be belkibirharfimben
13 şiiri ve 294 yazısı kayıtlı Takip Et

Berna laçin'in suçu ne?



Berna Laçin'in suçu ne?

"- İki kurt var. Biri karanlık. Öteki aydınlık. Kavga etseler hangisi kazanır? - Hangisini beslersen." Tomorrowland filminden.

2015 yapımı VICE’ı izleyenleriniz oldu mu bilmem. Sakın beğendiğimi falan sanmayın. Berbat bir filmdi. Fakat bütün o çatapatlı-patakütlü aksiyonun içinde Dedektif Roy’un bir tesbiti düşündürdü beni. Önce filmin konusunu özet geçeyim: VICE diye bir kurgu şehirde (yoksa semt mi demeli) robotlar kendilerini insan sanarak yaşıyorlar. Bir de bu şehre ücret ödeyerek giren normal insanlar var. İşte bu normaller robotlara istediklerini yapmakta serbestler. Zaten ödedikleri ücret de bunun için. Öldürüyorlar, işkence ediyorlar, aşağılıyorlar vs. Bunları yaşayan robot ertesi güne onarılmış/sıfırlanmış olarak başlıyor. İnsanlar da güya onlara yaptıklarıyla nefisleri tatmin olmuş şekilde hayatlarına geri dönüyorlar.

Yaşananlardan rahatsız bir isim var: Roy. Kurgu yaşam alanının varlığından mutlu değil. Sahibini sürekli rahatsız ediyor. Nasıl mesela? Suçluları yakalamak için kurgu şehre izinsiz giriyor. Adamı, tam da kadın bir robotu döverken, derdest edip alıyor. Amiriyle de kavgalı. İşte onunla yaşadığı diyaloglardan birisinde amiri soruyor: "Orada ne yaptıklarından sana ne?" Roy cevap veriyor: "Çünkü orada yaptıklarını şehrimde de yapabileceklerini sanıyorlar." Yakaladığı adamın hikâyesini anlatıyor sonra. Adam bir kadına tecavüz etmiş ve sonra da döverek öldürmüş. Roy (Thomas Jane), VİCE’ın sahibi Julian Michaels’ın (Bruce Willis) aksine, kurgunun kötülük arzusunu tatmin ettiğine inanmıyor. Ona göre kötülük işleme serbestisi/tecrübesi kazananlar gerçek yaşamda daha tehlikeli bir hale geliyorlar.

Zümrüt Apartmanı hakkında yazılanları-çizilenleri takip ederken de bu film hatırıma geldi. Özellikle Berna Laçin’in, mezkûr romana tepki göstermekle birlikte, okuduğu benzerî başkaları hakkında tutturduğu söylem üzerine düşünülesi detaylar içeriyordu: "Çocuk istismarını bir film ya da kitapta anlatmak pedofili değildir, buna özendirmek, bunu normal olarak yansıtmak pedofilidir. O zaman hiç tecavüzü filan konu alan film olmasın! Ama cehaletin de bir sınırı olsun yav. Bunları mı konuşucaz oturup Twitter’da..."

Laçin bu söyleminde büsbütün haksız mıydı peki? İnsaflı konuşalım: Değildi. Elbette kötülüğü kötülemek için zikri gerekirdi. Yani bir şekilde ’nehy-i ani’l-münker’ yaptığınız zaman siz de münkeri/kötülüğü anmaya mecbur olurdunuz. Kur’an da bunu böyle yapıyordu. Anarak yasaklıyordu. Zaten neyin kemlik olduğunu söylemeden onunla mücadele edemezdiniz. Tayin lazımdı. Tarif lazımdı. Muhatabın zihnini durulaştıracak somutluk lazımdı. Fakat ’ne kadar/nereye kadar’ lazımdı? Ve en temel soru: Tarif hangi noktadan sonra teşviğe dönüşebilirdi? Acaba Laçin’in ’sanatçı dostları tarafından sansürcülükle suçlanmadan’ bu konuda tayin edebileceği bir sınır var mıydı? Hele hele mahallesinden "Pornoma dokunma!" diye parkart açanlar bu tayini üzerine ona da saldırmaz mıydı? Buradan yediği linçten bin beterini oradan, yani kendi cenahından, yemez miydi?

’Kurgusal alanın kutsanması’ modern zamanlarda artan birşey. Özellikle romanın inkişafıyla birlikte, kurgusal alan, içeriğinin mesuliyetini daha az umursamaya başladı. Tiyatroda da bu yok değildi. Fakat roman hem ürün sirkülasyonunu hem de çeşitliliğini arttırdı. Üstelik artık ortaya çıkan ürünü insanlar ’bizzat’ sunmuyorlardı. Tüketici ile üretici birbirini görmeden ilişki kuruyordu. Sınırlayıcılar/sorumluluklar azalıyordu. Olay toplumsallıktan kurtulup birey-birey ilişkisine dönünce de önce ’bireysel özgürlük’ dizginleri şöyle bir eline doladı.

Düşünce özgürlüğü de hemen terkisine atladı. Sinemadaysa iş daha başka bir hal aldı. Artık kurguyla muhatap olduğunuzda gerçeğin üstünde şeyler görebiliyordunuz. Matrix’te havaya sıçrayan Trinity’nin etrafında kamera yüzseksen derece dönebiliyordu. Greenbox teknolojisi sayesinde bir stüdyo herhangi bir yer haline getirilebiliyordu. Bu yalanın gerçeğe karşı apaçık zaferiydi. Kendisini daha iyi süsleyebiliyor, düşletebiliyor ve satabiliyordu. Hatta, birçok psikiyatri uzmanının altını çizdiği gibi, sinemayla büyüyen nesil artık kendi sahici hayatını yeterince ’tatmin edici’ bulmuyordu. Modern insanın yaşadığı boşluk hissi en çok bundandı.

Ben, Bediüzzaman’ın, roman-tiyatro-sinema üçlüsüne karşı Lemeat’ta yaptığı eleştirinin bu açıdan da büyük bir zenginlik barındırdığını düşünüyorum. Yani, biz bugün Zümrüt Apartmanı veya Mahrem gibi romanlar üzerinden böylesi tartışmalar yaşıyorsak, aslında bu, ’kurgunun karşısında almamız gereken vaziyeti’ tam olarak bilmediğimizden kaynaklanıyor. Kurgu bir kötülükten bahsedebilir mi? Elbette bahsedebilir. Çünkü kötülük gerçekte de vardır. Yazarken gerçeklerden kaçmak bizi inanılmazlaştırır. Fakat nereye kadar? Neleri gözeterek? Hangi çizgileri aşmamaya dikkat ederek? İşte bunun cevabı şu satırlarda bir parça var gibi geliyor bana: "Zahiren der: ’Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.’ Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez."

Edebiyatın, tiyatronun ve sinemanın (veya daha başka bir sanat kolunun) iki şeyin özellikle farkında olması lazım: 1) İnsanın. 2) Yapabildiklerinin. Evet. Farkında olması lazım. Çünkü ürettikleriyle birçok denizi dalgalandırıyor. Attığı taşların diplerde yatan hangi canavarları uyandırdığını hesap etmesi gerekiyor. İnsan yalnızca akıldan ibaret değil. İnsan sadece kalpten de ibaret değil. Nefis gibi kendi ekmeğinin peşinde fink atan köpekbalıkları da var diplerde. Modern sanat, İslamî metinlerin aksine, attığı şeyin kimin damak zevkine uygun olduğunu umursamıyor. Yenildikten sonra yiyenin kim olduğuna bakmıyor. Eserinin lezzetline inanması yetiyor. Asıl hata burada halbuki. Biz insanların iyi yanlarını beslemekle de görevliyiz. Fayda ancak iyiliği beslemekle mümkündür. Kötülüğü besleyerek kemallenilmez. Ürettiğinin vücudsuzluğuyla teselli bularak "Ben sadece kurguladım canım!" deyip kaçamaz sanatçı. Neden? Muhataplarının iradesini körleştirici bir gücü de yönetiyor çünkü. Onun kurgusu başkasının özlemi, arzusu, düşü veya gerçeği olabiliyor.

Bediüzzaman’ın yine bu makamda söylediği "Bâtılı iyice tasvir etmek sâfi zihinleri idlâldir!" sözü de hatırlanmalı. Dimağdaki meratip bahsinden de öğreniyoruz ki ’tahayyül’ ve ’itikat’ arasında bir ilişki sözkonusu. Bunlar birbirlerine dönüşebilir şeyler. Hayaller büsbütün masum değil. Kötülüğün tasvirlerle-tasavvurlarla yayılan bir yanı var. Görmezden gelinemez. İşte biraz da bu nedenle ’müşevvikane yapılan tasvirlere’ karşı bir sansür ihtiyacı da görmezden gelinemez. Neyin ’özendirme’ neyin ’kötüleme’ olduğu tayin edilebilmeli. Kötülük sahiden kötülenmeli. Gönül ister ki, sanatçı, kendi metninin başındayken bunu oto-sansür yaparak çözebilsin. Nefsine bakarak sair nefis sahiplerini tartabilsin. Fakat o çözemediğinde devreye sosyalmedyadan önce girecek birilerinin de olması lazım. Çünkü linç üzerine gittiği şeylerin yayılmasına da sebep oluyor. "Kötülüğü yokedelim!" derken daha da çoğalıyor.

VICE’a geri dönelim. Sizce Roy haksız mıydı? Bence değildi. Eğer isimlerin yerlerini değiştirirsek ve VICE’ı orada yaptıklarımızdan sorumlu tutulmadığımız kurgu dünyası, şehri ise toplumsal hayat gibi düşünürsek; tıpkı Roy’un endişe ettiği gibi, VICE’da pornosuna dokundurmayanlar şehirde tecavüze yeltenebilirler. Kurgusalda zihnen tecrübe ettiklerini gerçeğe taşıyabilirler. Bu marazın pozitivist bir eğitimle tedavi edilebilir yanı yoktur. Tek çaresi nefis terbiyesidir. Sokağında sürat yapmama dersi almış bir sürücünün otobanda hız sınırını aşması elbette daha zor olacaktır. Birey olarak kendi içinde bir oto-kontrol sistemi kuranların toplumsal yaşamda arızaları da azalacaktır. Fakat ne yazık ki, sekülerlerimiz ikincisine veryansın ederken, birincisine dair her düzenlemeyi ’özgürlüğe müdahale’ diye bastırıyorlar. Kötülüğe kızıyorlar ama onu beslemeyi de ihmal etmiyorlar.

Beğen

belkibirharfimben
Kayıt Tarihi:16 Haziran 2019 Pazar 18:37:38

BERNA LAÇIN'IN SUÇU NE? YAZISI'NA YORUM YAP
"Berna Laçin'in suçu ne?" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
kibritçikızınkibriti
18 Haziran 2019 Salı 04:46:37
Bu konuyu "sekülerizm" ile izah edemeyiz sanırım. Onun önüne koyup suçlu ilan etmek kolaycılığa kaçmak olur. Kaldı ki seküler olmayan ama otokontrole gelince "şeytana uydum" savunmasını yapanlara ne demeli? Ne ceza ne müeyyide "suç" olarak nitelenen,direkt başkasının hayatına kendi isteği dışında dokunan ve ya yeltenenler üzerinde etkili değil. İnsanlık tarihinin en alçak ama en önlenemez "günah"ı.

3 cevap yazılmış Cevap Yaz


belkibirharfimben 18 Haziran 2019 Salı 17:07:22
Yazıda da dikkatleri çekmeye çalıştığım gibi: Öncelikle insanın hakikatini, belki bir açıdan fıtratını, inkâr etmekle başlıyor iş. Eski bir yazım var. Belki burada da yayınlamıştım. Nureddin Yıldız Hoca'nın 'halvet' meselesine dair söyledikleri çok tartışılmış, hatta sosyalmedyada linç edilmiş, hoca bir süre paylaşımlarını durdurmuştu. Özetle diyor ki: Kadın-erkek, eğer yabancıysanız, yani nikah düşüyorsa size, kapalı bir mekanda yalnız kalmamalısınız. Nureddin Hoca bunu söyleyince ne sapıklığı kaldı, ne yobazlığı kaldı, ne başka şey... Her neyse. Fakat tam aynı dönemde Hollywood'da patlayan taciz skandalları dizisi oldu. Neredeyse aynı günlere denk geldi. Kadınların ifadelerini okudunuz mu bilmiyorum. Çoğunluğunun başlangıcı şöyle: "İş görüşmesine gitmiştim. Yalnız kaldığımızda..." Yani işte dediğim gibi: Önce insanın fıtratını görmezden geliyoruz. Sonra İslam'ın bu fıtrata karşı aldığı tedbirleri 'tüh-kaka-gericilik' ilan ediyoruz. Sonra bunlar olunca yıkılıyoruz. Burada bir tuhaflık var. İdeolojilerin en büyük kusuru budur zaten: İnsanı bütün olarak incelemezler. Hep bir parçasına vurgu yaparlar. Ben sekülerizmi eleştirirken onun bu yanına dikkat çekmeye çalışıyorum. O da insanı bir bütün olarak görmeyi reddediyor.
kibritçikızınkibriti 18 Haziran 2019 Salı 21:34:08
Yazmayım diyorum olmuyor; mesele kadın-erkek halvet meselesi değil ki! Nurettin Yıldız'ın kendisi zaten uzun tartışma konusu. Sekülerliğe bağladığınız durum ne kadar üstü kapatılmaya çalışılsa da dinci camiada ve üstelik kadın-erkek temalı bile olmayan mecrada ne çok var! İş görüşmesi değil kur'an talebesi! Ferdi ve ya " bi kereden bişe olmaz söylemi gerçeği örtemiyor.Fıtrattan mı? Fıtrattansa lgbtli bireyler neden bu denli aşağılanıyor? Bu geri-ileri kavramlarının ötesinde,tekraren bireylerin rızası dışında oluyorsa alenen vicdani ve kamuya yapılmış bir saldırıdır. Aksi durumu kişileri bağlar.Bunu sekülerliğe bağlamak kesinlikle haksızlık olur. Tıpkı İslam'a bağlamanın da haksızlık olduğu gibi.
belkibirharfimben 19 Haziran 2019 Çarşamba 01:55:58
Elbette buradan anlaşmış olarak ayrılmayabiliriz. Muhtemelen de ayrılmayacağız. Fakat çektiğim fotoğrafı netleştirmek için söylüyorum: İnsan yüzdeyüz güvenilir bir fıtratta yaratılmamıştır. Zaten böyle yaratılmadığı için 'şeriat' ile yükümlü kılınmıştır. Şeriatın hayattaki varlığı da işlerin yüzdeyüz düzeleceği garantisi vermez. Ancak uyuldukça, ardına düşüldükçe, hassasiyetleri gözetildikçe korunaklı bir alan sağlar. İşte üzerine konuştuğumuz örnekte olduğu gibi. Ha, insanın şeytanî yanı, bunlar arasında kendisine akacak boşluklar bulur mu? Bulur. Çünkü imtihan sürüyor. İradenin sınanması bitmeyecek. Fakat sekülerizm bu boşlukları çoğaltıyor. Belki duydunuz. Daha birkaç gün önce Almanya'da bir akademisyen kadın pedofiliyi savunan bir beyanda bulundu. Sunum yaptı. Ted sunumu. Tepkiler üzerine kaldırdılar siteden. Sekülerizm özgürlüğe açtığı 'gidebildiğince git' alanıyla bir kıyamet çağrısı yapıyor. Eşcinsellikte bir cephe kazandı. ABD'de-Avrupa'da bugün ensesti, pedofiliyi hatta daha iğrenç şeyleri normalleştirmeye çalışan dernek faaliyetleri var.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.