
Çin Seddi’nden sonra dünyanın en uzun suru olarak biliniyor. Ancak üzerindeki kabartma, motifler, kitabeler ve her medeniyetten bir izin olduğu surlar, bu özelliği bakımından eşsizdir.
Yukarıdan bakıldığında görünümüyle kalkan balığını andıran Diyarbakır Surları 5 bin 100 metre uzunluğundadır. 12 metre yüksekliğinde olan ve 82 burcu bulunan surlar, kentin en ilgi çekici yapılarından biridir.

-Peki burası?
-Gel benimle!
Hasan Paşa Hanı
Hasan Paşa Hanı, Diyarbakır’ın Osmanlılar tarafından alınmasından sonra Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Vezirzade Hasan Paşa tarafından yaptırılmış ve uzun yıllar önemli bir tüccar hanı olarak kullanılmıştır. Uzun süren restorasyon çalışmalarının ardından yenilenen han, Diyarbakır’ın önemli tarihi ve turistik mekânları arasında yer almaktadır.
-Çok güzelmiş be.
-Daha gezilecek çok yer var sabırlı ol.
Hevsel Bahçeleri
Dicle Nehri ile tarihî surlar arasında yer alan 8000 yıllık geçmişiyle yalnızca Diyarbakır’ın değil; ülkemizin de en önemli tarihi varlıklarından biridir. Tarih boyunca uzun yıllar şehrin bütün sebze ve meyve ihtiyacının sağlandığı bu bahçeler, kentin mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerinden biri.
-Beğendin mi?
-Çoooooook… Babam hiç anlatmadı buraları.
-Babana ne bakıyorsun, dayın eğlencelidir senin.
Kervansaray
Mimarisi ve içyapısı ile Diyarbakır’da mutlaka gezilmesi gereken yerlerden biri olan kervansarayın yapımına 1521 yılında başlanmış ve 1527 yılında bitirilmiştir. Han 72 oda, 17 dükkân ve 800 deve alabilecek kapasitede bir ahırdan oluşuyor. Bugün restore edilerek otel haline getirilmiştir.
Sülüklü Han
Han 1683 yılında Hanilioğlu Mahmut Çelebi ve kız kardeşi Atike Hatun tarafından yaptırılmıştır. Han içerisinde bulunan bir kuyudan bir dönem hekimler tarafından şifa amaçlı sülükler çıkarılırmış ve bu sebeple hana Sülüklü Han ismi verilmiştir. Han günümüzde restore edilmiş bir şekilde kafe olarak ziyaretçilerini ağırlamaktadır.
Ulu Camii
Anadolu’nun en eski camisi olarak bilinir. 639 yılında Diyarbakır’ın İslam orduları tarafından fethedilmesinden sonra şehrin en büyük Hristiyan kilisesinin (Mar Toma Kilisesi) camiye çevrilmesiyle oluşturulmuştur. Cami, İslam dünyasının 5. Harem-i Şerifi olarak kabul edilmektedir.
Asur Kalesi
Diyarbakır’ın Eğil ilçesinde yer alan ve Asurlular tarafından yapılan Asur Kalesi Diyarbakır’ın en önemli tarihi varlıkları arasında yer alır. Asur Kalesi’nde ana kayanın oyulmasıyla elde edilmiş tüneller tespit edilmiştir. Ayrıca kalenin kuzeydoğusunda Asur krallarına ait kral mezarlıkları da bulunmaktadır.
Ayşe şaşkın şaşkın dinliyordu.
Meryem Ana Kili
Kilise 3. Yüzyıldan kalmadır. Zamanla birçok onarım görmüş olan kilise, dört avlu, divanhane ve din adamlarının yaşadıkları bölümlerden oluşmaktadır.
Çayönü Buluntuları

İlk yerleşik hayata geçilen yerlerden biri olan Çayönü antik kenti, cilalı taş devrine; yani günümüzden yaklaşık 9000 yıl öncesine ait izler taşımaktadır. Çayönü antik kenti Diyarbakır’ın 65 kilometre kuzeybatısında yer almaktadır. Bu İlkel yerleşmesinde çıkartılan öğütme taşları, çakmak taşı, kemikten ve bakırdan yapılan çeşitli aletler Diyarbakır Arkeolojik Müzesi’nde sergilenmektedir.
On Gözlü Köprü
On Gözlü Köprü, Dicle Köprüsü, Silvan Köprüsü ve Mervani Köprüsü olarak dört ayrı isimle bilinen ihtişamlı köprü, Mervaniler devrinde Diyarbakır hükümdarı Nizamüddevle Nasr tarafından 1065 tarihinde yaptırılmıştır. Şehrin önemli tarihi yapılarından biridir.
-Dayı burası cennet.
-Ah ah, öyledir ya, fakat buranın insanı kıymetini bilmedi.
-Hadi gidelim artık eve dapir bapir mereq ew
-Tamam.
-Anne biz geldik.
-Hoş geldiniz.
-Çok açıktık yemekte ne var?
-Siz gideceksiniz diye çiğ köfte, baba kuluc yaptım.
-Yaşa be anne.
-Hadi yiyelim de gidelimi, uçağa geç kalmayalım.
-Afiyet olsun.
-Sağol annem.
Yola çıktık ve birkaç saat sonra uçakla İzmir’e ulaştık.
Sabah fakülteye gittim, edebiyat fakültesi. Anfiye girdim, anfinin sağ tarafında dersler asılı, inceledim.
Bazıları okula gitmenin sık ağaçlı karanlık bir ormanda mahsur kaldığını Yüksek ağaçların dalları neredeyse tüm güneş ışığını engellediğini, etrafını saran bitkiler hareket etmene engel olduğunu düşünür tüm gün fakültedeki anfi de hapsolduğun yetmiyormuş gibi, akşamların da ev ödevleriyle geçiyor ve başka hiçbir şey yapmaya fırsat olmuyordu. Sabahın erken saatlerinde kahvaltı etmeden evden ayrıldım. kaldırımda Bir çocuk hatta çocuk da denmez Bir delikanlı simit satıyordu 3 tanesi 1 liraya İnsanlar bir garip bakıyordu ona. Yanına varıp bir tane simit aldım. Durakta belediye otobüsünü beklerken gevrek simidi bitirdim. Kalabalık yolcusu ile otobüs geldi ite kaka bindik içeride balık konservesi gibi olduk ama. Her bir kilometrede duruyor ve yolcu alıyordu. Meşakkatli yolculuğumuz otobüsün üniversite kampüsüne girmesi ile sona erdi. Bir dakika içinde boşaldı otobüs hızlıca edebiyat dersinin verileceği anfiye doğru koştum salonda dersler asılı kısaca süzdükten sonra Sınıfa girdim.
• Edebiyat Fakültesi

• Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

• Dersler - AKTS Kredileri
I.YARIYIL
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
BİL150 Temel Bilgi Teknolojisi
Zorunlu Dersler 4+0 5.0
EDB109 Yeni Türk Edebiyatına Giriş
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
EDB113 Eski Türk Edebiyatına Giriş
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TDE119 Osmanlı Türkçesine Giriş
Zorunlu Dersler 4+0 5.0
TDE121 Türkiye Türkçesi Ses Bilgisi
Zorunlu Dersler 4+0 6.0
TDE125 Türk Dili Tarihine Giriş
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
Yabancı Dil Dersleri(1) 3.0
Seçmeli Dersler(1) 2.0
Toplam 30
II.YARIYIL
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
EDB118 Edebiyat Bilgileri
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
EDB120 Türk Halk Edebiyatına Giriş
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TDE110 Osmanlı Türkçesi Grameri
Zorunlu Dersler 4+0 6.0
TDE212 Türkiye Türkçesi Yapı Bilgisi
Zorunlu Dersler 4+0 6.0
Yabancı Dil Dersleri(1) 3.0
Seçmeli Dersler(1) 3.0
Mesleki Seçmeli Dersler(2) 6.0
Toplam 30
III.YARIYIL
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
EDB223 Tanzimat Edebiyatı
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
EDB225 13.-15. Yüzyıl Eski Türk Edebiyatı
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TAR165 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi I
Zorunlu Dersler 2+0 2.0
TDE210 Osmanlı Türkçesi
Zorunlu Dersler 4+0 7.0
TDE215 Eski Anadolu Türkçesi Grameri
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TDE219 Göktürkçe
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TDE221 Genel Dilbilim I
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
Mesleki Seçmeli Dersler(2) 6.0
Toplam 30
IV.YARIYIL
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
TAR166 Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II
Zorunlu Dersler 2+0 2.0
TDE220 Eski Uygurca
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TDE222 Genel Dilbilim II
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TDE224 Türkiye Türkçesi Cümle Bilgisi
Zorunlu Dersler 3+0 4.0
Seçmeli Dersler(3) 9.0
Mesleki Seçmeli Dersler(3) 9.0
Toplam 30
V.YARIYIL
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
EDB325 Servet-i Fünun Edebiyatı
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
EDB327 16. Yüzyıl Eski Türk Edebiyatı
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TDE303 Karahanlı Türkçesi
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
Seçmeli Dersler(3) 9.0
Mesleki Seçmeli Dersler(4) 12.0
Toplam 30
VI.YARIYIL
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
EDB326 İkinci Meşrutiyet Dönemi Edebiyatı
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
EDB328 17. Yüzyıl Eski Türk Edebiyatı
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TDE304 Harezm Türkçesi
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
Seçmeli Dersler(3) 9.0
Mesleki Seçmeli Dersler(4) 12.0
Toplam 30
VII.YARIYIL
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
EDB401 18.-19. Yüzyıl Eski Türk Edebiyatı
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
EDB405 Milli Mücadele Dönemi Edebiyatı
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
EDB411 Türkoloji Çalışmaları I
Zorunlu Dersler 4+0 6.0
EDB423 Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı I
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
TDE401 Çağatay Türkçesi
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
Seçmeli Dersler(1) 3.0
Mesleki Seçmeli Dersler(3) 9.0
Toplam 30
VIII.YARIYIL
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
EDB412 Türkoloji Çalışmaları II
Zorunlu Dersler 4+0 6.0
EDB424 Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı II
Zorunlu Dersler 2+0 3.0
Seçmeli Dersler(4) 12.0
Mesleki Seçmeli Dersler(3) 9.0
Toplam 30
Mesleki Seçmeli Dersler
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
TDE127 Yazılı Anlatım (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE217 Türkolojiye Giriş (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB323 Çocuk Edebiyatı (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE213 Türkiye Türkçesi (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE229 Dil Araştırmalarında Yöntem ve Teknikler (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 2 6.0
TDE325 Osmanlı Türkçesi, Okuma, Yazma, Çeviri I (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB216 13-15. Yüzyıl Eski Türk Edebiyatı Metinleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB222 Edebiyat Araştırmalarında Yöntem ve Teknikler (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 2 6.0
EDB373 Türk Halkbilimine Giriş (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE226 Yabancılara Türkçe Öğretimi (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE228 Tanzimat Dönemi Metinleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE326 Osmanlı Türkçesi, Okuma, Yazma, Çeviri II (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB313 Türk Halk Hikayeleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB321 Roman Çözümlemeleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB329 Batı Edebiyatında Akımlar I (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB331 Sözlü ve Yazılı Edebiyatta İmgeler (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB333 Şair Tezkireleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB335 Batı Edebiyatı Metinleri I (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB337 Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Eleştirisi (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE311 Osmanlı Türkçesi Metinleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE315 Anlambilime Giriş (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE323 Yazınsal Metin Çözümlemeleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB324 Türk Halk Masalları (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB330 Batı Edebiyatında Akımlar II (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE301 Çağdaş Türk Lehçeleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE308 Klasik Farsçaya Giriş (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE320 Anadolu Ağızları (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE324 Özbekçe (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE330 Yakutça Yapı Bilgisi (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE332 Yenisey Yazıtları (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE473 Türkmen Türkçesi Grameri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB408 Türkiye Türkçesinin Güncel Sorunları (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB421 Yeni Türk Edebiyatı Metinleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE405 Dilbilim ve Edebiyat (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE409 Divan Şiirinde Eleştiri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB402 Türk Edebiyatında Nesir (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB403 Öykü Çözümlemeleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB404 Şiir Tahlilleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB410 Metin Şerhi (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
EDB490 Cumhuriyet Dönemi Metinleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE408 18. -19. Yüzyıl Eski Türk Edebiyatı Metinleri (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE410 Söylem Çözümlemesine Giriş (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
TDE413 Kıpçak Türkçesi (TR)
Mesleki Seçmeli Dersler 2 + 0 4.5
Seçmeli Dersler
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
İNG225 Akademik İngilizce I (ING)(ING)
Seçmeli Dersler 3 + 0 3.0
İNG226 Akademik İngilizce II (ING)(ING)
Seçmeli Dersler 3 + 0 3.0
Seçmeli Ders
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
BEÖ155 Beden Eğitimi (TR)
Seçmeli Ders 2 + 0 2.0
KÜL199 Kültürel Etkinlikler (TR)
Seçmeli Ders 0 + 2 2.0
THU203 Topluma Hizmet Uygulamaları (TR)
Seçmeli Ders 0 + 2 3.0
TİY152 Tiyatro (TR)
Seçmeli Ders 2 + 0 2.5
Yabancı Dil Dersleri
Ders Kodu Ders Adı Zorunlu/Seçmeli Zorunlu/Seçmeli AKTS
İNG177 İngilizce I (ING)(ING)
Yabancı Dil Dersleri 3 + 0 3.0
İNG178 İngilizce II (ING)(ING)
Yabancı Dil Dersleri 3 + 0 3.0

Sınıfa girdim.
Aynı konferans salonları gibi düzenlenmiş.
İkinci bölümdeki ikici kısma geçip oturdum.
Önüme bir kız gelip oturdu, ince yapılı, saçları uzun altın sarısı, gözleri yeşil.
O an içimde bir şeyler aktı sanki.
Dalıp gittim.
Neyse ki imdadıma Bekir Hoca yetişti.
Kır saçlı, gözlüklü, naif biri. Günaydın gençler, diyerek kürsüye geçti, anlatmaya başladı:
Evet, gençler, Ben Bekir Oğuz Başaran.
Birçok okulda görev yaptım son görev yerimde burası ve sizin hem öğretmeniniz hem de eski ve yeni Türk Dili ve Edebiyatı hocanızım. Sizleri de kısaca tanıyayım, dersimize geçelim.
Herkes kendini kısaca tanıttıktan sonra ön sıramdaki kız kendini tanıttı :
Ben Mihrimah Güçlü, aslen İzmirliyim.
Böylelikle ben de sormadan adını öğrenmiş oldum. Ola ki öğrenemeyip sormaya kalkışsaydım kızın karşısında maymuna dönerdim kesin.
Hoca başladı anlatmaya. Ama ben dalıp dalıp gidiyorum Mihrimah’ın saçlarında.
GİRİŞ Mısra Arapça “kapı kanadı” anlamına gelmektedir. Nazım terimi olarak ise “tam aruz kalıbıyla söylenmiş olan beytin yarısıdır. • Nazım parçasını oluşturan her bir satırdır. • Nazım içinde göze çarpan mısralara mısra-ı berceste (fırlamış mısra) denir: Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş Bâkî • Berceste, aynı zamanda bir şiiri ya da fikri övmek için de kullanılır (şi’r-i berceste, fikr-i berceste). • Azâde veya mısra-ı âzâde ise, öteki mısraları unutulan veya tek başına anlamlı olan mısralara denir. • Ayrıca, bir beytin anlam bakımından birbirine bağlı olmayan iki mısraının her birine de âzâde denir. Beyit Arapça “çadır, ev, oda” anlamlarındadır. • Nazımda iki mısra bir beyit oluşturur. • İlk mısraına sadr ikincisine ise acûz denir. • İki mısraı birbirine kafiyeli olan beyitlere mukaffâ, musarrâ veya matlâ; kafiyeli olmayanlarına ise müfred veya ferd denir. • Nazım parçasının içinde, anlamı kendi içinde tamamlanmayıp alttaki beyitlere de geçen beyitlerin her birine merhûn denir. NAZIM ŞEKİLLERİ A. Beyitlerden Oluşan Nazım Şekilleri 1. Tek Kafiyeli Olanlar a. Kaside • Niyet etmek, yaklaşmak anlamındaki kasada sözünden türemiştir. Bir kişiyi övmek ve genellikle karşılığında yardım istemek için yazılır. • 9 beyitten 100 beyte kadar aynı aruz kalıbıyla yazılır ve aa, ba, ca… şeklinde kafiyelenir. • İlk beytine matla son beytine makta denir. En güzel beytine ise şah-beyt ya da beytü’l kasid adı verilir. Şairin mahlasını söylediği beyte taç-beyt denir. Mahlas, genellikle dua kısmında ve kasideyi bitirmeden söylerler. • Konuyu işleyiş bakımından Nesib (Konusu sevgili) veya Teşbib (Konusu sevgili dışında) ile başlayan kaside Methiye ile devam eder, Fahriyye’den sonra du’a kısmı ile sona erer. • Şair, kasidenin başında aşktan, aşkın verdiği acılardan, sevgilinin güzelliğinden ya da başka konulardan söz edebilir. • Nesib kısmının sonunda uygun bir beyitle asıl konuya girer. Bu geçiş beytine Girizgah, bu kısımdan sonra gelen beyte Maksad, Maksud, ya da Medhiyye denir.
Hoca anlatıyor ve ilk defa benim umurumda değil, dalıp gidiyorum, şiir yazıyorum.

İZMİR GÜZELİ
Saçları altın,
Gözleri mercan,
Buradaki herkesi
Solduran güzellik.

Kırda dolanırım,
Güzelliğinle eş değer
Bir gül yok.
Seni görünce
Su bile
Gülleri
Sulamaya
Utanır sultanım.
Aslında utanıyorum çünkü ilk haylazlığım bu.

Sebebini çözemedim ama İzmir şimdi güzelleşti.
Evdekiler çözmüştü içimi ama bana bir şey demiyorlardı.
Sadelikten hoşlanan ben her gün okula limon suyu ile jöle yapıp gider olmuştum.
Mihrimah’ı gördüğüm zaman kekeliyordum heyecandan.
Günler, haftalar geçmesine rağmen açılamadım kendisine.
Bir gün eve geldim, kimseyle konuşmadan odaya geçip müzik açtım, üzerimdekilerle beraber yatağa attım kendimi . Müziği dinlerken uyuyakalmışım.
Beyazlar içinde bir kız bu Mihrimah’tı. Hasan neyi bekliyorsun, niye gelmiyorsun, neden uzaksın, bekliyorum, diyordu.
Gerçek sandım, rüya imiş, ama bana cesaret verdi. Baktım sabah olmuş, aceleyle geçen okulda onun için yazdığım şiiri alarak kahvaltı bile yapmadan herkesin şaşkın bakışları arasından sıyrılıp okula ulaştım. O kadar erken gelmişim ki Mihrimah’ın gelmesini tam yarım saat bekledim, fakat şikâyetçi değildim, onun için değerdi. Yeter ki onunda duygularıma karşı olumlu bir yanıtı olsundu.
Oh nihayet geldi.
Hadi Hasan gücünü topla.
-Hoş geldin Mihrimah-
-Hoş bulduk.
-Nasılsın?
-İyiyim ya sen?
-Ben de iyiyim.
-Peki ya iyiysen yüzündeki bu ifade nedir?
-Boş ver ya. Şeyyy… Biraz konuşabilir miyiz?
-Tabi buyur.
-Şey, şey…
-Lütfen söyler misin, utanma.
-Ben seni gördüğüm ilk günden beri hoşlanıyorum, niyetim ciddi, seni daha yakından tanımak istiyorum, bak bu da sana yazmış olduğum şiir.
-Öyle güzel okuyordu ki gözlerim onda takılı kaldı.
-Çok güzel olmuş.
-Beğendiğine sevindim.
-Ee… Ne diyorsun, evet mi, hayır mı?
-Bu teklifi bende bekliyordum, teşekkür ederim, tabi kabul ediyorum.
Sevinçten uçtum nerdeyse.
-O zaman bu gün Orman Parkı’na gidelim mi ?
-Olur.
Okuldan direk eve gidip hazırlanmaya başladım. Ablam arkamdan:
-Ne bu acelen, nereye böyle? Çok yakışıklı olmuşsun.
Dese de duymadım, Kent ormanına ulaştım.
Mihrimah 5 dakika sonra geldi.
Hoş geldin anlamında yanağından öpüp aldığım gülü ona uzattım.
-Teşekkür ederim.
-Lafı fazla uzatmayacağım sana olan duygularım gerçek ve net.
-Dinliyorum.
-Birazdan anlatacaklarım duygularını değiştirir mi bilmiyorum, ama bilmen gerekiyor.
-Dinliyorum Hasan.
-Memleketimi biliyorsun zaten.
-Biliyorum.
-Benim bir hastalığım var.
-Ne hastalığı?
-Hemofili, diyorlar.
-Genetik olduğunu duymuşsundur ve biliyorsundur.
Evet, duydum ama pek bilgim yok.
-Anneden geçiyormuş akraba evliliklerinde.
-Peki, bir riski var mı?
- ……….
-Soru sordum.
-Dikkatli olmadığım sürece öldürücü olabilirmiş.
-Beraber dikkatli oluruz canım.
-Annem Fikriye, babam Salih. Babam çiftçi, annem ev hanımı. Bir ablam var burada yaşıyor eşi ve çocuklarıyla. Ben okumaya geldim. Ziraat bölümü okudum, memlekete dönmek istedim, ama dönemedim.
-Neden?
İçimde kalmam gerektiğine dair bir his vardı, kaldım. İkinci olarak bu bölümde okumaya başladım.
-O hissin nedenini buldun mu?
-Evet, Tanrı bana aşkı hazırlamış.
-Öyle mi, kime?
-Tabii ki sana.
-Hı… Sen ailenden bahsetmedin, Sen güzel anlatıyordun, bölmeyim, dedim.
Devamla:
Ben doğma büyüme İzmirliyim, Babam Necip Nazım otomotiv sektöründe mühendis, annem Güner dekorasyoncu, bir de kardeşim var Eda, benden 3 yaş küçük.
-Hı güzel .
-Annen, baban nereli olduğu mu sorun eder mi?
-Hayır, öyle insanlar değiller.
-Anlaştığımıza göre ne yapmak istersin?
-Geç oldu artık eve gidelim.
-Peki.
Eve geldiğimde ablam soru yağmuruna tuttu ama bir şey demedim.
Ayşe ile Sezer halimden anlamışlar.
Anne dayım âşık olmuş.
Ne kadar inkâr etsem de ablam inanmamış.
Ertesi gün hemen anneme söylemiş.
Her şey o kadar güzeldi ki aşkımla sınavlarımızı hızlı hızlı geçiyor, gezip hediyeleşiyorduk.
Annem duyunca biraz evhama kapılmış ama olsun.
Olsun düzelir, keyfimi kimse bozamaz artık.
Mihrimah’la konuştum, ailen de bilsin, gelip isteyelim, dedim.
Cuma akşamı ikimizde evlerimizde ailelerimize açıkladık, ama gel gelelim kader yine bana küstü. Bu tarafta ben sevinirken, onu üzmüşler. İki gün telefonu açmadı, korktum hastalandı diye.
Evine de gidemedim, yakışık kalmaz diye düşündüm. Pazartesini zor ettim, uykusuz ve halsiz.
Nihayet hafta içi olmuştu, okulda sorabilirdim ne olduğunu.
Üniversiteye gittim, ama o yoktu. Çevreye de bakındım, gelmemiş. Çaresizdim, kanımı çektiler sanki. Okulun önünde bayılmışım, arkadaşlar getirmiş hastaneye, o gece hastanede tuttular beni. Eniştem başımda durmuş sabah olunca izin vermediler, okula gideyim sevdiceğimi göreyim.
Eniştemden rica ettim, okula gitti. Mihrimah’ı bulup sormuş.
O da anlatmış bir bir ne olduğunu:
-Hasan’ı duyunca korkup izin vermediler, her şeyimi aldılar. O yüzden arayamadım ve evden çıkma yasağı koydular, dün o yüzden gelemedim.
Bu günde bir yolunu bulup geldim, ama Hasan yok demek, başına iş gelmiş.
Eniştem:
-İstersen dersten çıkışını bekleyim, beraber hastaneye gidelim.
-Çok iyi olur.
-Tamam bekliyorum.
Geldiklerinde her şeyi anlattı, çok üzülmüştüm,
-Üzülme aşkım ben onları ikna edeceğim aşkım.
-Nasıl?
-Sen merak etme.
Yer ayağımdan kayıyor olmuştu.
Hastaneden çıktım, telefonu fırlattım bir köşeye, yemek bile yemiyordum.
Ailemin tüm fertleri de üzgündü durumumuza .
Okula cansız cansız gidip geliyordum.
Diploma günü yaklaşmıştı, Mihrimah’la ben yan yana nasıl atacaktık bu üzüntüyle.
Törenden bir hafta önce telefonum çaldı.
-Hasan telefonun çalıyor.
-Boş ver abla çalsın.
-Ama?
-Kimseyle konuşmak istemiyorum, dedim.
-Ama Mihrimah arıyor!
-Ne!
-Evet, sevdiğin arıyor.
-Hemen koştum, telefonu heyecanla açtım.
-Alo hayatım.
Karşıdan beklemediğim bir ses:
-Hasan sen misin?
-Evet benim.
-Ben Mihrimah’ın babası, bana bak, kızımdan uzak duracaksın!
- ………………
-Haline bakmadan kızımı nasıl sevebiliyorsun. Bende sana verilecek kız yok, git hastalığında boğul, kızıma layık değilsin!
Konuşmama bile bile izin vermeden telefonu kapattı.
Ne yapacağımı şaşırmıştım, söyledikleri beyinciğimin içinde uğulduyordu.
Haklılardı da.
Evlenmem, hastalığımı düşünüyorum, kimseyi arkamda çaresiz bırakamam diyen ben, aşk kapıma geldiğinde hastalığımın zorluklarını unutmuştum adeta mecnundum bunları düşünürken şu sözler döküldü gönlümden:
KURAKLIK

Evlat
Evlat
Evlat dedim
Kucağım boş kaldı.

Yâr
Yâr
Yâr dedim
Gözüm yaş doldu.

Toprak
Toprak
Toprak dedim
Kuraklığa attı beni.

Dünyam kararmıştı.
Mezuniyet günü geldi, gitmek istemiyordum, ayaklarım gitmiyordu.
Şimdi Mihrimah’ı görüp ne diyecektim, dayanamazdım ki.
Herkesle selâmlaştım, ama ay yüzlüme yaklaşamadım, çok üzülmüştüm çünkü.
Tek başımayken geldi yanıma Mihrimah:
-Merhaba aşkım, beni görmedin galiba?
-Yoo, gördüm.
-Neden yanıma gelmedin o zaman?
-Gelmedim.
-Hasan, ne bu soğukluk bana karşı?
-Normal davranışım.
-Hayır, değil.
-Ee… Yeter uzak dur benden.
Birden ağlamaya başladı, sarılmamak için zor tuttum kendimi, dayanamıyordum gözyaşlarına. Az kalsın şaka yaptım hayatım, ben seni hiç bırakmam, demek geldi içimden, ama yapamam uzak durmak zorundayım.
-Hasan sen bu değilsin, kim değiştirdi seni?
-Sen daha iyi bilirsin-
-Neyi bilirim?
-Git ya!
-Bunun sebebini öğreneceğim.
-Kimden öğrenirsen öğren.
Tören günü geçirdiğim en acı, en çaresiz gündü.
Telefonuna bakınca benim numara mı görmüş, babasının benimle konuştuğunu anlamış.
Babası itiraf etmiş:
-Evet, ben aradım, iyi de yaptım, o çocuktan uzak duracaksın, hasta bakıcı değilsin sen!
Törenden sonra ki günler evde duramıyor, her gün evlerinin orada, Narlıdere’de zaman geçiriyordum; düşüne düşüne, acaba nasıldı, sağlığı nasıldı…
Ablamın evi ile sevdiğim kızın evi arasında resmen mekik döşüyordum her gün.
Evde kimseyle konuşmuyor, odama kapanıyordum. Benden çekindikleri için evdeki kimse de konuşamıyordu bizim hakkımızda.
Bazen ablam, bazen de Sezer ve Ayşe odama yemek bırakıp gidiyorlardı.
Benim de iş başvurularında bulunmam gerekiyordu, fakat hiçbir şey umurumda değildi. Tek düşüncem, Mihrimah’tı. Nasıl çözebilirdim bu durumu, kaçırsam gelir miydi ?
Yok, yok zor duruma düşüremezdim onu, bana yakışmazdı bir korkak gibi.
Yine bir gün Narlıdere mahallesinin etrafındayken sıcağın ortasında kış günü gibi üşüdüm.
Gözlerim sevdiğimin evindeyken bir ambulansın mahalleye girdiğini gördüm, telâşla bir ağacın arkasına saklanıp izlemeye başladım.
Beklediğim apartman önünde durdu.
Sağlık görevlileri hızlıca inip ellerinde sedye ile Mihrimah’ların binaya girdiler, 3-4 dakika sonra çıktılar, birde ne göreyim sedyede yatan Mihrimah.
Aman Allah’ım, ne yapmış kendine.
Hemen takip ettim, hastaneye ulaştık, bitkindi. Canımın içi yüzü duvar sarısı gibiydi.
Onlar içeri girince hastane etrafında volta atıp yangın merdivenini buldum, tırmandım ve sonunda onu aldıkları bölümü buldum. Annesi, babası, kardeşi kapıda perişandı benim gibi.
Annesi:
-Bıktım sizin şu baba kız inatlarınızdan.
-Hanım suuus!
-Ne vardı izin verseydin çocuklara.
-Hanım sus dedim sana, sus daha doktor bile çıkmadı, ne olduğunu bilmiyoruz hem o…
Güner hanımın konuşmasına kalmadan doktor çıktı.
-Doktor bey nesi var kızımızın?
-Kim getirdi hastayı bu hale?
-Ne oldu ki doktor bey?
-Hasta kaç gündür aç halde?
-Ne diyorsun doktor her gün yiyor.
-Hasta gıdasızlıktan az daha ölecekmiş.
Annesi:
-Ah kızım, getirdiğimiz yemekleri yemeyip döküyordun demek.
Sonra bir hışımla Necip beyin üzerine yürüdü:
-Gördün mü şimdi hastayı, inadı, o gence hasta derken az daha kendi kızın ölüyordu.
- ………..
-Sen aşkı bilmez misin? Aşk laf dinler mi ki sen laf anlatmaya çalıştın!
Güner Hanım’ın bu sözleri üzerine ellerini yüzüne kapadı, belli ki ağlıyordu.
Bir müddet sonra:
-Tamam, hanım sen haklısın, arayım çocuğu gelsin, hem kızdan haberi yok, söylemiş olurum.
-Gerçek mi?
-Gerçek tabi ya kızımın ölmesindense veririm daha iyi.
Hem evliyken de hastalanılmıyor diye bir kural yok ya. Sen bana, ben sana nasıl baktıysak onlar da birbirlerine öyle bakacak elbet.
-Hay yaşa bey, sonunda ne demek istediğimi anladın.
-İyi ki telefonu sessize almışsın Hasan, yoksa şimdi yakalanacaktın.
-Alo…
Her olan biteni anlattı babası,
Haberim yokmuş gibi davranıp,
-Hemen geliyorum efendim, dedim.
Sonra ev ve hastane arasında geçen süre kadar bekledim
Ve yanlarına gittim
-Merhaba durumu nasıl?
-Biraz daha iyi, günlerdir bir şey yememiş, oyun etmiş bize.
-Sen kazandın delikanlı haftaya aileni de al, bize gel ve kızımı isteyin.
Heyecandan ne yapacağımı şaşırdım:
-Peki efendim.
-Efendim değil, baba de artık.
-Şey… Peki, babacığım biraz burada durayım, gider haber veririm.
-Peki, dur bakalım.
-Sorularım var evlat.
-Buyurun.
-Nasıl bir ev düşünüyorsunuz?
-Memlekete gideceğiz efendim.
-Ya biz
-Şüpheniz olmasın her tatilde İzmir’de olacağız.
-İşte bu güzel haber, kızım sana emanet .
-Emanetiniz başım gözüm üstüne.
-Yanına girebilir miyim?
-Tabi evladım. Uyanınca seni görsün.
Hastanede yatak görevi de gören sedyenin üzerinde yatıyordu.
Gözünü açınca beni görünce şaşırdı, beklemiyormuş demek ki… Haklı kız, o kadar ağır konuşmuştum ki.
-Sen mi geldin?
-Evet.
-Hayırdır yine içinde birikenleri kusmaya mı geldin?
-Ne desen haklısın, ama asla onun için gelmedim.
-Ya ne için?
-Seni mutlu etmek için.
-Ne mutluluğu ya, en mutlu günümde mutsuz ettin ya beni!
-Haklısın bir dinle.
-Pekâlâ.
-Öyle davranmamı baban istemişti .
-Peki, o istedi diye öyle davranman mı gerekiyordu?
-Doğru, hatalıyım.
-Bak ne diyeceğim.
-Buyur.
-O günden beri her gün evinizin ordaydım kimseye hissettirmeden.
-Ciddi mi?
-Tabi dilim söylese de gönlüm senden vazgeçer mi sanıyorsun?
-Hıı…Bana vereceğin güzel haber neymiş?
-O konuya gireceğim şimdi. Baban haftaya ailenle gelip kızı mı iste dedi biraz önce.
-Kulaklarıma inanamıyorum.
-İnan hayatım.
Kızın yüzü parıldadı birden:
Senin gülen yüzüne ölürüm.
-Canııııııım… Bak seni gördüm, şimdi gidip aileme söyleyeceğim.
-Tamam canım.
-Sonrada memlekete gidip babamları alıp geliyorum sizin eve damat olarak.
-Peki ;)
Alnından öpüp çıktım yola.
Ablamlara anlattım her şeyi, çok sevindiler, hele ablamı görmeniz lazım:
-Oh be görümce oluyorum sonunda.
-Abla sen arama annemleri, ben arayacağım.
-Peki kardeşim.
Odama geçip bavuluma bir kaç gömlek koydum, Telefonda babamın numarasını çevirdim ezbere:
“0532………….”
Telefon çalıyor, ama açan yok.
Bir kez daha çevirdim, tam kapatacakken açıldı:
-Alo…
-Nedesiniz baba, telâşlandım burada?
Tarladaydım, duymadım sen telâşlanma.
-Hemen hazırlanın geliyorum bugün .
-Ne hazırlanması? Eve gidip anana söyleyeyim!
-Görüşürüz baba.
-Görüşürüz oğul.
Eve bir gittim annem sandığı dökmüş, anlamış galiba:
-Ne yapıyorsun anne?
-Sandığı havalandırıyorum.
-Hele geç otur söyleyeceklerim var, sonra yaparsın.
Oturttum annemi, babamı karşıma, anlattım her şeyi bir bir, çok sevindiler.
Annem:
-Hemen çarşıya çıkmamız gerek.
-Anne acelen ne?
-Ne acelesi, geç bile kaldık, bu işler bekletilmez.
-Benimle geliyor musunuz, gelmiyor musunuz baba oğul?
-Tamam, tamam bekle geliyoruz.
Annem çarşıyı topladı neredeyse.
-Anne bu kadar masrafa ne gerek var, zaten sizinle olacağız?
-Sen bilmezsin, hem bir oğul bir gelin, size yapmayacağım da kime yapacağım.
-Tamam, sustum, gönlünce yap.
Dört saatlik alış veriş nihayet bitti, bir alış verişi neden bu kadar uzatır kadınlar hâlâ anlamam.
-Ne zaman gideceğiz gelin kızımın yanına?
-Eğer uygun görürseniz bu akşam yola çıkıyoruz.
-Uygundur.
Yola çıktık, annem için yol hiç bitmedi düğünü ve gelinini hayal edip durdu.
Elinde hiç bırakmadığı bir kutu vardı.
Bırak dememize rağmen,
-Olmaz, İzmir’e gelmeden bırakmam, dedi.
Sonunda İzmir’e ulaştık, ablam hazırlıkları bitirmiş.
Eniştem ertesi güne hazır olacak çiçek ve çikolatanın siparişini vermiş.
Canım ailem heyecanımı hafiflettiniz.
O akşam böylece uzun geçti.
Sabah kahvaltıdan sonra hemen berbere koştum; önce saç, sonra sakal traşı oldum, bir tanemin istediği gibi sakallarımı kestirdim.
Eve gitmeden çiçekçiye uğradım, damatlığımın ön ceket cebine koymak için kırmızı gül aldım.
Eve döndüm herkes hazır bekliyor beni.
Herkes bir ağızdan:
-Ooo çok yakışıklı olmuşsun.
-Teşekkür ediyorum.
Annem de bir taraftan çörek otu yedirmeye çalışıyor, dualar okuyor.
-Anne ne yapıyorsun?
-Ye şunu!
-Sınava girmiyorum, kız isteyeceğiz.
-Ananla dalga geçme, biliyoruz, nazardan korusun, dedik.
O esnada öpmeye çalıştım izin vermedi:
-Şımarma hemen, eşek kadar oldun şu huyundan vazgeçmedin.
-İstedin, istedin sonunda gelin de alıyorsun ha Fikrîye Sultan.
-Biraz geç oldu ama şükür.
-İnşallah da hayalimdeki gelin gibidir.
-Merak etme sen.
-Bizim adetleri bilmez şehirlidir, ama hemen alışır saygılı sıcakkanlıdır senin gelinin.
-Ee, inşallah.
Ablam sabırsızlandı:
-E, hadi, geç kalıyoruz, alt komşumuz değil yol gideceğiz!
Çiçekle çikolatayı bana verdiler.
Eniştem şoför koltuğuna geçti.
Narlıdere’ye doğru yol aldık.
Evlerine ulaştık, benim elim dolu olduğu için zile babam bastı.
Birkaç saniyede kapı açıldı, Mihrimah açtı, ailecek karşıladılar bizi.
Mihrimah saks mavisi elbise giyinmiş, saçlarını toplamış, hafif makyaj, süper peri kızı olmuş.
Bizleri salona buyur ettiler, evin düzenine Güner Hanım’ın elinin değdiği belliydi.
Necip Nazım Bey bize karşı biraz mahcuptu bunu hepimize karşı dile getirdi.
Babam ortamı yumuşattı:
-Efendim mahcupluğa hiç gerek yok, neticede sizde kız babasısınız, kaybetme korkusu yaşamışsınız geçmiş olsun.
-Teşekkür ediyorum Salih Bey.
-Bu akşam evinize kabul ettiğiniz için ben de size teşekkür ediyorum.
Sevdiğim kız kahveleri yapmak için mutfağa geçti.
Bu arada babamların sohbeti koyulaştı.
Kahveler verildikten sonra bir yudum aldım, fakat maşallah içi tuz doluydu. Olsun, ben hepsini içerim.
Benim o komik halim herkesi güldürdü.
Babam:
-Kahvelerimizi de bu komiklik içerisinde içtiğimize göre gelelim konumuza.
-Tabi söz sizin.
-Efendim gençlerimizin neler yaşadığını az çok hepimiz biliyoruz. Gençler bu zorlukları yürekleri ile kabul ettiklerine göre, bize de ‘Allah’ın emri, Peygamberin kavli” demek düştü.Ne dersiniz Necip bey?
-Gün gelir kız babaları bu sınava tabi tutulur, bilirsiniz, söylenecek çok şey var lâkin dilim düğümlendi.
Babalarımız ikimize de göz işareti yaptı, kalkın elleri öpün manasında, sonra yüzüklerimiz takıldı. Babam taktı, Necip Nazım baba kesti, tam oturacaktık ki annem o gizemli kutuyu çantasından çıkardı, içinde ne var ben de bilmiyorum, bize doğru yaklaştı:
-Efendim Salih gibi pek süslü laf bilmem, lâkin Allah bu günleri gösterdi, kayınvalidesinden Hasan’ın babaannesine, ondan da bana geçen bir manevi değer takmak istiyorum.
Herkes duygulandı, babam ne olduğunu anlamıştı, sanırım.
O kutunun içinden iri taşları olan bir yüzük çıktı.
Gelininin alnından öpüp elini tuttu, kızım bu yüzüğün manevi değeri yıllara dayalı, iyi ki oğlumun hayatına girdin de bu yüzüğü takma fırsatı verdin bana. Oğlumun sıkıntılarını biliyorsun, ona yoldaşsın, artık bu yüzük sana emanet, senden de çocuklarına geçer inşallah.
Hepimizin gözü oldu. Mihrimah’tan inci tanesi yaş süzüldü yanağına, annemin elini öperek teşekkür etti, ama halen anne diyemiyordu tabi alışacak ona güveniyorum.
Babam:
-Yüzükleri taktığımıza göre sizleri de memleketimize bekleriz.
-Memnuniyetle.
Babamlar döndü, bizler bir ay sonra, çünkü kız evinin işlerini ayarlamaları gerekti.
Biz ise o sürede düğüne dair hazırlık içindeydik, ben ve eşim.
Nihayet geldik, herkes yorgundu, oturuldu sohbet edildi.
Ertesi gün öğle vakti Mihrimah’ı gezmeye çıkardım, her tarafı gezdirirken tanıttım:

DİYARBAKIR KALESİ EFSANESİ
Hz Yusuf Musul’a yerleşip o ülkenin halkını dine davet etmiş. Fakat kendisine hiç inanan olmamış. O da Musul’un halkına beddua edip oradan ayrılmış ve gelip Diyarbakır’a yerleşmiş. Diyarbakır halkı ona inanmış. Yunus Nebi’de onlara: "İliniz mamur, halkınız her zaman sevinçli olup bütün çoluk çocuğunuz asil ve olgun olalar." diye hayır - dua ederek Nefs Kayası denilen yerde bir mağaraya yerleşip, orada yedi yıl oturmuş. O sırada Diyarbakır’da Amalak kızlarından olan, güzel bir kız hükümdarmış. Hz Yunus’un önerisiyle Diyarbakır kalesini siyah granit taşlardan yaptırmış. Acem tarihçileri bu nedenle buraya Diyar-ı Bikr (Bikr Diyarı) Kız şehri demişler.

BACI KARDEŞ EFSANESİ
Eskiden Silvan’da tüm evler tek katlı, düz damlı ve bir boydaymış. Bu evlerin damlarında yürünerek ilçenin bir tarafından bir diğer tarafına kadar gidilebilinirmiş. Bir gün ilçenin kuzey ucundaki Büyülçeşme Mahallesi’nde oturan bir ailenin küçük kızları evlerin damlarından yürüyerek ilçenin güney ucundaki Kırkminare mahallesine kadar gitmiş ve orada kaybolmuş. Hiç çocuğu olmayan bir kadın onu bulmuş, fakat çocuk kim olduğunu ve ailesini anlatamamış. Kadın da onu evlat edinip büyütmüş. Yıllar sonra şehrin kuzeyinde oturan bir aile bu kızı oğullarına istemişler ve gelin almışlar. Gelin oğlan evine gelince rafta duran bezden yapılmış bir bebek görmüş. Koşup onu almış ve ağlamaya başlamış. Kaynanası ne olduğunu sorunca da: "Benim çocukken bir bebeğim vardı, bu aynen ona benziyor." demiş. Kadın da bu bebeğin kaybolan kızına ait olduğunu söyleyerek gelinin annesine gidip: “Bu kız senin öz kızın mı?” diye sormuş. Kadın da onu küçükken bulduğunu ve evlat edindiğini söyleyince gelin ile damadın kardeş olduğu anlaşılmış. Son anda bir trajedi önlendiği için Allah’a şükredip kurbanlar kesmişler.

ŞİRİNVARELİ PEHLİVAN EFSANESİ
Çermik Kaplıcaları’na bir pehlivan gelmiş ve Çermik beyine bir haber gönderip: "Ya bana bir rakip bulsun, ya da bahşişimi versin gideyim." diye ferman okumuş. Bey bahşiş vermek kolay, ama ona bir rakip bulamazsak beyliğimizin adına gölge düşer diye düşünmüş. Çevreye haber salıp tez elden bir rakip bulunmasını istemiş. Beyin yakınlarından biri: "Ben Şirinvarede çok güçlü bir çoban gördüm." deyince, bey de hemen bulup getirmelerini emretmiş. Çoban anasıyla helâlleşip beyin huzuruna gelmiş. Bey de ona dileğini anlatarak: "Ya bu güreşi kazanıp beyliğin şerefini kurtarırsın, ya da kellen gider." demiş. Çoban boynu bükük mecbur kabul etmiş. Güreş başlamış. Çoban çok güçlü, pehlivan da çok ustaymış. Bu nedenle öğlene kadar yenişememişler. Başından korkan çoban bakmış olacak gibi değil, bir yumruk vurup pehlivanın ciğerini söküp öldürmüş. Sonuçtan memnun olan bey dileğini sormuş. Çoban da koyunlarını rahatça otlatabilmek için "Sakaltutan Otlağı" ’nın kendisine verilmesini istemiş, bey de kabul etmiş. O zamandan beri Sakaltutan Otlağı’nın manevi sahibinin bu çoban olduğu söylenir. Burada otlayan koyunların sütlerinin de bol olacağına inanılır.

DİYARBAKIR KALESİ EFSANESİ
Diyarbakır kalesi ile Harput kalesi iki kardeş tarafından aynı anda yapılmıştır Diyarbakır kalesinin harcı yumurta akıyla, Harput kalesininki ise sütle karılmış. Sürülerle sağılan koyunların sütleri dereler halinde akıtılarak kalenin yapıldığı yere getirilmiş. O zaman yumurtanın da bini bir paraymış. Bu iki kardeş yaptıkları kaleleri bitirdikten sonra ölümsüzlük suyundan içip uzun bir uykuya dalmışlar. Arada bir uyanıp "Diyarbakır surları yıkıldı mı, Harput kalesi duruyor mu?" diye kalelerin yerinde durup durmadığına bakar, sonra yine uyurlarmış.

GÜMÜŞ SAKALLI PAŞA EFSANESİ
Eskiden Diyarbakır’da yaşayan Hristiyanların et yemelerinin yasak olduğu bahar ayının başındaki Paskalya günlerinde Müslümanlar kırklar Dağı’na pikniğe giderler, yer, içer, eğlenirlermiş. Bu gelenek böyle gelip giderken Diyarbakır’a bir paşa gelmiş. Bu gümüş renkli sakallı, ince düşünceli, nazik bir paşaymış. Hıristiyan komşularının et yemedikleri özel bir günde böyle pikniğe çıkıp et pişirmenin ve kokusunu da çevreye yaymanın doğru olmadığını belirterek bu geleneği yasaklamış ve zamanı geldiğinde de şehri kuşatan surların bütün kapılarını kapatarak kimsenin dışarıya çıkmasına izin vermemiş. Bir araya toplanıp buna bir çare düşünen Diyarbakırlılar alt-yedi tane tabutu omuzlayarak Mardin Kapı’ya gelmişler ve nöbetçiye "Cenazemiz var, mezarlığa götüreceğiz kapıyı aç.” Demişler. Kapı açılınca da Kırklar dağına giderek tabutların içindeki yiyecekleri çıkararak her yıl yaptıkları gibi eğlenmeye başlamışlar.
YEDİ BELA HÜSEYİN EFENDİ EFSANESİ
Diyarbakır’lı Hüseyin Efendi’nin 12 tane köyü varmış. Az vergi vermek için resmî kayıtlarda altısının adını gösterirmiş. Zamanla diğer kayıtlarda görülmeyen köylerine devlet el koymuş. Hüseyin Efendi de İstanbul’a giderek padişahın huzuruna çıkıp köylerini kurtarmaya karar vermiş. O günün koşullarında altı ayda Diyarbakır’dan İstanbul’a varabilmiş. Fakat Padişahla görüşebilmek için tam 1 yıl beklemek zorunda kalmış. Padişahın huzuruna çıktığında dileğini bildirerek köylerinin geri verilmesini istemiş. Padişah vergi kaçırdığı için sadece 3 köyü geri vermiş. O günden sonra Hüseyin Efendi’nin sülâlesine YEDİ BELALAR denmiş.

KEPOZ (CİN) EFSANESİ
Hacı Yusuf Efendi’nin cins bir atı varmış. Her sabah bu atın son derece bitkin olduğunu görüyormuş. Geceleri birinin ona binerek koşturduğunu anlamış. Bir akşam atın sırtını çok yapışkan olan bir madde ile sıvamış. O gece gelen cin, atın sırtı sıvandığı için kaçamamış ve ertesi sabah yakalanmış. Bu kocaman memelerini omuzlarına atmış, uzun, dağınık saçlı ve iri yarı bir kadın kılığındaymış. Hacı Yusuf Efendi hemen onun saçından bir parça keserek saklamış. Böylece cin o evin kölesi olmuş ve altı buçuk yıl bu eve hizmet vermiş. Bir gün evdeki kadınlar hamama gitmişler. Evin altı aylık bebeğini de cine bırakmışlar. Cin onlar hamamdayken evin her yerini arayarak saçını bulmuş. Altı aylık bebeği de kaynayan süt kazanına atarak hamama gitmiş. Orada yıkanan ev sahibi kadına: "Saçımı buldum artık özgürüm, bebeğinizi de kaynayan süt kazanına atarak öldürüp beni yıllarca köle yapmanızın intikamını aldım, demiş ve ortadan kaybolmuş.

ZEMBİL SATAN EFSANESİ
Silvan Kalesi’nin kuzey tarafında bir tepe teşkil eden enkaz arasındaki burcun adına halk “Zembilfüroş” burcu demektedir. Bunun bir efsanesi var. Vaktiyle Silvan kale burçlarının birinde yaşayan, geçimini zembil satmakla temin eden evli bir adan varmış. Bu çok güzel yapılı, melek gibi bir adammış. Şehrin sokaklarını gezerek zembil satmakta iken bir gün hükümdarın karısına rastlamış. Hükümdarın karısı, bu erkek güzeli adama âşık olmuş. Ne kadar zembili varsa alacağını, hepsini alıp sarayına getirmesini söylemiş. Adam da o gün ne kadar zembili varsa yükleyip saraya götürmüş. Onu bekleyen hükümdarın karısı bütün zembilleri almış ve adama aşkını açıklamış. Kendisine her türlü yapmaya hazır olduğunu, yeter ki aşkına cevap vermesini dilemiş. Zembil satan, evli olduğunu, böyle bir günah işlemeyeceğini beyanla ret cevabı vermiş. Kadın asılmalarına devam etmiş, bir sonuç alamayacağını görünce, başka bir çare düşünmüş. Bir gün zembil satanı gizlice takip ederek, kaldığı burcu öğrenmiş. Kendisi evde yokken karısına giderek durumu anlatmış ve “sadece bir gece ben senin yerine geçeyim, sen başka yerde kal, sana ölünceye kadar kocan ve çocuklarına rahat geçinebileceğiniz kadar para veririm” diyerek kadıncağızı kandırmış. Onun elbiselerini giyerek, geceyi beklemiş. Zembil satan, gece evine gelip karısının yatağına girince hal ve tavırlarından koynundaki kadının kendi karısı olmadığını anlamış ve hemen sokağa fırlamış, hükümdar karısı peşine düşmüş. Zembil satan, bu kadının elinden başka bir kurtuluş yolu olmadığını anlayınca kendini bugün adını taşıyan burçtan aşağı atarak paramparça olmuş. Ona âşık kadın da kendini peşinden atarak ölmüş. O günden bu Güneburca Zembilfüroş(zembil satan)Burcu denmektedir.

GELİNCİK DAĞI EFSANESİ
Çermik kasabasının batı-kuzeyinde bir dağ vardır. Buna Gelincik dağı denir. İnanışa göre, vaktiyle buradan bir gelin alayı ağır ağır geçerken çocuklardan biri altını pislemiş, annesi başka bir şey bulamadığı için yavrusunun pisliğini yufka ile temizlemeye kalkışınca Tanrı’nın gazabına uğramış ve bütün alay gelinle birlikte taş kesilmiş. Uzaktan insan dizisi gibi görünen bu taş yığınları halen durur.

Ben-u Sen Burcu Şehri baştanbaşa kuşatan surların güney batı-bölümüne Benusen surları denir. Bu bölümdeki surlar içinde bilhassa Yedikardeş ve Evlibeden (Ukubeden ) burçları ayrı bir değer taşır. Çok sağlam, çok süslü kitabeli burçlarıdır. Bu burçlara ve bulundukları çevreye Benüsen denmesinin günümüze kadar gelmiş efsanesi şudur. Zamanın hükümdarı bu mıntıkada çok süslü, çok sağlam ve çok güzel iki büyük burç yaptırmak istemiş ve bir müsabaka açmış. O sıralarda şehirde baş usta, iki kişi varmış, biri bu işlerin ustası, diğeri de onun kalfası imiş. Bunlar müsabakaya girmişler Yedikardeş burcunu usta, Evlibeden burcunu da kalfası yapmaya başlamışlar. Burçlar tamlanmış. Hükümdar, erkânıyla, şehrin ileri gelenleriyle buraya gelmiş. Neticede kalfanın yaptığı Evlibeden burcunun birinciliğine karar verilmiş. Buna çok üzülen usta hırsından kendini Yedikardeş burcundan aşağı atmış, param parça olup ölmüş. O günden bugüne, buraya Benüsen denir. Halk hekimliği, folklorun kollarından biridir. Diyarbakır’ın halk hekimliğinde karpuzun ayrı bir yeri vardır. Karpuzun idrar söktürücü, böbrek taşlarını döktürücü olduğuna inanılır ve şöyle denir. Kavun ye bilegen bağ, Üzüm ye rengen bağ.

YEDİKARDEŞLER BURCU EFSANESİ
Diyarbakır surları üzerinde 78 burç vardır. Bunlardan biri de Yedi Kardeşler Burcu’dur. Burcun bu adı alışı şu efsaneyle açıklanır:
Bu dönemde düşman Diyarbakır surlarını kuşatır. Günlerce süren kanlı çarpışmalardan sonra kale düşer. Ancak, yedi kardeşin savunduğu, şimdiki Yedikardeşler Burcu bir türlü teslim olmamaktadır. Düşman tüm gücüyle yüklenir, sonuç alamaz. Uzlaşmak üzere elçi gönderir. Yedi Kardeşlerin elçiye cevabı şöyle olur: Biz bir şartla teslim oluruz. O da canımızın bağışlanması. Burayı yalnız kralınıza ve komutanlarınıza teslim ederiz. Gelip burca girsinler ve kaleyi teslim alsınlar, sonra da canımızı bağışlasınlar. Kral bu şartı kabul eder. Komutanlarıyla birlikte burca girer. Girer girmez büyük bir patlama olur. Yedi Kardeşler barut mahzenini ateşlemiştir. Kale havaya uçar. Kral, komutanlar ve yedi kardeş ölür. Düşman ordusu dağılır. Bu olaydan sonra bu burcun adı Yedi Kardeşler Burcu olur.

-Buralar çok güzelmiş canım- anlatıldığı gibi değil.
-Gerçekleri anlatmıyorlar ki, hep kötü yanları ele almışlar.
-Burayı ilk duyduğunda korkmuş muydun?
-Evet, korktum fakat konu sen olunca her yer güzeldir bana.
-Sen benimle buralısın doya doya yaşayacağız inşallah.
-Haklısın.
-Hadi dönelim de düğünü kararlaştıralım hepimiz.
-Teşekkür ediyorum.
-Ne için?
-Hayatımda olduğun, hayatıma renk kattığın için.
-Daha her şeyin başındayız mercan gözlüm söylemiştim sana,
Eve gittik, konuştuk.
Nişan İzmir’de olacak, nikâh ve düğünü burada düşünüyoruz
18.03.2017’yi tarih aldık.
Düğün olduktan sonra bu olayları kaleme almaya başladım ve hayatımın önemli günü olması sebebi ile bu tarihi ajandamın başına not ettim.

-Nikâh gününü hafta içi alacağız, dedik.
-Oğlum yaza a lda rahat olsun, dedi, Güner Hanım.
Ama biz kararımızı vermiştik Güner Hanım’a da öyle söyledik. 18.03.2017’yi istiyoruz, dedik. Kimse sıcak bakmadı bu duruma,
-Kış ortasında nasıl hazırlanacağız yaza gelseydi!
-Sıkıntı yok zaten salon düşündük ikimizde.
Mihrimah söze girdi:
-Bu tarihi düşündük ki atamalardan önce evlenelim sıkıntı çıkmasın diye.
Babası biraz duygulanmış olacak ki:
-Görüyor musunuz artık bizlere de sormak yok, dedi, ortalığa.
Eda ise tamamen kendini düşünüyordu:
-Oh be, sıkıştığım zaman kaçabileceğim bir şehir dışı var artık.
Babası:
-Şuna bak, şuna! Kasap et derdinde, koyun can derdinde. Ben ne düşünüyorum, o ne diyor!
Tamam, baba sustum, kusura bakma!
Necip Bey sinirlenmişti:
-İyi edersin diye çıkıştı.
Bu durumları yazarken ajandaya “18.03.2017” yazmamın nedeni o gün benim hayatımın en huzur dolu olması nikâh tarihim olmasıdır.
Eşim hemen alıştı memlekete. Görev yaptığı okul Namık Kemal Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi . Çok memnun.
Ben de ziraat işleriyle uğraştığım halde kendimi yazıya ve kitaplara verdim.
Çok mutluyduk, hafta sonları anneme yardım ediyordu, yüzü hep ay gibi parlıyor, her defa üzerime titriyordu. Dikkat et, diye, bir bebek gibi pamuklara sarası vardı beni.
Bu hali beni biraz sıksa da masumlaştığını görünce kıyamıyordum.
Okuldan yorgun gelmesine rağmen dur durak bilmiyordu. Bizlerle ilgileniyor, öğrencilerinin sınav kâğıtlarını okuyor geç saatlere kadar, bazen de öğrencilerini anlatıyor bana.
Onu dinlemek öyle hoş ki, sanki cennette oluyorum, her geçen gün daha fazla mutlu ediyor.
Aradan 1 yıl geçti oğlumuzun haberini aldık, ne fena ki felek bu mutluluğumuza gölge düşürdü.
ALEV TOPU

Bağ mı aldım
Bahçe mi
Yol mu aldım
Çamur mu

Yüreğimden bir
Yara aldım
Alev topu
Adını Abdullah koyacaktım; çünkü “Tanrını kulu” manasına geliyor.
Doktorlar doğum gerçekleşirse her ikisinin de hayatının tehlikeye gireceğini söylediler. O an dünya başıma yıkıldı. Ne kadar dil döktümse aldırmaya ikna edemedim. Sinir haliyle, aldıracağım desin, diye kötü davrandım, olmadı. Akşamları iş çıkışı eve gitmedim, öğretmen evinde sabahladım, ne kadar aradıysa telefonlarına bakmadım, baktıysam da kızdım, bağırdım, çağırdım karnındaki bebeği de başka çocukları da istemiyorum, dedim, hayatımda hiç içmediğim sigarayı içtim, ikna olmadı. Babam üzüntüden kalp hastalığına yakalanıp öldü.
Eşim inat etti, çocuğu dünyaya getirdi. Kendi hayatından oldu, beni yalnız bıraktı, onsuz bıraktı. Bunu neden yaptı ki, onu sevdiğimi bilmiyor muydu? Sadece bana onun yeteceğini bilmiyor muydu? Beraber yaşlanmayı çok gördü bana! Eşim ölünce eve sığamaz hale geldim.
Abdullah, daha ben kucağıma bile alamadan büyüdü, yürüyüşünü, konuşmasını göremedim. Biliyorum hatalıyım, fakat eşimin ölümünü kabullenemeden ona “oğlum” diyemezdim.
Eşimin ölümünden sonra avare gezdim, girmediğim suç kalmadı. Şehir şehir… Her suç… Resmen ölümlere yürüyordum. Bıçaklanma, hastaneler, polisler… Birkaç kez hapis yattığımdan ailemin de haberi oldu. Birkaç kez ziyaretime geldiler. Hepsi de şikâyetçiydi bu halimden. Oğlum bizleri sormaya başlayınca annen de, baban da öldü, demişler. Kısacası, bizleri bilmeden, babaannesi, halası, eniştesi ve kuzenleri ile büyümüş.
Her hayatın mutu ve mutsuz tarafları vardır.
Benimkisi mutsuzlukla bitti, hapislerde eşimin hasreti ile…
Oğlum ise bizlersiz büyüdü ve eksik bir hayat sürdü, bunun adı da kötü kader…
SON

İZMİR YÖRESİNE AİT MANILER

Babucumun gönünü
Geçme oğlan önümü
Babam sana yol vermez
Yap ağabeymin gönlünü.

Çay içinde çöpeller
Çöpele su serperler
Uzak yoldan gelenin
Gözlerinden öperler.

Kuyuya saldım urgan
Benim sevdiğim çoban
Kepenekte üşümüş
Göndereyim bir yorgan.

Peştemalda ipek var
On beş okka göbek vat
Akşam yanına gelcem
Mahallede köpek var

Leblebi koydum tasa
Doldurdum basa basa
Benim yârim çok kibar
Birazcık boydan kısa

Mavi yelek mor düğme
Şimdi girdin gönlüme
Sen gönlüme gireli
Kan damlar yüreğime

Mavilim kıyma bene
Candan severim sene
Yılda kurban bir olur
Her gün kurbanım sene

Karşı karşı evimiz
Can yürekte sevimiz
Bu seviler bizdeyken
Çatlar ölür birimiz

Kuyu başında testi
Kemer belimi kesti
Benim sevdiğim oğlan
Şimdi buradan geçti

Ufacık kuş üzümü
Mail oldum sözünü
Ezanını dinliyordum
Hasret kaldım yüzünü

Kömürcünün hararı
Kömür gatsan gararı
Tebe Nine’nin şalvarı
Hafız Ali diye yalvarı

Çullum çukurdamın
Appağım yunurtamın
Yaz bitti gış geldi
Daha sen buradamın

Karanfilim süt beyaz
Ayrı düştük biz bu yaz
Sevdiğini bileyim
Mektubunu sık sık yaz

Karanfilin moruna
Varmam emmim oğluna
Katar daksa boynuma
Yine girmem koynuna

Siyah terlik ayakta
Ne gezersin hayatta
Oğlan sana vurulmuş
Ne gezersin ayakta

Kerpiç kerpiç üstüne
Kerpiç duvar üstüne
Kırt yıl bekarlık çeksem
Varmam nikah üstüne

Karanfilim sarkarım
Açılmaya korkarım
Sevdiğimi verseler
Şu dünyayı yakarım
Karanfil eker misin
Bal ile şeker misin
Bana ettiklerini
Sen olsan çeker misin

Tabak içinde lüle
Bayıldım güle güle
Dediler yar evlenmiş
Geçinsin güle güle

İndim kuyu dibine
Tuttum yarin eline
Yar elinde bir şey yok
Sarılırım beline

Karanfil eker misin.?
Gül müsün Şeker misin?
Dünya’da yaktın beni
Ahirette çeker misin.?

Elma attım nar geldi
Dar sokaktan yar geldi
Bir öptüm bir ısırdım,
Al yanaktan kan geldi.

Hey birince birince,
Kaşık Saldım pirince,
Bir incecik ter görünür
Yar kapıdan girince.

Bahçelerde pırasa ,
Tarlalara kar yağsa,
Kızlar kocasız kalıp ,
Gelip bize yalvarsa.

Dumandır dağın başı
Hilaldir yarin kaşı ,
O yar benim olmazsa
Yıkarım dağı taşı.

Sigaranın incesi ,
Gel gönül eğlencesi
Sarılalım yatalım ,
Bugün Cuma Gecesi.


Dağlarda tepelerde ,
Gülsuyu Şişelerde,
Yarim uzakta kaldı ,
Ben kaldım Gurbet elde.

Kındayım kındayın,
paslı bir kındayım,
paslı kında olsamda,
her şeyin farkındayım.

Al şalim yeşil Şalim,
Dağları Dolaşalim,
Aramız Derya Deniz,
Biz Nasıl Kavuşalim.

Kavak senden uzun yok
dallerinde üzüm yok
bizim köyün içinde
yârimden güzeli yok

Pınarbaşı burayım
başlarına vurayım
seni gelecek diye
ben kimlere sorayım

a benim kınalı kekliğim
ben seni nerede bekleyim
a benim gülmedik başım
daha on yedi başım

evimizin önü kazıldı
yarim asker yazıldı
yarim gitti askere
bizim işler bozuldu

allı yazmayı yazalım
yazıları bozalım

a benim nazlı yarim
askere gitme bari
asker geri döncekmiş
kolların kaldır bari

a benim dengim menendim
ben seni kendim beğendim

DİYARBAKIR YÖRESİNE AİT MANİLER
Arpa biçtim çig iken
İçinde çakıl diken
Ben seni o çağ sevdim
Sen oğlan ben kız iken
Arpa biçtim az kaldi
Kamış biçtim saz kaldi
Merak etme sevdiğim
Kavuşmamız az kaldi
Atım araptır benim
Yüküm şaraptır benim
Üç gün görmesem
Halim haraptır benim
Bahçeye gel de görüm
El uzat bir gül verim
Aramız dağlar ald
Ben seni nasıl görüm
Bahçe har aldı getti
Ayva nar aldı getti
Azacık aklım vardı
O da yâr aldı getti
Bakarım aydır sanki
Kaşları yaydır sanki
Bir gün ı görmesem
Sanırım aydır sanki
Karaca
Aldım aşkın tüfengin
Vurdum birkaç karaca
Dünyada bir yâr sevdim
Kaşi gözi karaca
Merdivenim kırk ayak
Kırkına bastım ayak
Deseler yarin geli
Koşarım yalın ayak
Ter sinemi
Bürümüş ter sinemi
Felek çarkın kırıla
Her işin tersine mi

Esrarı çekmişim gözlerim kanlı,
yolda yürüyorum gönlüm yaralı,
kolumda var 3.5 jilet yarası
o da kahpenin son hatırsasııı..
(bu söz kardeşim BAĞLARLI BERHO İÇİN GELSİN EYWW..)
Gelen değil düşmanım ,
İsterse azrail olsun,
Kaçarsam anam avradım olsun
Diyarbakırlıyız,
Asfaltta ceketimizi atar yatarız,
Ölümüne delikanlıyız,
Millet diskolarda dans ederken,
Biz sokaklarda TEK KRALIZZ..
Farkımız tarzımız diyarbakrılı olmamız,
Ya sustururuz,
Ya da kan kustururuz,
Alemde delikanlıyız,
En kralını tanımayız…
Millet sakız çiğnerken,
Biz jilet çiğniyoruz,
Çileyi tesbih niyetine çekiyoruz,
Millet estetiğin acısıyla yatağında uyurken,
Biz parçalanmış vücudumuzla ekmek bulmak için çırpınıyoruz..
Deniz kenarına oturmuş denize bakan,
Yakasız gömleğine kravat takan,
Ciğarasını tersten yakan
Bir çilekeş d.bakırlı görürsen beni hatırla,
Dedim ya güzel kız,
Sen ilkokula giderken,
Biz demir bağlamayı,
90’lık sallamayı,
3’lü ciğara sarmayı öğrendik.
SENİN GİRDİĞİN SOSYETE ALEMLERİ BİR ŞİŞE ŞAMPANYAYLA SABAHA KADAR SÜRER,
BİZİM GİRDİĞİMİZ KEYİFÇİ ALEMLERİ BİR ÜÇLÜ CİĞARAYLA BİTER.
AVARE
Dört ayakli minare
havada uçar teyyare
burada başlar avaresene 1930
helemi siz dünyada yoktız
bendım şişe heso karpuz ökkeş
onlarda pejo 18 bizde ford 21
basmiştık fiskaya yolında gididiğ
memurlar etrefımızi sardi
çıkardım silahi vurdım memurun kafasına
kendimi attım fiskayanın suyuna
beni soracak olursan
cinayetler caddesi
yaralama mehlesi
piş mala ape veysi

elimde kama
cebimde sator sallama
belimde keleş tarama
avareyem yakaram
şimşek gibi çakaram
bu alemde kimseyi tanımam
göbeğinıze takarammmmm
lexeeeeee
—————————————————————————————–
Pantolumda Yama
Cebimde Kama
ELimde Sator SaLLama
BeLimde Keleş TaRama
Avareyim YaKarım
Şimşek Gibi Çakarım
Kabadayı Dinlemem
GöbeĞine TaKaRıM..!dama serdim tentene
topladım tene tene
diyarbakı içinde
sevdiğim var birtane

Diyarbakır diyarım
Yar yitirdim ararım
Gelip geçen yolcudan
Her gün onu sorarım
Diyarbakır sarayım
Seni kimden sorayım
Mektuban hayran oldum
Gül cemalin göreyim
Diyarbekir elini
Saram ince belini
Küstünse gel barışak
Naz etme ver elini
Diyarbakir şehrini
Sevdim bütün yerini
Bildim bana yar olmaz
Boşa çektim kahrini
——————————–
Yemenimin yeşili
Bulamadım eşimi
Al mendili elimden
Sil gözünün yaşini
Mendilim sende kalsın
Katla koynunda kalsın
Ben murat almamışam
Mendilim murad alsın
Mendilimde kare var
Ciğerimde yare var
Ne ben öldüm kurtuldum
Ne bu derde çare var
El attım dalda kaldi
Sevdiğim yolda kaldi
İki gözüm yol oldi
Gözlerim yolda kaldi
——————————–
Tabakasi karadan
Ne bakisan oradan
Yusuf Züleyha gibi
Kavuştursun yaradan
Gökte yıldız bir sıra
Yar gidiyor mısıra
Kul olam uşak olam
Gideyim ardı sıra
Bu dağlar kavuşturur
Yel vurur savuşturur
Yusuf Züleyha gibi
Hak bizi kavuşturur
——————————–
Kalenin bedenleri
Çağırın gidenleri
Acep nere koyarlar
Sevdadan ölenleri
Kaleden inenleri
Çevirin gidenleri
Kıyma,kıyma çekerler
Sevip terk edenleri
Kaleden inerem ben
Çağırsan dönerim ben
Derdinden çöpe döndüm
Dokunsan yanarım ben
Kaleden atın beni
Kumlara katın beni
Ağam bezirgan olmuş
Götürün satın beni
——————————–
Evine sermiş üzüm
Dinle bir iki sözüm
Kalbimde ataşım var
Cihanı görmi gözüm
Çağırdım bağ içinde
Kavruldum yağ içinde
Eller seyrana çıkmış
Benimki yok içinde
Bağa yendim üzüme
Diken battı gözüme
Ne dedim niye küstün
Eğri baktın yüzüme
Bağa gel küçük hanım
Sahan kaynadi kanim
Mah cemalin görende
Sağ olur haste canim
——————————–
Ocakta duman olur
Gün olur zaman olur
Diyarbakır karpuzu
Her yerde yaman olur
Karpuzlar biter oldu
Bostanı tutar oldu
Gel artık ey sevdiğim
Hasretlik yeter oldu
Çay önünde karpuzlar
Uruldum yaram sızlar
Ben bu dertten ölürsem
Mezarım kazsın kızla
Karpuz getir yiyeyim
Aç yorganı gireyim
Uyan uyan sar beni
Yar olduğun bileyim
——————————–
Dağda geçirdim yazı
Kaybettim kırık sazı
Ben senin hayranınım
Etme artık bu nazı
Şu dağı aşam dedim
Aşam dolaşam dedim
Bir vefasız yar için
Herkese paşam dedim
Şu dağın yoluna bak
Çiçeğin moruna bak
Üzülme deli gönül
Sen bu işin sonuna bak
Duman basti dağlara
Yayildi ovalara
Kara gözlüm güzelim
Geldi mi buralara
——————————–
Gül demedi
Elinde gül demedi
Ya ben nasıl güleyim
Yar bana gül demedi
Gülmenem
Bülbül menem gülmenem
Gönlü şad olan gülsün
Ber dertliyim gülmenem
Senin yeren
Gül sevdim senin yeren
Sen ölme canan yazık
Ben ölem senin yeren
Güle naz
Bülbül eyler güle naz
Girdim dost bahçesine
Ağlayan çok gülen az.
——————————–
Karşıdan görünürsün
Al yazma bürünürsün
Al yazmanın altında
Ne güzel görünürsün
O Güzel sözlerine
Bayıldım gözlerine
Dünya güzel kesilse
Bakamam yüzlerine
Taş üstüne taş koydum
Bir yastığa baş koydum
Yarim gelecek diye
Sağ yanimi boş koydum
Ben güzel
Yarim güzel ben güzel
Görenler böyle deyi
Yanaktaki ben güzel
——————————–
Felek beni dul eyledi
Her kapıya kul eyledi
Yaktı canım kül eyledi
Uyu öksüz yavrum uyu
Kimse artık açmaz kapuyu
Diyarbekir kara taştan
Yüreğim Kan ağlar baştan
Öksüz kaldım küçük yaştan
Ecel aldi bey babani
Keder kapladi her yani
Hani aslan baban hani
Götürdüler gelmez geri
Toprak oldu artık yeri
Yılan akrep yemen bari
——————————–
Akşam olur karalar
Çekilir sitaralar
Yarsız yatağa girmem
Yatağ beni paralar
Köşkün önünde çınar
Dalına bülbül konar
Geç buldum tez yitirdim
Yüreğim ona yanar
Karanfil bedrenk olur
Aşka düşen denk olur
Bir gün başan gelirse
Görürsen ne renk olur
——————————–
Köşkün köşküme karşı
Atma köşküme taşi
Sevip sevip ayrılmak
Ne çetindir ataşi
Çıkardın tahta beni
Bıraktın bahta beni
Can verdim emek verdim
Koydun sokakta beni
Alma attım nar geldi
Dar sokaktan yar geldi
Bir öptüm bir dişledim
Ona bana Ar geldi
——————————–
Mendilim dalda kaldı
Zülüfüm yarda kaldi
Benim o garip gönlüm
Daima onda kaldı
Mendilimin uçları
Çıkamam yokuşları
Yardan selam getirin
Yeddi dağın kuşları
Mendilim yele yele
Düşmüşem gurbet ele
Onbeş yıl can çürüttüm
Gözlerim sile sile
——————————–
Arpalar hasıl oldu
Muratlar vasıl oldu
Herkesin yarı oldu
Ya benim nasıl oldu
Arpa ektim bittimi
Yara haber gittimi
İşittim yar evlenmiş
Başı göge erdimi
Arpa biçtim az kaldı
Kamış biçtim saz kaldı
Merak etme sevdiğim
Kavuşmamız az kaldı.
——————————–
Ter sinemi
Bürümüş ter sinemi
Felek çarkın kırıla
Her işin tersinemi
Yüz yerde
Yüz yaram var yüz yerde
Felek kervanım vurdu
Beni koydu yüz yerde
Güne düştüm
Gölgeden güne düştüm
Felek gözün kör olsun
Dediğin güne düştüm
Bir ah çeksem derinden
Dağlar oynar yerinden
Felek bir yara vurdu
Fitil işler derinden
——————————–
Giden beni yandırır
Söz verir inandırır
İçerden aşk ateşi
Dışardan el yandırır
Yeleği basma yarim
Kendisi yosma yarim
Eller bizi ayırdı
Selamı kesme yarim
Zindan cihan gözüme
Ah inanmi sözüme
Öldüğüme yanmazdım
Bir baksaydı yüzüme
Sararmişam solmişam
Sor ki neden ölmişam
Vefasız bir yar için
Bin derd ile dolmişam
——————————–
Karenfilem desteyem
Bülbülem kafesteyem
O yare selam söyle
Ölmemişem hasteyem
Armut dalın egende
Dali yere degende
Üç gün oruç tutarım
Elim elen degende
Yemenim turalıdır
Sevdiğim buralıdır
Geçme kapım önünden
Yüreğim yaralıdır
Ben bir küçük kafesim
Ağlarım çıkmaz sesim
İsterim yar koynunda
Vereyim son nefesim
——————————–
Benusen’e gideyim
Yarimi ben göreyim
O yar değil misk amber
Kokusunu alayım
Benusen’de bahçalar
Nazlı yarim tef çalar
O yarin kaşı gözü
Cigerimi parçalar
Bahçalarda gül açar
Etrafa koku saçar
Yara nerde rastlasam
Kaş çatıp benden kaçar
Bahçeye gelde görim
El uzat bir gül verim
Aramız dağlar aldı
Ben seni nasıl görim

Biz Diyarbakırlıyız! Selahaddin Eyyubi torunu Hz. Peygamber(s.a.v.) aşığıyız.
Aşkta hızlı, yolda yavaş, biz Diyarbakırlıyız arkadaş.
Bizim sevdamız surlarla çevrili sur disi bizi asar caneeee…..!
Ağlarsa anam ağlar gerisi Diyarbakır Bağlar.
• Kırklardağı’nın yüzü
(Kırklardağı’nın düzü)
Karanlık sardı düzü
(Karanlık bastı bizi)
Ben öleydim
(Kör olasın zalım Suzan)
(Suzan Suzi) Ziyaret çarptı bizi

Köprüaltı kapkara
Anne gel beni ara
Saçlarım kumlara batmış
(Saçlarıma kumlar doldu)
Tarak getir de tara

Köprünün orta gözü
Sular apardı düzü
Ben öleydim
(Suzan Suzi) Dicle ayırdı bizi

(Ek)
Gazi köşkü serindir
Dicle suyu derindir
Ağlama sen garip anam
Kadir mevlam kerimdir

SUZAN SUZİ TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ

Bu türküyü, tıkpı benim gibi birçok kez dinlemişsinizdir. Ancak her Türkü gibi Suzan Suzi’nin de bir hikâyesi var. Bu hikayeyi okumayı sevenler için metne, dinlemeyi veya izlemeyi sevenler için iki farklı şekilde sizlere aktarmaya çalışacağım. Ayrıca bu güzel Türkünün de sözlerine de sizlerle paylaşacağım. Videodaki ben değilim, bizim Herodot Cevdet abimiz de bir el atmış. Onun güzel anlatımıyla sizlere dinletmek ve dinlemekte bir keyif açıkçası… Sözü fazla uzatmadan hikâyeyi size ilk önce metin olarak aktarayım…
Diyarbakır’ın Güney batısında,Dicle nehri kenarında Kırklar Dağı vardır.Bu kırklar dağının arkasında,kırklar ziyareti vardır.Çocuğu olmayanlar buraya gelip,dilek dilerler.
Bir Süryani zengin aileninde hiç çocukları olmuyormuş.Kadın kırklar ziyaretine gelip dilek dilemiş,adak adamış.Bir kızı doğmuş.Adını, Suzi yani Suzan koymuşlar…Her yıl doğum gününde, annesi onu süsler ve giydirir ve kırklara götürerek,bir kurban kestirirmiş. Suzan böylesine bin nazlarla büyüyüp,güzel bir genç kız olmuş.Müslüman komşularının oğlu,Adil ile birbirlerine aşık olmuşlar.
Yine bir doğum gününde,Annesi Suzi’yi hizmetçilerle birlikte,kurbanını kesmek üzre kırklara göndermiş.Arkalarından habersizce Adil’de gelmiş.Hizmetçilerin kurban kesme telaşından, yararlanan Suzi,Adil ile beraber dağın arkasına dolanmışlar.Ve arada sevgilerini birbirlerine paylaşmışlar.Kırklar ziyareti bu beraberliği bağışlamamış.Ve ziyaret Suzi’yi çarpmış.Kız on gözlü köprünün orada,Dicle’de boğularak ölmüş.Suzi’nin ölümünden sonra,Adil’de aklını yitirmiş…

Ak çuha kara çuha
Çuha kenarı yuka
Kaç gündür görmemişem
Az kaldı canım çıka
Oy deloy loy loy loy
Vay deloy loy loy loy
Altın yüzük var benim
Parmağıma dar benim
İnce belli yar benim
Minare dolan dolan
Oğlan kurbanın olam
Beni sana verseler
Kapında kölen olam
EĞE TÜRKÜLERİ
Ferayi’dir Kızın Adı Şu bizim Milas, tarih boyunca iki uygarlığa başkentlik etmiştir. İlkin Halikarnassos’tan (Bodrum’dan) önce Karya Krallığına; daha sonra da Menteşe Beyliğine.
Menteşe beylerinden Yakup’un oğlu İlyas, av meraklısı, dağlar sevdalısıymış. Silahını omuzladığı gibi, dağlara düşermiş. O dağ senin, bu dağ benim. Hani, bizim Muğla’mızın dağları da dağdır ha. Adam, avcı olmasa bile aç kalmaz Muğla dağlarında. Mevsimine göre çıntar (mantar) toplar, közde kebap edip yer. Mersindi, çilekti, geyik elmasıydı, harnuptu, incirdi; doyurur karnını. Sözün akışını değiştirmeyelim; İlyas Bey’den anlatıyorduk: Bu İlyas Bey, bir ilkyaz günü Muğla dağlarında av ardında koşuyormuş. Göktepe dolaylarında olacak; dünya güzeli bir Yörük kızına rasgelmiş. Bilinir ki; Yörükler yazı yaylada, kışı yazıda (ovada) geçirirler. İlyas Bey; bu becene(ıssız) dağ başında bir güzeller güzeliyle karşılaşınca şaşırmış:
- İn misin, cin misin? diye sormuş. Kız:

- Ne in’im, ne cin! Sencileyin bir insanım.

- Peki, ne arıyorsun bu dağ başında?

- Kuzularımı, oğlaklarımı güderim. Ya sen?

- Ben mi? av avlayıp kuş kuşlardım ki; bugün bahtım karşıma seni çıkardı. Adın ne senin?

- Ferayi.

- Ferayi. Ferayi. Ferayi...

- Benim Türkmen adımı Beyenmedin yalım "galiba"?

- Yoo. Çok Beyendim de, Beyendiğimden, düşürmem adını dilimden.

- Ya senin adın ne? Neyin nesi, kimin fesisin?

- Adım İlyas. Yakup beyin oğlu.

- Ooo. Beyimizin oğlu beyimiz onurlandırmış obamızın

konduğu yerleri. Ne mutluluk canımıza. Hadi,

çadırımıza buyur da, bir tas ayran sunayım sana.

Açsındır, çökelek çıkarayım.

İlyas Bey, Ferayi’nin sunduğu çökeleği bazlamaya sarıpyemiş, tas tas ayran içmiş. Bir yadan da, Ferayi’yle evlenmeyi kafasına koymuş, içini açmış:
- Benle evlenir misin Ferayi?

- Bunu anam-atamla konuşman gerek bey..

İlyas Bey dönmüş Milas’a. Anasına iletmiş kararını:

- Ana can, hep, benim evlenmemi ister durursun değilmi?

- Hemde nasıl! Hayrola, buldun mu yoksa gönlünün sultanını?

- Buldum ana. Senden dileğim odur ki; dileğimi bey babama açasın.

- Olur oğul. Kim ki gelinimiz olacak kız?

- Göktepe’de oba kurmuş Yörük kızı Ferayi.

Yakup bey, adamlarından birkaçını yanına alıp, varmış, Ferayi’nin obasına. Hoş-beşten sonra da çıkarınış ağzında baklayı:
- Gelişimiz şundandır ki; diye söze başlamış...

"Bahçenizdeki gülü dermeye geldik, sizinle kardeşlik olmaya geldik...
Oğlum bir Beyenmiş Ferayi’yi, ben iki Beyendim..."
Bey bu, sözü buyruktur. Ferayi’nin babası da mırın-kırın etmemiş:

- Civan oğlun İlyas’a kız vermek, obamıza şan verir,demiş.
Düğün hazırlıklarına tezelden başlanması kararlaştırıldıktan sonra konuklar daha oturmamışlar.Muştuyu İlyas’a ve halka vermek için, Milas’a doğru yola koyulmuşlar.
Onlar obadan uzaklaşırken, Ferayi’nin ağabeyi Mıstık dönmüş sürüyü yaylatmaktan.
Neler olup bittiğini sormuş babasına. Babası:

- Obamızın başına devlet kuşu kondu oğul! diye girmiş

söze; "Yakup Beyoğlu İlyas Bey, bacın Ferayi’ye gönül

koymuş ki; babası Ferayi’yi istemeye gelmiş..."
Mıstık:

- O İlyas olacak beyoğlu Ferayi’yi nerde görmüş? demişve "Anlaşılan Ferayi onunla yavuklanmadan(nişanlanmadan) görüşmüş. Ben bunu ar ederim. İlyaskendine başka kısmet arasın" diye eklemiş. Nice ısrar etmişlerse de, "nal" demiş, "mıh" dememiş Mıstık.
- Ferayi, bakmış ki başka yol yok; haber salmış İlyas

Bey’e:
"- Beni falan gün Kanlı Kapuz’un (kanyonun) ağzında bekle. Ben çeyizimi sarı mayaya (dişi deveye) yükler gelirim. Ordan da kaçarız birlikte..." İlyas Bey,atlamış atına, kavil (buluşma) yerine doğru yola düzülmüş. Gelin görün ki; Mıstık sezmiş olan biteni. İzlemiş Ferayi’yi. Kanlı Kapuz’un başında yakalamış.
"Demek İlyas’la kaçacaksın ha?" diyerek, çekmiş bıçağını, delik-deşik etmiş biricik bacısını. Sonra da kendini, kapusun kara derinliklerine atmış. İlyas bey kavil yerinde, çeyiz yüklü sarı mayayı başıboş görünce, yüreği ağzına gelmiş. Az sonra da Ferayi’nin,al kanlar içindeki ölüsünü bulmuş. Bunun üzerine İlyasBey ne yapmış, bilmiyoruz. Bildiğimiz bir yey var:
Halk usta, bu acılı öyküyü türküleştirmiş, dünya durdukça çığrılsın; sevenlerin arasına kimse girmesin diye:

Ferayidir gızın adı Ferayi de yandım aman

Esmer yarim de aman da Ferayi

Türkmen de gızı,katarlamış mayayı of yandım aman

Esmer yarim de aman da mayayı

Ninni ninna,ninni ninnana,nininih,ninaynam

Aman da aman Ferayi

Demirciler demir döğer,tuncolur öf yandım aman

Esmer yarim de aman da tuncolur

Sevip sevip ayrılması,gücolur öf yandım aman

Esmer yarim de aman da gücolur
•
• İzmir’in Kavakları 1
• Çakıcı Efe Ege Bölgesinde halkın dilinde dilden dile efsaneleşen bir kahramandır. Osmanlı’nın son zamanlarında devlet iradesinin iyiden iyiye kaybolduğu yıllarda (1800-1900) halk kendi kahramanlarını, kendi kurtarıcılarını çıkarmıştır. Kimileri bu boşluktan yararlanarak zalimlikler yapmışlar kimileri de adalet dağıtan güçlü yürekli halk kahramanı olmuşlar. Bu devirde Ege Bölgesinde de Efelik çok meşhurmuş.

Çakıcı Efe de İzmir, Denizli, Aydın civarında hüküm sürmüş bir Efe’dir. O zamanlarda yaşadığı bölgede o kadar güçlenmiş ki Osmanlı ile egemen olduğu bölge konusunda resmi anlaşma yolları bile aramıştır. Çakıcı çoğu zaman dağlarda, kimi zamanda halkın yanına inerek zalimi durdurmuş, adalet dağıtmış, zenginden alıp fakir vermiştir. Bu sebeple halkın gönlünde de taht kurmuştur. Cesur hareketleriyle halkın gözüne girmiştir. Kimi zamanda düşmanla işbirliği yaptığı söylentisi çıkmışsa da halk onu hep sevmiş ona yapılan bu türküyle ismi ölümsüzleşmiştir.
İZMİRİN KAVAKLARI
İzmir’in Kavakları
Dökülür Yaprakları
Bize De Derler Çakıcı (Yar Fidan Boylum)
Yıkarız Konakları

Selvim Senden Uzun Yok
Yaprağında Düzüm Yok
Kamalı Da Zeybek Vuruldu (Yar Fidan Boylum)
Çakıcı’ya Sözüm Yok

Isının 40-50 dereceye vardığı yaz günlerinin bunaltıcı sıcaklığından kurtulmak amacıyla gelişen düz damlı evleri ile tipik yöre mimarisinin günümüzde de yaşatıldığı Diyarbakır, uzun surları, Malabadi Köprüsüyle görülmesi gereken bir ildir.Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin orta kısmında, Elcezire’nin (Mezopotamya) kuzeyinde yer almaktadır. Doğuda Siirt ve Muş; batıda Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya; kuzeyde Elazığ ve Bingöl; güneyde ise Mardin illeri bulunmaktadır.
Tarih
Diyarbakır kent merkezi 7 bin 500 yıllık bir geçmişe sahiptir.Tarihin her döneminde büyük uygarlıkların, kültürel ve ekonomik hareketlerin merkezi olarak kabul edilen kent, birbirini izleyen 26 değişik uygarlığa beşiklik etmiştir. M.Ö.3000 yıllarında Hurriler’den başlayarak Osmanlılar’a kadar uzanan yoğun bir tarihi geçmişi olan Diyarbakır’da yaşayanlar, dönemlerine ait izlerle kenti ölümsüzleştirmişlerdir.Sırasıyla Amedi,Amed,Kara amed,Diyar-ı Bekr,Diyarbekir adlarıyla anılan şehir,tarih boyunca bir çok medeniyete ev sahip yapmıştır. Aslında Diyar-ı Bekr (Diyarbekir) adı Osmanlının son yıllarına kadar daha çok bir bölge adı olarak kullanılmıştır. Ancak merkez için kullanılan Amid isminin kullanımının özellikle Diyar-ı Bekr’in (Diyarbekir)1867 yılında Vilayet oluşu sonrası yavaş yavaş terkedildiği, bütün bölgeyi nitelemesinin yanında merkez sancak için de (Diyar-ı Bekr) Diyarbekir adının kullanıldığı görülmektedir. İ.Ö.3500 yıllarında Hitit, ve Hurrri-Mitanniler’le başlayan ve sırasıyla (İ.Ö.1260-653) Asurlular ve Urartular,(İ.Ö.653-625) Medler,(İ.Ö.140-85) Partlar,(İ.Ö.85-69) Büyük Tigran,(İ.Ö.69-İ.S.53) Romalılar, (53-226) Romalılar-Partlar,(229-395) Sasaniler-Romalılar,(395-639) Bizanslılar egemenliğinde kalmıştır.639 yılında kent müslüman arapların eline geçmiş ve 661 yılına kadar üç halife devrinde yönetilmiştir. Daha sonra Emeviler (661-750),Abbasiler (750-869),Şeyhoğulları (869-899), Abbasiler (899-930), Hamdaniler (930-978), Büveyhoğulları (978-984), Mervaniler (984-1085), Büyük Selçuklular (1085-1093), Suriye Selçukluları (1093-1097), İnanoğulları (1097-1142), Nisanoğulları (1142-1183), Hasankeyf Artukluları (1183-1232), Mısır ve Şam Eyyubileri (1230-1240), Anadolu Selçukluları (1240-1302,bu sevirde Hülagü orduları Diyarbakır ve çevresini istila etmiş ve büyük yıkımlarda bulunmuşlardır), İlhanlılar (1302-1394), Timur (1394-1401), Akkoyunlular (1401-1507), Safeviler (1507-1515) egemenliğinde kalan kent, 15 Eylül 1515’te Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından Osmanlı egemenliğine alınmıştır.Diyarbakır, Osmanlılar döneminde önemli eyaletlerden birinin merkezi olmuş, doğuya sefer yapan orduların hareket üssü ve kışlağı görevini görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde özellikle 1.Dünya Savaşı’nın yakın zamanlarda hastalık, yangın ve sefalet yüzünden büyük sıkıntı çeken Diyarbakır; Cumhuriyet devrinde büyük ve önemli imar, sosyal, kültürel ve ekonomik hareketler yaşamıştır. 1950’lerden sonra yeni şehir kurulmuş; yollar, hastaneler, okullar ve modern yapılarla gün geçtikçe büyümüş ve gelişmiştir. Yeni şehir kara,hava ve demir yollarıyla Türkiye’nin dört bir yanına bağlanmış önemli merkezlerden biri haline gelmiştir.

Coğrafya
Diyarbakır, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin orta kısmında, Elcezire’nin (Mezopotamya) kuzeyinde yer almaktadır.Doğuda Siirt ve Muş batıda Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya, kuzeyde Elazığ ve Bingöl güneyde ise Mardin illeri bulunmaktadır.Diyarbakır, yeryüzü şekilleri açısından genelde dağlarla çevrili, ortası hafif çukurlaşmış görünümündedir. İl, Güneydoğu Toroslar’ın kollarıyla çevrilidir. İlin en yüksek dağı Muş sınırı yakınındaki Anduk Dağıdır (2830 m.) Diyarbakır ilinde sert ve kurak bir yayla iklimi hakimdir.Diyarbakır ilinin ilçeleri; Bismil, Çermik, Çınar, Çüngüş, Dicle, Eğil, Ergani, Hani, Hazro, Kocaköy, Kulp, Lice ve Silvan’dır.
Eğil: Zengin bir geçmişe sahip olan Eğil ilçesi tarih içinde de önemli bir yer işgal etmiştir. Asur Kalesi’nin adından da anlaşılabileceği gibi Asurlular’ın da ötesine ulaşan bir geçmişi vardır.
Çermik: Diyarbakır’ın kuzeybatısında olan Çermik, kaplıcalarıyla tanınmış ünü tüm yurda yayılmış güzel ve yemyeşil bir ilçemizdir. Dünyanın her yanından insanlar şifa bulmak amacıyla bu kaplıcalara gelirler. İlçenin eski kalesi, Alaaddin Camii, Abdullah Paşa Medresesi, Haburman Köprüsü, efsanevi Gelin Dağı, Seyfullah Bey Hamamı ve Ali Dede Çeşmesi ilk anda görülmesi gereken ünlü yerlerindendir.
Hani: Diyarbakır’ın 90 km. kuzeydoğusunda Bingöl-Diyarbakır karayolu üzerinde dağlık bir yerleşim yeridir. Hani İlçesinde 13.yy’da yapıldığı sanılan Hatuniye Medresesi ve 15.yy’da yapılan Ulu Cami bir Selçuklu eseridir.
Kulp: Kulp, Diyarbakır’ın en uzak ilçesidir. Ürettiği nefis ballarıyla tanınan Kulp, Kâfurum Kalesi, Kanikan Mağaraları, Kale-i Ulya, Ciksi Kalesi, Büyük Kaya, İmamı Gazali Türbesi ve çok eski olduğu sanılan Bahemdan köyü gibi eski eserleriyle de geniş bir tarihi zenginliğe sahiptir.
Kocaköy: Kocaköy’ün ne zaman kurulduğu bilinmemektedir. İlçede birçok höyük ve mağara bulunmaktadır.
Lice: Diyarbakır’ın 95 km. kuzeyinde tarihi bir yerleşim merkezidir. Efsanesi dünyaca bilinen, çeşitli ülke ve şehirlerin sahip çıktığı Eshab-ül Kehf mağarasının asıl efsanede geçen Dakyonus şehri tüm özellikleriyle Diyarbakır’ın Lice ilçesi yakınındadır.
Silvan: Kuruluş tarihinin Diyarbakır kadar eski olan Meyyafarikin uygarlığının beşiği olan bir ilçedir. Dünyanın önemli eserlerinden Malabadi Köprüsü, Silvan Kalesi, Kulfa Kapısı ve çeşitli tarihi camilerin yer aldığı tepeden tırnağa tarihle doludur.

Ne Yenir?
Devasa boyutlardaki karpuzu ile tanınan Diyarbakır, yemek kültürü açısından da oldukça zengindir. Akşamın geç saatlerinde, tezgahlarda satılan cartlak kebabı olarak bilinen ciğer kebabı geleneksel yemekleri arasındadır.Diyarbakır’ın en ağır yemeklerinden olan kibebumbar, işkembe ve bağırsakların et, pirinç, nane, biber ve tuz karışımı ile pişirilir. Bunların yanında içli köfte, çiğ köfte, bulgur pilavı, kaburga, keşkek, Kibukudur, lebeni, tatlılardan ise burma kadayıf ve Nuriye tatlısı ünlüdür. Üzümden yapılan pestil ve sucuk, otlu peynir, örgü peynir, sumak çokça yenen diğer yiyeceklerdir.

Ne Alınır?
El sanatları, hasır bilezik, kiniş gerdanlık, gümüş işlemeli nalın ve çekmeceler kuyumcuların beğenilen ürünleridir. Köylerden el dokuması halı ve kilim üretimi yapılmaktadır.
Diyarbakır Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yer alan, dünyanın en eski şehirlerinden biri olan Diyarbakır’a ev sahipliği yapan tarihî bir ildir. Merkez ilçesiyle birlikte 17 ilçesi bulunur. Ülkenin doğusundaki en kalabalık metropolüdür.

Coğrafya
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin orta kısmında, Elcezire’nin (Mezopotamya) kuzeyinde yer almaktadır. Doğuda Siirt ve Muş; batıda Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya; kuzeyde Elazığ ve Bingöl; güneyde ise Mardin illeri bulunmaktadır. Yeryüzü şekilleri açısından genelde dağlarla çevrili, ortası hafif çukurlaşmış görünümdedir ve Güneydoğu Torosların kollarıyla çevrilidir. En yüksek dağı Muş sınırı yakınındaki Anduk Dağıdır (2830m).

İklim
İlde sert ve kurak bir yayla iklimi hakimdir. Yazları çok sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve yağışlı geçer. Kış aylarında sıcaklık nadiren de olsa -20 derecenin altını görmektedir. Güneydoğu Torosları kuzeyden gelen soğuk rüzgârları kestiği için kışları Doğu Anadolu’ya nazaran daha az soğuktur. Senelik yağış miktarı 496 milimetredir. Sıcaklık +46,2 °C ile -24,2 °C arasında seyreder.

Bitki örtüsü
Diyarbakır topraklarının % 33’ü orman ve fundalık, % 40’ı ekili arâzi ve % 22’si çayır ve meralarla kaplıdır. İlkbaharda her yer yemyeşildir. Yaz aylarında ise dere kenarları dışında her yer bozkırdır, otlar tamâmen kurur. Vadilerde söğüt, çınar, ceviz ve kavak ağaçları, yükseklerde ise meşe, ardıç ve yabânî meyve ağaçları yer alır. Ormanlık arâzi her ne kadar % 33 görülmekteyse de muntazam ormanlık saha çok azalmıştır.

Demografi
TÜİK verilerine göre ilin nüfusu, bütün köy ve ilçeleriyle beraber, 2010 itibariyle 1.528.958’dir[2] ve nüfusu ile il Doğu ve Güneydoğu Anadolunun en büyük illerinden biridir. Kilometrekareye düşen insan sayısında Türkiye ortalaması 88 iken Diyarbakır’da bu sayı 95’tir.[kaynak belirtilmeli] 1990-2000 döneminde yıllık nüfus artış hızı binde 21.73 olup binde 18,3 olan Türkiye ortalamasının üstündedir. Diyarbakır şehir merkezinin nüfusu ise 834.854 dir.

Gastronomi
Karpuzu ile ünlenen Diyarbakır, ana yemek olarak ciğer kebabı, içli köfte, çiğ köfte, bulgur pilavı, kaburga, keşkek, lebeni; tatlılardan ise burma, kadayıf ve nuriye ile yemek kültürü açısından da zengindir.

Kültür
Devlet Tiyatrosu ve Büyükşehir Belediye Tiyatrosu Diyarbakır il merkezinde yer almaktadır.

Müzeler
Diyarbakır (Arkeoloji) Müzesi, Ziya Gökalp Müze Evi, Gazi Köşkü müze evi, Cahit Sıtkı Tarancı Müze Evi günümüzde Diyarbakır’ın aktif müzeleridir. Robotik bilimin babası[kaynak belirtilmeli] sayılan Diyarbakırlı El Cezeri adına yakın zamanda bir müze açılacaktır.[kaynak belirtilmeli] Müze Dicle Üniversitesi, Dicle Teknokent’te yer alacaktır.

Diyarbakır Müzesi: Diyarbakır’da ilk müze 1934 yılında Ulu Cami’nin devamı olan Senceriye (Zinciriye) Medresesinde açılmıştır. 1985 yılında ise Elazığ Caddesi üzerinde bulunan yeni binasına taşınmıştır. Müzede Neolitik Çağ’dan itibaren Eski Tunç, Urartu, Asur, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı devirlerine ait eserler kronolojik olarak sergilenmektedir. Çoğunluğu Artuklular döneminden kalma çok sayıda sikke ile yöresel, etnografik nitelikli eserler de müzede teşhir edilmektedir.

Ziya Gökalp Müze Evi: Ziya Gökalp’in doğdu ev müze haline getirilerek, şahsi eşyaları sergilenmektedir.

Cahit Sıtkı Tarancı Müze Evi: Cumhuriyet devrinin ünlü şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı’ nın doğduğu ev 1973 yılında müze haline getirilmiştir. Aynı zamanda Diyarbakır mimarisinin tüm özelliklerini taşıyan müzede ünlü şairin şahsi eşyaları da sergilenmektedir.

Önemli Yerleri
Diyarbakır Kalesi: Surların uzunluğu 5,5 km, yüksekliği 10–12 metre, kalınlığı 3–5 metredir. Çin Seddi’nden sonra en büyük sur olma özelliğini taşımaktadır. Dicle vadisinden yaklaşık 100 metre yükseklikte geniş bir düzlük üzerine kurulmuştur. Dış kalenin 82 burcu vardır. Burçlar arasında geniş bir yol vardır, bu duvarlar 70 santimetre kalınlığındadır. Burçlar çoğunlukla yuvarlaktır, ancak dört ve altı köşeli olanlar da vardır.

Malabadi Köprüsü: Bu köprü Akkoyunlular zamanından kalma bir tarihi köprüdür. Silvan ilçesinde bulunmaktadır.

Köprüler
Dicle Köprüsü: Köprü, yazıtından anlaşılacağı üzere Mervaniler devrinde Diyarbakır hükümdarı Nizamüddevle Nasr tarafından 1065 tarihinde yaptırılmıştır.

Haburman Köprüsü: Köprünün beş satırlık kitabesinden Zübeyde Hatun tarafından 1179’da yaptırıldığı öğrenilmektedir. Zübeyde Hatun Artuklu Necmüddin Albi’nin (1152-1176) kızı olup, bu köprüyü kendi parası ile yaptırmıştır.

Camiler
Diyarbakır Ulu Camii: Diyarbakır Ulu Camii, Diyarbakır Kalesi’nin surları üzerinde Harput Kapısı ile Mardin Kapısı’nı birleştiren eksenin batısında yer alan cami. Diyarbakır Ulu Camii, İslam’ın 5. Harem-i Şerifi olarak kabul edilmektedir.

Behram Paşa Camii: 1564-72 yılları arasında Behram Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mimar Sinan dönemi yapıları arasında yer almaktadır. Mukarnasları oldukça ustalıklıdır. Mihrapta yer alan çinileri dikkat çekicidir.

Şeyh Mutahhar ( Dört Ayaklı Minare ) Camii: Balıkçılarbaşı semtindeki Kasım padişah diye de adlandırılır. Camii Şeyh Mutahhar türbesinin bulunduğu arsa üzerinde inşa edildiği için bu adı almıştır. Minaresindeki kitabesinde camiinin 1500 tarihinde Akkoyunlu sultanı Kasım Bey’in zamanında yapıldığı yazar. 4 yalın sütun ile başlıklar üzerinde oturan kare mimarisi ile Anadolu camiileri içinde tek örnek oluşturmaktadır.

Safa Camii: 15. yüzyılda, Akkoyunlular döneminde, Uzun Hasan tarafından yaptırılmıştır ve dönemin mimari başyapıtlarındandır. Özellikle minaresinin taş işçiliği dikkat çekicidir. Minaresinin harcının Diyarbakır çevresinde yetişen kokulu bitkilerle karıldığı için yakın zamanlara kadar sadece Cuma hutbelerinde minarenin kılıfının çıkarıldığı bilinmektedir.

Kale Camii (Hz. Süleyman–Nazıriye Camii): Hz. Süleyman Camii, Nisanoğlu Ebul Kasım tarafından 1155-1169 yılları arasında yaptırılmıştır. Cami bitişiğinde Osmanlılar döneminde yapılan Halid Bin Velid’in oğlu Süleyman ile Diyarbakır’ın Araplar tarafından alınışı sırasında şehit düşen diğer sahabelerin yattığı Meşhed bulunmaktadır. Diyarbakır’ın fethi sırasında şehit olan Halid Bin Velid’in oğlu Süleyman dahil 27 sahabe bu bölgede, 13 sahabe ise surların farklı bir yerinde şehit oldu. Yaralanan Sultan Sasa’nın da 6 ay sonra şehit olmasıyla birlikte bölgeye toplam 41 sahabe defnedildi. Diyarbakır’da mezar yerleri kesin olarak bilinen 30 sahabenin 27’sinin kabri bu camidedir. 27 şehit sahabenin kabirleri Türkiye’nin her yerinden ziyaretçi akınına uğramaktadır.

Kiliseler
Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi: Ortodoks Süryanilere ait bir kilisedir. 3. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen yapı, günümüze dek birkaç kez yanmış, yıkılmış, yenilenmiş, defalarca onarım geçirmiştir. Mardin’deki Deyr-ül Zafaran’dan gelen Patrik 2. Yakup, 1871 yılında ölene kadar burada yaşamış ve yapı o dönemde Patriklik Merkezi olarak hizmet vermiştir.

Saint Georgi (Kara Papaz) Kilisesi: Kırkdamaltı Kilisesi olarak da bilinen Saint Georges Kilisesi 3.yüzyılda Diyarbakır Belisırma Bölgesi’ndeki en yüksek kilise olup, Amirarzes Basileios ve eşi Tamara tarfından yaptırılmıştır. 1283-1295 yılları arasında dekore edilmiştir. Birapsisli bazilikal planlı olan kilisede bulunan fresklerde, incilin hikâye ettiği tüm konular ile Selçuklu Sultanı II. Mesud’un resmi tasvir edilmiştir. Giriş bölümünü oluşturan mekân kayanın bir bölümünün kopması sonucu tahrip olmuştur.

Mar Petyun Kilisesi: Özdemir Mahallesi’nde, Yeni Kapı Caddesi’ndedir. Ne zaman inşa edildiği tam olarak bilinmeyen ve 17. yüzyıla tarihlenen kilise, Katolik mezhebinden Keldaniler tarafından günümüzde de kullanılmaktadır.

Hanlar ve Kervansaray
Diyarbakır’ın önemli yapıları arasında hanların önemli bir yeri vardır. Bunların başında Deliller Hanı, Hasan Paşa Hanı, Çifte Han ve Yeni Han gelmektedir.

Diyarbakır, İpek yolunun üzerinde oluşundan ötürü belirli güzergahlar üzerinde han ve kervansaraylar yapılmıştır. Anadolu Selçuklularının da uyguladığı bu düzeni Osmanlılar da sürdürmüşlerdir.

Hüsrev Paşa Hanı adıyla anılan yapı 1527 yılında aynı şahıs tarafından yaptırılmıştır. Halk arasında Deliller hanı denilmesinin nedeni her yıl islam ülkelerinden Hicaza gitmek üzere bu handa toplanan hacı adaylarını götürecek delillerin burada kalmalarındandır. Yapı iki katlıdır. Restore edilerek 120 yataklı turistik modern bir otel olarak hizmete açılmıştır.

Ulu Camii’nin karşısındadır. Osmanlı valilerinden Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1572-1573 yıllarında yaptırılmıştır. [kaynak belirtilmeli]Günümüzde kafelere, restorantlara, kitapçılara, antikacılara ev sahipliği yapmaktadır.

Eğitim
2009 yılında, Diyarbakır ilinde 1281 okul bulunmaktadır:
Ana Okulu Sayısı: 90
İlköğretim Okulu Sayısı: 3096
Genel Lise Sayısı: 540
Özel Okullar Sayısı: 97
Meslek Lisesi Sayısı: 25
Yabancı Dil Eğitimi Veren Liselerin Sayısı: 116

Öğretmen Sayısı 15.021’dir. Erkek öğrenci sayısı 214.462, kız öğrenci sayısı 181.413 olmak üzere Diyarbakır ilinde toplam öğrenci sayısı 395.875’dir.

Dicle üniversitesi
1978’de Ankara Üniversitesi bünyesinde açılmıştır. Şu an bünyesinde 13 Fakülte, 11 Meslek Yüksekokulu, 5 Yüksekokul, 1 Konservatuar, 3 Enstitü, 8 Uygulama ve Araştırma Merkezi, 1 Eğitim ve Araştırma Hastanesi yer almaktadır. Dicle Üniversitesi Dicle’nin doğusuna kurulmuştur ve 60 hektar alana sahiptir. Yüzölçümü bakımından Dicle Üniversitesi, Türkiye’nin en büyük üniversitelerinden biridir.

Diyarbakır’da Yerel Medya
Yerel TV Kanalları
Gün TV
TV 21
Can TV
Söz TV
Amed TV

Yerel Radyo Kanalları
Çağrı FM
Aktüel FM
Nur FM
Gün Radyo
Can Radyo
Aksa FM

Ulaşım
İle havayolu, karayolu, demiryolu ile ulaşmak mümkündür.

Havayolu: Diyarbakır’a her gün Ankara,İstanbul ve İzmir’dan düzenli olarak Antalya,Adana ve Bursa’ya ise haftanın belirli günlerin de seferler düzenlenmektedir.Sivil-askeri havalimanı olan Diyarbakır Havaalanı şehir merkezine 6 km. uzaklıktadır.

Demiryolu: Diyarbakır Tren İstasyonu adındaki bir gar bulunmaktadır. Adana’dan Elazığ’a giden Fırat Ekspres Diyarbakır Tren İstasyonu’nda durmaktadır. Bölgesel Trenler bazında Diyarbakır-Batman, Diyarbakır-Kurtalan ve Diyarbakır-Adana güzergahları vardır.

Karayolu: Diyarbakır’dan Türkiye’nin her yerine otobüs ile yolculuk mümkündür. Otogar şehir merkezine 4 km uzaklıktadır. İlin bazı illere olan karayolu uzaklıkları şöyledir:
İller Adana Adıyaman Ankara Gaziantep İstanbul İzmir Elazığ Malatya Mardin Mersin Siirt Şanlıurfa Konya
Uzaklık (Km) 536 207 940 329 1.381 1.436 162 263 86 610 216 184 950

Spor
Diyarbakırspor 24 Haziran 1968’de, amatör futbol liginde olan Diclespor ve Yıldızspor’un birleşmesi ile kurulmuştur, renkleri kırmızı ve yeşilden oluşmaktadır. Amblemi ise Diyarbakır Sur’u ile Diyarbakır karpuzundan oluşmaktadır. Diyarbakırspor’un ilk başkanı, o zamanın Belediye Başkanı Nejat Cemiloğlu olmuştur.
TÜRK HALK OYUNLARI İÇİNDE DİYARBAKIR HALK OYUNLARININ YERİ VE ÖNEMİ

Diyarbakır yöresi halay türüne giren oyunları kendi bünyesinde barındırır. Yörede oyunlar genelde coşkuyu, sevgiyi, ahengi, hüznü, yiğitliği, mertliği ve günlük doğa olaylarını içerir. Oyunların çok eski kökeni olmasına rağmen bugünlere kadar gelmişlerdir. Bütün oyunlar yörenin yaşayış biçimi, sosyal ve kültürel ilişkilerinden etkilenmiştir. Yöre oyunlarda işler adım hemen hemen bütün oyunlarda sağa doğrudur. Aynı oyunlar farklı ilçe veya farklı köyde aynı biçimde veya küçük nüanslarla oynanmaktadır. Bununda en büyük nedeni ise aşiretlerin bölünüp değişik bölgelere yerleşmesidir.

Diyarbakır’da halk oyunları; kına geceleri, düğün, bayram ve özel zamanlarda oynanır. Bazen sohbet ve eğlenme amaçlı gidilen yerlerde halk oyunları da oynanır. Bazen de yöreye özgü eyvanlı evlerde eğlence amaçlı bir araya gelinir ve bu muhabbetlerin açılışı halk oyunlarıyla yapılır ve ardından müzik ile devam eder, hatta bu güzel sohbetler için özel davul zurna bile temin edilir. Yörede oyunlar genelde ağırdan başlayıp hızlanarak devam eder. Oyun formları genellikle;

* Düz çizgi,
* Karşılıklı iki düz çizgi,
* Yarım daire,
* Daire formundadır.

Bazı kırsal kesimlerde ise çeşitli biçimde diziler oluşturulur ve sözlü sözsüz ezgiler eşliğinde oynanır. Oyunlar serçe parmaklar, kollar, omuz ve avuç içlerinin birleşmesiyle oynanmaktadır. Bazı oyunlarda kollar serbest bir halde seyir gösterir;

Örneğin Çepik oyunu gibi. Yörede bazı oyunlar belli araçlar eşliğinde oynanır. Bu araçlar genelde;

* Teşi,
* Bakraç,
* Tüfek,
* Sopa,
* Tırpan,
* Kepenek ‘tir.

Seyirlik oyunları geçmişte gerçekleşen olaylar, doğadan etkileşim, dini inançlar ve hikâyelerden derlenip belli bir formda ve uygun müzikle sahneleme olayıdır. Bu oyunlar yörede halen eski canlılığını koruyarak oynanmaktadır.

YÖRE OYUNLARINDA EKİP BAŞININ YERİ VE ÖNEMİ

Yörede ekibi yöneten, komut veren ve soloya çıkarak hem etraftakilere farklı bir Halk Oyunu zevki tattıran hem de kendi maharetini sergileyen oyuncudur ekip başı. Ekip başları bir çok düğüne, kına gecelerine ya da farklı yerlere özel bir şekilde, yani ev sahibinin kendisiyle görüşüp davet etmesi üzere gelir. Halk oyunları icra edilirken kendine özgü yeteneğinibulunanlar soloya çıkarlar, yörede soloya genelde ekip başları çıkar. Ekip başının en büyük özelliği solodayken hem harika figürler sergileyerek izleyenlere zevkli dakikalar yaşatırken hem de ritimden çıkmayarak çalınan müziğe uyum sağlamasıdır.

Halk oyunlarını icra eden ekibin en iyi şekilde kendini sergilemesi biraz da ekip

başının narası, mendili ve neşeli bir şekilde yaptığı soloya bağlıdır. Genel olarak soloya çıktıkları oyun Delile (Delilo), Govend (Halay), Çepik ve Şur-u Mertal (Kılıç Kalkan) oyunlarıdır.

Her ekip başının kendine has figürleri bulunur ve bu figürler usta çırak ilişkisi
dediğimiz yani halk oyunları icra edilirken koltuktan öğrenme metoduyla öğrenilir. Yörede genel olarak ekibin başındaki oyuncu mendili bırakmadığı sürece kolay kolay ekip başının elinden mendil alınmaz, alınırsa bu ekip başına bir hakaret sayılır. Ancak ekibin başındakinden büyük biri mendili isterse bu da ekip başına ayrı bir onur ve gurur verir.

Yörede yapılan düğün ve eğlencelerde ev sahibi, ekip başına ayrı bir yer, ilgi ve alaka gösterir. Düğünün ya da özel yapılan gecenin sonunda ev sahibi ekip başına hediyeler vererek bir nevi teşekkür eder.

YÖREDEKİ HALK OYUNLARI İSİMLERİ

* Keşe-o
* Delile (Delilo)
* Govend (Halay)
* Harrani (Esmerim)
* Şuşane (Tek Ayak)
* Du-nıg (Çift Ayak)
* Çaçan
* Çepik
* Meryemo
* Papure
* Düzo
* Kadın Delilosu
* Kadın Halayı

TEŞİ

* Beri
* Teşi (Erkek)
* Gur-u Pez (Kurt Kuzu)
* Hasat
* Kelek
* Şur-u Mertal (Kılıç Kalkan)
* Çömçe Gelin

OYUNLARIN ÇIKIŞ ÖYKÜLERİ VE OYNANIŞ BİÇİMLERİ

KEŞE-O
Bu oyunun en büyük özelliği Diyarbakır iline ve sadece erkeklere özgü olmasıdır. Çok eski dönemlerde yörede birçok dine mensup insanların yaşadığını gerek yazılı kaynaklardan gerekse büyüklerimizle yaptığımız sohbetlerden biliyoruz. İşte bu oyunumuzda yörede yaşayan ve bir başka dine ait bir din adamıyla ilgilidir. Bu oyun Delile (Delilo) oyununu oynayan sarhoş bir Hıristiyan din adamının taklit edilişidir. Zaten yörede Hıristiyan dinine mensup din adamlarına yani papazlara, keşe adı verilmektedir. Bu oyun çok eski dönemlerde kollar aşağıda olacak şekilde oynanmış olup, son dönemlerde ise bu oyunda kollar baş hizasında olacak şekilde icra edilmiştir.
Çok ağır bir tempoda olup sağ ayakla önce yere topuk daha sonra sol dize vurup sağ ön vereve atılmasıyla başlanır. Eller serçe parmaklarda birleşik kollar baş seviyesindedir. Sağ ayak topuğu sol diz altına vurup sağ ön vereve atılmasından sonra, sol, sağ ve sol topuk öne vurulup adımlar bu defa geri atılır. Bu arada kollar ayakla uyumlu bir şekilde aşağı yukarı iniş-çıkışlar gösterir. Önden geriye gelirken ayaklar önce sol, sağ, sol geri atılacak şekildedir. Oyun tekrar sağ ayakla öne ve diz altına topuk vurulup icra edilir.

DELİLE (DELİLO)

Bu oyun kentte yaşam süren tüm uygarlıkların özelliklerini kendine özgü bir biçimde yansıtmıştır. Bu oyunda sevgi, saygı, hoşgörü, coşku ve birlik beraberliği görebilmekteyiz. Yörede insanlarına göre bu oyunun birkaç farklı içeriği mevcuttur. Bu oyun kimine göre tarlada bereketli olan bir dönem sonrası sevinç oyunu, kimine göre ise kına, düğün, bayramlarda karşılıklı maniler şeklinde atışılarak ortama neşe katma amaçlı bir oyun şeklidir. Çeşitli görüşler olması aslında ayrı varyantlardır çünkü sonuç olarak aynı noktaya varıyoruz.

Yani bu oyun oynandığı mekana göre sözlü ya da sözsüz olup, kentte yaşam süren tüm uygarlıkların izlerini yansıttığı gibi, bulunan ortama birlik, beraberlik ve mutluluk katar.

Yörede bu oyuna Gırani, Aslanvari, Şervani ve Koçeri gibi isimlerde verilmektedir.

Oyun sağ ayağın sağ ön vereve atılmasıyla başlar. Öne giderken sağ, sol, sağ ve sol ayağın topuğunun yere vurulup atılması, geriye dönüş sol, sağ, sol ve sağ ayağın taban vurulmasıyla devam eder.

Oyun esnasında ekip başındaki oyuncu soloya çıkarak kendi yeteneğini sergiler ama solo sırasında önemli olan oyuncunun hem müzik hem de ritimle uyumlu olmasıdır. Türkülü bir oyun olduğundan, grup sayısı fazla olursa karşılıklı türküler söylenerek de oyun icra edilebilir.

GOVEND (HALAY)

Bu oyunda yörede karşılıklı yaşanılan sevgiler anlatılmıştır, hatta bu sevgiler için oyuna birçok türkü yakıldığı söylenilmektedir. Yörede insanların birbirine karşı duydukları sevgileri hem oyunla hem de oyun içerisinde söylenen türküyle icra etmesi, çok yaygın olan halay oyununa ayrı bir güzellik katmıştır. Halayı ekibin başındaki oyuncu elindeki mendil ve ses komutuyla yönetir. Bu oyunda ekip başı soloya çıkarak, müzik ve ritm eşliğinde kendi maharetini sergiler. Halaylarda coşku, mutluluk ve canlılık ön plandadır.

Erkek ve kadın halayı olmak üzere ikiye ayrılır. Erkek halayında, sağ ayağın tabanının yere vurulup, sol ayağın öne çıkması, sol taban vurup sağ ayağın öne çıkmasıyla oyuna giriş yapılır. Ardından dört diz kırıp, üç diz çekmeyle oyun seyir gösterir. Sağ ayağın tabanının yere vurulup, sol ayağın öne çıkması, sol taban vurup sağ ayağın öne çıkmasından sonra, sağ ayak topuğuyla yere üç defa vurulur.

Daha sonra sol ayağın sağ tarafa savrulup öne atılmasıyla devam eder. Bu adım cümlesi ekip başının vereceği komuta kadar devam eder. Komut geldikten sonra aynı adım cümlesi üçüncü komuta kadar tekerrür eder.

Üçüncü komuttan sonra geriye sol, sağ, sol ayak atılır ardından sağ taban basıp sol ayağın, sol taban basıp sağ ayağın öne çıkmasıyla icra edilir. Eller gözükmeyecek şekilde parmakların iç içe geçirilmesiyle oyuncuların arkasında tutulur.

Yörenin en çok oynanan ve en çok sevilen oyunlarındandır. Kadın halayı ise ilerde Kadın Halayı adlı oyun kısmında anlatılmıştır.

HARRANİ (ESMERİM)

Yine bu oyunla ilgilide yöredeki mahalli kişiler tarafından ortaya çıkan esmer kızlara duyulan sevginin türkü eşliğinde anlatımıdır. Eski zamanlarda yörede bir erkek ve bayanın görüşmesi bugünkü kadar rahat değilmiş, yani birbirine sevgi besleyen insanlar bunu çok rahat dile getiremezmiş. Bu yüzden birbirlerine karşı duyulan bu sevgiyi nişan ve düğün gibi eğlence ortamlarında esmerim oyunu oynarken söylenen manilerle dile getirmişlerdir. Oyunun kendine ait türküsü ve bu türkünün birkaç değişik varyantı mevcuttur. Bazı mekanlarda türkü söyleyerek de oynanan bir oyundur. Yöre oyunları içerisinde farklı bir yeri bulunan Harrani oyununun bir başka adı ise Esmerimdir.

Sol ayağın öne topuk vurup, geri çekilmesiyle başlar. Ardından sağ, sol, sağ ayak geriye çekilir ve sonra en son geriye çekilen sağ ayağın yerine gelmesiyle iki diz birden kırılır. Bu adım cümlesi oyunun yerinde olan adımıdır. Öne iki değişik çıkışı ve geri gelişleri mevcuttur. Birinci çıkış sol ayak topuğu öne vurulup öne atılır. Ardından sağ, sol adım atılıp durulur, yanına sağ gelince iki diz birden kırılır. İkinci çıkış ise sol topuk öne vurulup öne adım atılır, yanına gelen sağ ayak yerinde, topukla önce öne sonra yana vurulup yerine gelince de iki diz birden kırılır. Geri gelişler ikisinde de aynı olup sol topuk öne vurulur ve geriye sol, sağ, sol adım atılır, sağ ayak sol ayağın yanına gelince iki diz tekrar kırılır. Kol tutuşları Govend (Halay) oyunundaki gibidir.

ŞUŞANE (TEK AYAK)

Bu oyunumuz genelde kırsal kesimde gruplar tarafından karşılıklı atışma şeklinde oynanan bir oyundur. Halay oyunuyla benzerlik gösteren adım cümleleri olsa dahi, kendine ait figürler olup, bu figürlerde en büyük özellik ise figürlerin kesik kesik olmasıdır.

Bu oyunumuz tek bir ekip şeklinde oynanılabildiği gibi, bir gurubun öne çıkarken diğerinin geriye adım atması daha sonra bu işlemin tersi uygulanarak devam etmesi de yörede mevcuttur.

Sol topukla öne topuk vurulup geriye taban çekmesiyle başlayıp yerimizde sağ, sol ayak hareket ettirilir. Daha sonra sağ diz önden yerine çekilerek oyun seyir eder. Komutla sol topuk öne vurulur, sağ topukla ise yere iki defa yarım daire çizilecek şekilde vurulur ve halay savurması yapılıp öne çıkılır. İkinci bir komut gelene kadar hamle yapılır. Geri geliş sol topuk öne vurulur ve geri atılırken sağ, sol, sağ diz çekilir. Kollar Govend (Halay) tutuşunun aynısıdır.

DU-NIG (ÇİFT AYAK)

Yörede bu oyun hakkında fazla teorik bilgi bulunmamakla beraber bu oyunumuz arada küçük nüanslar dışında hemen hemen tek ayak oyunuyla aynı seyri gösterir. Yine bu oyunumuzda tek bir ekip şeklinde oynanılabildiği gibi, bir gurubun öne çıkarken diğerinin geriye adım atması daha sonra bu işlemin tersi uygulanarak devam etmesi de yörede mevcuttur.

Oyunda sol topukla öne iki defa topuk vurulup geriye taban çekmesiyle başlayıp yerimizde sağ, sol ayak hareket ettirilir. Daha sonra sağ diz önden yerine çekilerek oyun seyir eder. Öne Komutla sol topuk iki defa yere vurulur, yerinde sağ ayak üç topukla yarım daire çizer. Sol ayak sağa iki defa halay savurması yapar ve ikinci komuta kadar öne gidilir. Geri geliş ise sol ayak topuğu öne iki defa vurulup geri çekilir, ardından sağ, sol, sağ diz çekilir. Bu oyunda da kollar Govend (Halay) tutuşundaki gibidir.

ÇAÇAN

Bu oyunda ise bir kıza aşık olan erkeğin sevgisini oyunla anlatması görülmektedir. Oyun, adını erkeğin aşık olduğu kızdan alır. Çaçan adındaki bayan köyde kuyuya gidip kuyudan su çekerken bir ara kuyuya düşer gibi oluyor ve bunu gören erkek koşarak Çaçanı kurtarmaya çalışmıştır. Oyun içerisinde yapılan hızlı çapraz adım cümleleri kuyuya düşmek üzere olan Çaçanı kurtarmaya doğru koşmayı anlatıyor.

Daha önceki zamanlarda oyunun çökme adım cümlesi var iken değişik sebeplerden bugün oyunda çökme adım cümlesi görülmemektedir. Yörede bu oyunun türküsü de mevcuttur, birçok yerde türkü eşliğinde oyun icra edilmektedir. Govend (Halay) oyununa benzerlik göstermekle beraber kendine özgü değişik adım cümleleri de göze çarpmaktadır.

Halay oyunundaki gibi sağ ayağın tabanının yere vurulup, sol ayağın öne çıkması, sol taban vurup sağ ayağın öne çıkmasıyla oyuna giriş yapılır. Sonra yerimizde dört diz kırıp, dört diz çekme işlemi seyir gösterir, komutla sağ taban basılıp sol adımın, sol taban basılıp sağ adımın öne çıkmasıyla başlar. Sağ ayak yerinde üç defa topuk vurarak yarım daire yaptıktan sonra öne taban basar. Yerinde üç defa tabanla ayaklar yer değiştirecek şekilde çapraz adım yapılır. Sonra komut gelene kadar öne çıkılır. Geri geliş ve kol pozisyonları Govend (Halay) oyununun aynısıdır.

ÇEPİK

Oyun adını iki elin birbirine vurmasından alır. Oyunda yöredeki kişiler ya da topluluklar arasında çıkan kavgaların taklit edilişi anlatılmıştır. Bu çıkan kavgalarda herkes kendisini ve ailesini korumak için var olan el ve bilek gücünü ortaya koyar. Oyunda birbirine yakın figürlerle üç ayrı adım cümlesi görülür. Birinci adım cümlesinde yürüyerek kavgaya davet etme, ikinci adım cümlesinde eşleşme, üçüncü adım cümlesinde ise eşlere arasında çarpışma seyir gösterir. Erkeklerin daha çok oynadığı tatlı-sert bir oyun olup bayanlar oynadığı takdirde bayan bayana eşleşme söz konusudur. Eski zamanlarda ise bayanlar çepik oyunu oynamaz, bu oyunu erkekler icra ederken erkeklerin arkasında bulunan bayanlar kavganın bitmesi için feryat eder, hatta kavganın bitmesi için yörede namus sayılan bayan tülbendini kavganın ortasına atar ve kavga sona erer. Yöre oyunları içerisinde eller serbest şekilde oynanan oyunlardan biridir. Erkeklerin ve bayanların tavırları birbirinden net bir şekilde farklılık göstermektedir.

Oyunda eller serbest şekilde ayak ise öne önce sağ sonra, sol adım atılıp ardında sağ topuk sol parmak ucunun yanına sol topuk ise sağ parmak ucunun yanına topuk vurup ayak öne adım atar. Sağ topuk vurulduğunda bileklerde güç toplanır. Sol topuk vurulduğu anda ise alkış yapılır. Böyle oyun devam ederken kişiler eşleşir oyun karşılıklı el vurulup, dönülerek icra edilir. Eller serbest, oyun alanı geniştir.

MERYEMO

Bu oyun kimine göre insanlar arası ilişkiler, sevda, mutluluk ve coşkudan ortaya çıkmış, kimine göre isminden de anlaşılacağı gibi bir bayana olan sevgiden ortaya çıkmış bir oyundur. Meryem adındaki bir bayana duyulan sevgi anlatılmıştır. Yine sonuç olarak şu kanıya varıyoruz ki bu oyunumuzda yörede sevinç, mutluluk ve sevdalardan ortaya çıkıp bugünlerimize kadar gelmiştir.

Oyunda önce sağ ayağın sağ ön vereve atılması ardından sol ve sağ ayaklar sağ ön vereve atılır. Sağ ayak yere taban bastığında sol sağa doğru savrulur hemen ardından sol yerine taban bastığında ise sağ sola doğru savrulur. Oyun böyle devam eder. Eller avuç içlerinden tutulup yarım veya tam daire formunda oynanır.

PAPURE

Bu oyun insanlar arası ilişkiler, sevda, mutluluk ve coşkudan ortaya çıkmıştır. Bu oyun Meryemo oyununun bir başka varyantı olup içinde halay oyunun adımlarını da görmek mümkündür. Bu oyunda ciddi anlamda bir sürat ve sert adım figürler görmek mümkündür. Yine bu oyunumuzda geçmişten günümüze kadar gelmiştir.

Oyunda önce sağ ayağın sağ ön vereve atılması ardından sol ve sağ ayaklar sağ ön vereve atılır. Sağ ayak yere taban bastığında sol sağa doğru savrulur hemen ardından sol yerine taban bastığında ise sağ sola doğru savrulur. Oyun böyle devam seyir gösterirken daire içine önce sağ sonra sol adımla hamle yapılır, yerinde dört diz kırma, dört diz çekme ile seyir gösterir. Komutla sol ayak öne çıkarılır, sol yerine çekilirken sağ ayakla öne çift düşülür. Yerinde çapraz adım cümlesi yapılarak sağ vereve önce sağ sonra sol ayak atılarak sağ ayak yere taban bastığında sol sağa doğru savrulur hemen ardından sol yerine taban bastığında ise sağ sola doğru savrulur oyun böyle devam eder.
Eller omuz başlarından tutulur yarım ya da tam daire formunda oynanılır.

DÜZO

Bu oyun yörede insanlar arasındaki sevgiyi anlatmaktadır. Bir erkeğin bir bayana olan sevgisi ana tema olup, kendine ait başta ağır daha sonra hızlı olacak şekilde iki ayrı adım cümlesi görülmektedir. Yörede bu oyunun türküsü de mevcuttur, birçok yerde türkü eşliğinde oyun icra edilmektedir. Bölge civarında, halk oyunlarının sınır tanımamız’lığından ötürüdür ki yakın çevre ilerde bu oyun görülmüştür.

Yerinde önce sağ sonra sol ayak şekilde sekme figürleri yapılarak başlanır. Daha sonra öne doğru önce sağ ayak ardından sol ayak atılacak şekilde oyun ekip başından gelecek komuta kadar devam eder. Ön tarafta ise oyun bir anda hem adım cümlesi hem müzik ve ritim olmak üzere hızlanır. Aynı adım cümlesinin hızlısı seyir gösterir, diğer komut geldikten sonra oyun ilk baştaki yavaş olan adım cümlesiyle geriye doğru devem eder. Bu oyunda yine eller Govend (Halay) oyunundaki tutuşla aynıdır.

KADIN DELİLOSU

İsminden de anlaşılacağı gibi bu oyun sadece bayanlara özgü bir oyun olup, erkek Delilosuyla ciddi farklılıklar gösterir. Hem merkezde hem de birçok kırsal kesimde icra edilmektedir. Yine bu oyunumuzda yörede sevinç, mutluluk ve coşkulardan çıkmış olup, bugünlerimize kadar gelmiştir. Bu oyunda ciddi anlamda bayana yakışacak bir zariflik mevcuttur. Bu oyun erkek Delilosuna göre daha ağır oynanır.

Bu oyun sağ ayağın sağ ön vereve atılmasıyla başlar. Ardından sol ayak atılır ve sağ ayak yere sürterek geri çekilir. Öne ise sol topuk vurup geriye atılır hemen ardından geriye sol, sağ, sol ayaklar atılır ve son olarak sağ taban vurup tekrar sağ ön vereve hamle yaparak oyun başa döner. Eller serçe parmaklardan tutulup, yarım daire formunda oynanır.

KADIN HALAYI

Bu oyunumuzda yörede sevinç, mutluluk ve coşkulardan çıkmış olup, bugünlerimize kadar gelmiştir. Kendine has tavırları, diz kırması, omuz sallamasıyla maharet gerektiren bir oyundur. Oyun içerisinde belirgin bir şekilde, sürat ve canlılık göze çarpmaktadır. Yine bu oyunumuzda sadece bayanlara özgü bir oyun olup, merkez ve kırsalda oynanmaktadır.

Bu oyunda sağ ön vereve sağ ile adım atılır. Ardından sağ, sol sonra sağ basılıp sol diz, sol basılıp sağ diz çıkarılır. Komutla aynı şekilde öne ve geriye hamle yapılır. Eller bellerden saracak şekilde tutulup önce düz daha sonra sol ayak vuruşuyla yarım daire formunu alarak oynanır. Bu oyunumuzda yine kadınlara özgü olup erkekler tarafından da icra edilir.

TEŞİ (KADIN)

Eski zamanlarda şimdiki kadar gelişmiş alet ve makineler olmadığından, teşi aleti ciddi anlamda iş gören bir aletmiş. Bu oyunda kırsal kesimdeki kadınların keçi ve koyun kıllarını teşi denilen aletle yün haline getirmesi anlatılmıştır. Bayan oyunu olup erkeklerde bayanları taklit etmişlerdir, erkeklerin de oynadığı bir teşi oyunu mevcuttur, ilerde anlatılmıştır.

Bu oyun sağ ayağın yürüme adımı gibi öne atmasıyla başlar, arkasından sol, sağ, sol... Şeklinde yapılacak sahne çizgilerine göre devam eder.

Ayaklar böyle hareket halindeyken elle ise sol el yukarda teşi ipini tutar sağ el ise teşi’yi çevirir, bu arda sağ el teşi’yi çevirdikten sonra sol elin altından keçi kıllarını yün haline getirmeye çalışır.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

BERİ

Bu oyunumuzda kırsal kesimdeki bayanlarımızın süt sağması olayıdır. Oyunda süt sağmaya gidiş, süt sağma ve bu olaydan dönüş hareketlerle ifade edilmiştir. Tamamıyla bayanlara özgüdür. Oyun içerisinde oyuncunun kendine has tavır ve mimikleri mevcut olup, oyuncunun kendi mahareti ön plandadır.

Oyun sağ ayağın yürüme adımı gibi öne atmasıyla başlar, arkasından sol, sağ, sol... Şeklinde yapılacak sahne çizgilerine göre devam eder. Bu arada sağ kolumuzda bakraç (süt ya da yoğurt koymak için yapılmış küçük kova) bulunmaktadır. Gidiş işleminden sonra sağ ayak geriye atılacak şekilde olduğumuz yere ister ayaküstüne isterse diz üstüne çökülür ardından süt sağma, el silme ve ter silme hareketleri yapılır. Daha sonra yine yürüme adımıyla oyuna son verilir.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

TEŞİ (ERKEK)

Aslında bayanların teşi oyununun kırsal kesimde erkekler tarafından taklit edilerek bir nevi eğlenceye dökmeleriyle oluşmuş bir oyundur. Adım cümlesi olarak Şur-u Mertal (Kılıç Kalkan) oyunundaki adım cümlesi örnek alınmış ve bayan hareketlerini erkekler yaparak bulundukları ortama neşe katmışlardır.

İki ayrı gurup ve her grubun başında gurubu yönlendiren ekip başları bulunmaktadır. Oyuna giriş çepik oyunundaki ayak figürleriyle aynıdır. Kollar ise bir gurupta sol, diğerinde ise sağ kol serbesttir, öteki kol ise öndeki oyuncunun yeleğini arkadan tutacak şekildedir. Sahneye yerleşinceye kadar oyun böyle devam eder. Sonra isteğe bağlı olacak şekilde bir gurup yere diz üstüne çöktürülür, diğer gurup ayakta kalacak şekilde oyun seyir eder.

Sahneye yerleştikten sonra bir ekip başı bir bayanın süslenmesini diğer ekip başı ise bir bayanın kırsal kesimde mevcut aletlerle yağ yapmasını taklit ederken, ekibin diğer oyuncuları ise ekip başlarını el ve küçük tokatlarla rahatsız eder. Ekip başları ise bu el ve tokatlara sinirlenerek elindeki sopayla (Haziran Ağacı) diğer oyunculara sert olmayacak şekilde vurur oyun bu şekilde icra edilir.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

GUR-U PEZ (KURT-KUZU)

Yöre halkının büyük geçim kaynaklarından biride hiç şüphesiz hayvancılıktır. İşte bu seyirlik oyunumuzda yöre halkının yaptığı günlük işleriyle ilgilidir. Yöre halkından çoban günlük hayatta koyun, kuzu otlatmak ve bunları dışardan gelebilecek tehlikelere karşı korumakla yükümlüdür. Bu oyunda kırsal kesimde çobanın koyunları otlatmak üzere yaylaya götürmesi ve yaylada karşılaşılan tehlikeler anlatılmıştır.

Oyunda oyuncular ayaklarının üzerine çökecek şekilde sahneye çoban tarafından getirilir. Çobanın hemen yanında sürüyü koruyacak köpekte bulunmaktadır. Çoban koyunlara yemlerini verir, kendiside bir köşeye çekilip yemeğini yer ve ardından sigarasını içerek uyur. Daha sonra sürüye kurt saldırır, kurt bir koyunu yer ve gider çoban uyandığında kurt kaçmıştır. Çoban kaybedilen koyun için köpeği suçlar ve köpeğini tekmeler. Daha sonra kurdun tekrar geleceğini düşünen çoban sürünün içine girerek kurdu beklemeye başlar, gelen kurdu tüfeğiyle yaralar ve hemen köpek kurdun üzerine atılarak kurtla boğuşur ve kurdu tamamen cansız hale getirir. Oyunun bitiminde yani kurdun vurulmasından sonra çoban kurdun ayağından tutup hem kurdu hem de ekibi dışarıya alır.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

HASAT

Bu oyunda insan, doğa ilişkileri ve kırsal kesimdeki günlük yaşantı anlatılmıştır. Oyun içerisinde oyuna dışardan tarla sahibinin gelmesi ve ürüne bakıp bereketli gelen ürün için sevinmesi ve bu arada tarlada çalışanlarla yemek yemesi oyuna ayrı bir güzellik katmıştır.

Oyuncuların ellerinde tırpan bulunup, bir hasat olayı canlandırılmıştır. Sol elde tırpanın sapı, sağ elde ise bıçak bölümü tutulup ekin biçimi ifade edilmiştir. Önce sağ ön vereve sağ ayak atılması ardından sol ön vereve sol ayağın atılmasıyla seyir eder. Bu arada sağ kolla tırpan sağ tarafa açılır sol kolla ürün biçilir. Bu figürlerin bitiminde tarla sahibinin gelmesi ve birlikte yemek yenmesiyle oyun son bulur.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

KELEK

Kelek nehirde taşımacılık için kullanılan bir araç adıdır. Yöre halkı kırsal kesimde odun toplayarak hem kışın yakacağını temin etmiş, aynı zamanda odunları satarak bir iş imkanı sağlamıştır. Bu oyunda ciddi anlamda bir duygusallık mevcut olup oyun esnasında ışıkların kapalı olması, ekibin içeriye ellerde fanuslarla gelmesi, oyuna ayrı bir güzellik katmıştır.

Bir aile toplanıp kelek ile nehrin karşı kıyısına odun toplamaya giderken aileden birinin azgın Dicle nehrinin sularına düşüp boğulması ve ardından yakılan ağıtlar ve bu afete karşı dile getirilen sitemler dile getirilmiştir. Eski zamanlarda yine odun kesmek için Dicle’nin karşı tarafına geçen halk, odunu keserken, o bölgede bulunan oduncular kelekçilere (odun kesmeye gelenlere) odun kestirmez ve bazen de karşı tarafa geçmelerine müsaade etmezlermiş. Hatta bu olay bazen uzun sürdüğünden merkezdeki halk belli bir süre odunsuz kalırmış.

Ekip başı ve ekip sonunun elinde kelek küreklerini anımsatacak biçimde iki sopa diğer oyunculara ise etrafı aydınlatacak fanuslar bulunur. Ekip başı ekipten önde kürek çekmeyi canlandırarak önce sağ ön vereve sağ adım, sonra sol ön vereve sol adım atarak oyuna başlar. Arkasında oyuncular belden eğilerek herkes bir öndekinin sağ omzuna elini koyacak şekilde ekip başıyla aynı adımları atarak oyun seyir gösterir.

Daha sonra sahneye yerleşildiğinde ekip başı ve ekip sonu dışardan gelecek tehlikelere karşı etrafı gözlerler, oyuncular ise etrafı aydınlatacak fanusları yerlere bırakıp odun kırmaya başlarlar odunlar kırılıp toplanır. Sonra hep birlikte oyunu giriş şeklindeki gibi oyuna devam edilirken ekipten biri düşer ve bütün ekip düşen oyuncuyu arar, belli bir süre sonra oyuncunun cansız bedenini bulurlar. Bu sırada oyuncular tarafından feryatlar yakılıp, Dicle nehrinin azgın sularına sitem dile getirilir. Daha sonra oyuncular boğulan oyuncuyu alıp sahneden çıkarlar.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

ŞUR-U MERTAL (KILIÇ-KALKAN)

Bu oyunumuzda yörede aşiretler arasında çıkan kavgaları ve bu kavgalarda insanların kendilerini ve yakınlarını korumak istemesi anlatılmıştır. Yörede çıkan tartışmaları, kavgaları tatlı ve sert bir biçimde oyuna dökmüşlerdir. Yörede çok yaygın bir oyun olup ekip başlarının kendine özgü maharetiyle daha anlamlı ve güzel bir hal almıştır. Ciddi anlamda maharet gerektiren bir oyundur.

İki grup oluşur, grup başlarının ellerinde sopalar diğer oyuncularda ise ayakkabıların sol teki ele giyilir. Ekip başlarından gelecek darbelere karşı ayakkabılar kalkan, sopalar (Haziran Ağacı) ise kılıç vazifesi görür. Genelde darbeler baş tarafadır. Oyun adımları çepik oyununun adımıyla aynıdır fakat el vuruşu yoktur. Oyuncular birbirinin arkasında tek sıra halinde dizilirler. Oyuna ekip başları önde olacak şekilde diğer oyuncular ise sırayla herkes önündekinin yeleğinden tutacak şekilde sıralanır. Ekip başlarıyla önce sol, sağ, sol ayak öne atılır daha sonra sağ topuk sol ayağın yanına sonra sol topuk sağ ayağın yanına gelip topuk vurulur ve öne atılır. Oyun gurup başlarının birbirine ve diğer oyunculara vurmasıyla seyir gösterir. Başlığı düşen mağlup sayılır ve diğer tarafa geçer aynı zamanda diğer gurup galip sayılır.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

ÇÖMÇE GELİN

Yörede kuraklık döneminde, yağmurun yağması için yapılmış bir oyundur. Bu oyun yörede genelde çocuklar tarafından icra edilir. Oyun içerisinde değişik ve yöresel maniler bulunur. Dini inançlar bu oyunda ağırlıklı olarak görülmüştür.

MANİSİ

Çömçe gelin ne ister

Allah’tan yağmur ister

Ekmek ister, su ister

Bulgur ister, yağ ister

Yağmur yağması için büyük tahta çömçenin (Kepçe) iki yanına kollar yapılıp, üzerine kumaş elbise giydirilir ve başına bezler sarılarak bebek şekli verilir. Kollarından birer çocuk tutar ve kapı kapı dolaşıp mani okurlar. Ev sahibi kadınlar bir çömçe bulgur, bir kaşık yağ verip bebeğin başından bir kova su dökerler. Kapı önünde gelecek malzemeyi beklerken kadın halayı oynanır. Eller parmaklardan kenetlenecek şekilde iç içe geçirilir ve sağ ayakla beraber sağ ön vereve adım atılır arkasından sol ayak atılır. Sonra yerinde önce sol diz iki defa sonra sağ diz iki defa öne çıkarılır.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

YÖREDE HALK OYUNLARI KOSTÜMLERİ

Diyarbakır yöresinde hakim olan sert karasal iklim ve yarı kurak yayla iklimi sebebiyle yazlar sıcak ve kurak, kışlar ise çok soğuk geçer. Birazda bu iklimin etkisiyle halk arasında birlik, beraberlik, dayanışma daha yoğundur. Bu yoğunluk geleneklere daha sıkı sarılmayı, inançlarına daha fazla sahip çıkmayı beraberinde getirmiştir.

Tüm bu geleneklere bağlılık giyim kuşamın muhafaza edilip günümüze kadar dimdik ayakta gelmesini kolaylaştırmıştır.

Halk oyunları denilince en önemli unsurlardan biri de şüphesiz giyilen kıyafettir. Yöresel özellikleri tamamıyla yansıtan öğedir kıyafet. Diyarbakır yöresel özelliği sebebiyle giyimin yeri çok önceliklidir. Cumhuriyet Dönemi’nde giyilen şehir kıyafetleri de yöre halkının giyimine her dönem ne denli özen gösterdiğinin belgesidir.

Yörede giyilen kıyafeti etkileyen unsurlardan bazıları;

Yörede birçok kültürün beraber yaşaması ve kültür alışverişinde bulunulması, özündekini kaybetmeden giyilen kıyafetleri etkilemiş ve bu etkileşim yöre kıyafetlerine zenginlik katmıştır.

Yörenin iklimi, coğrafyası ve içinde bulunduğu ekonomik şartlar kıyafetler üzerinde etkili olup günlük yaşamda daha güzel görünüp, insanlar üzerinde güçlü gözükmek ve özel günlerde kendini öne çıkarmak faktörleri kıyafetler üzerinde önemli rol oynamıştır. Bölgede hâkimiyet kuran medeniyetlerin kıyafetlerle ilgili koyduğu yasaklar ve önerdiği kıyafetler hiç şüphesiz ciddi birer etken olup kutsal kitaplar ve dini yayan insanlar giyilenler hakkında kesin hükümler verdiğinden dinsel inançlar bireylerin giyimi üzerinde ciddi anlamda etkiler bırakmıştır.

KADIN KOSTÜMÜ
BAŞA GİYİLENLER

KOFİ

Kenarları çuhaya benzer kumaşla çevrelenmiş, tepesi ise ipek veya benzeri İpliklerle elde edilmiş bir başlıktır.

Parçaları ise ;

- Tar denilen tas biçimindeki tahta ya da tenekeden yapılmış malzeme

- Tarın üstüne geçirilen saçaklı ya da saçaksız fes

Kofiye takma saç eklenir ve yanlardan örgüler sarkıtılır. Açık başa önce beyaz renkte tülbent sonra yörede şaar denilen sarık ve bununda üzerine genelde canlı renklerden seçilen puşular sarılır. Kofinin üstüne sarılan şaar düğümüne göre takan kişinin hangi bölgeye ait olduğunu belirtir.

FES

Keçeden yapılan, baştan bele kadar uzanan, iki türlüsü olan bir başlık çeşididir.

- Fini Fes ; Saç bağı olmayan ve içinde kasnak bulunan, genelde yaşlıların tercih ettiği fes çeşididir.
TCDD Müze ve Sanat Galerisi
1856-1858 yılları arasında İngilizler tarafından inşa edilen bina, 2 kattan ve toplamda 9 oda ve 2 salondan oluşmaktadır. Binanın ilk katı sanat galerisi olarak kullanılırken, ikinci katı müze olarak kullanılmaktadır. Geçmişte kullanılan lokomotif ve vagonlar müzede görülebilir. Ayrıca Ulu Önder Atatürk’e ait fotoğraflar müzede mutlaka görülmesi gereken şeyler arasındadır.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi
Uzun yıllar itfaiye binası olarak hizmet veren bu bina, daha sonraları 2004 yılında müzeye çevrilmiştir. İzmir kent ve şehircilik tarihini ziyaretçiler bu müzede öğrenebilirler. Müzeye, İzmir’in belediye başkanlarından olan merhum Ahmet Priştina’nın ismi verilmiştir.
İnönü Evi Müzesi
İnönü Caddesi No:20’de yer alan bu müze, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’ye ait bir evdir. İkiçeşmelik yakınlarında bulunan İnönü Evi Müzesi 1999 yılında ziyarete açılmıştır. İsmet Paşa’ya ait eşyalar ve kıyafetler burada sergilenmektedir. Ziyaretçiler müzede İsmet İnönü’nün hayat hikayesini anlatan bir belgesel filmi burada izleyebilirler.
Atatürk Müzesi
Alsancak I. Kordon’da yer alan Atatürk Müzesi, 1875-1880 yılları arasında inşa edilmiştir. 2 kattan oluşan müzede 19. yy dan kalma gösterişli şömine dikkat çekici.
İzmir Tarih ve Sanat Müzesi
2004 yılında ziyarete açılan bu müzede, tarihi Smyrna ve Batı Anadolu harabelerinden çıkarılan eserler görülebilir. Tek katlı olan bu müzede Hellenistik ve Roma İmparatorluğu dönemine ait eserler 3 ayrı kompartımanda sergilenmektedir. Bu kompartımanlar “seramik”, “taş” ve “değerli eserler” şeklinde adlandırılmıştır. Madeni paralar, bronz nesneler değerli eserler kompartımanında yer alır. Müze, Kültürpark’ta Montrö Kapısı’nın yanında kuruludur.
Etnografya Müzesi
19. yy’nin başlarında neo-klasik tarzda inşa edilen bu bina, 1987 yılından bu yana Etnografya Müzesi olarak işlevini sürdürmektedir. Müze, İzmir ve yakın çevresinin 19. yy döneminde sürdürmüş olduğu sosyal ve kültürel hayat hakkında ziyaretçilerine bilgi verir.
İzmir Arkeoloji Müzesi
Konak Bahri Baba Parkı içinde yer alan müze, 1984 yılında açılmıştır. Müzede tarih öncesi ve Bizans döneminden kalma eserler ve yapılar sergilenmektedir. Bina içinde ve bahçesinde olmak üzere toplamda 1500 kadar eser burada görülebilir. Müze binası 3 kattan oluşmaktadır.
Diyarbekir karanlık gecelerde yanan sokak lambaları yaşanıoan altında yaşanılan en güzel sevdanın adıdır.Diyarbekir tarih kokan surlarında gülerek yürüyen çocukların ana yurdudur.Diyarbekir diyip geçmeyin hasretle acıyla kederle yakarışların birbiri ardında yangın misali gözü yaşlı annelerin dillerinde haykırılan isyanın adır.Diyarbekir kızların telli duvaklı bembeyaz gelinlikler içinde süslenişiyle mutlulukla uĝurlanışın adır.Diyarber diyip geçmeyin umutla birlikle beraberlikle özgür yarınları için birbirine tutunarak mücadele veren halkın direnişin adıdır.Hele diyarbakırın ünlü acılı şalgamı yokmu cennetin zemzem suyu tadında hayatın en güzel simgesi birde ünlü büyükmü büyük baklava tadında diyarbekir karpuzu bir başkadır.Diyarbekir diyince akan sular durur nice medeniyetlerin içinde yaşam barındıran yüz yıllar boyunca dillerde söylenilen türkünün adıdır.Diyarbekir ah diyarbekir dile gelse içindekileri bi anlatsa dünya bi başka döner yaşam bir başka güzel olur.Kısacası; D ünyadaki eşi benzeri bulunmayan Ĭ içinde en güzel halkları barındıran Y ürekli çocukların düşleri A asil yürekli kadınların zılgıtı R engarenk uçurtmaların uçurulduĝu B arışın kardeşliĝin birlikle yaşanılan E n güzel en dolu K aranlıklara meydan okudunĝu Ĭ nsanlıĝın umutla mücadele verildiĝi R asrtlantılara meyare aşkın adıdır.Gülüm..."

SON

Beğen

İlknur Öztürk
Kayıt Tarihi:25 Ekim 2019 Cuma 19:00:04

YÜREĞİME BATAN ŞEHİR YAZISI'NA YORUM YAP
"YÜREĞİME BATAN ŞEHİR" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.