De Demircioğlu
50 şiiri ve 28 yazısı kayıtlı Takip Et

Özelliğini yitirmiş bir mektup



Hiç içim acımadı biliyor musun? Senle konuştuktan sonra ilk defa: “Şunu da söylesem belki ikna ederdim” diye düşünmedim. Her seferinde olduğu gibi bu defa da dinlenmeyeceğimi, yoğun bir öfke ve cümle bombardımanı altında kalacağımı biliyordum. Ses tonun bunun en belirgin göstergesi idi. Arayanın sen olduğunu tahmin ettiğim için korku ve korku ölçüsünde bir heyecan ile açtım telefonu. Korku ve heyecanımda haksız değildim. Sesindeki öfke telefondan fırlayıp beyin hücrelerime çarptı, bütün vücuduma yayıldı fakat esir edemedi beni. Yıllardır duymak arzusu ile çırpındığım sesin öfke fışkıran tınısı ile öfkelenmek şöyle dursun daha bir mutlandım, hislendim. Zamanın darlığına, mesaiye yetişecek olmama aldırmaksızın öfkeni içtim, içimde erittim ve okunmuş su gibi yüzüme sürdüm.
Aramanı bekliyordum açıkçası. Fakat öğretmenler gününde tek cümlelik mail ile teşekkür edişin bu beklentimi az da olsa kısıtladı. Çiçekçiyle sürekli irtibatta kaldım. Güllerin teslim edildiğini ve senin kabul ettiğini öğrenince heyecanım hat safhaya ulaştı.
Aradığında kargo şirketinde idim. Elimde hediye paketin, sevgililer günü hediyen... Bir saat, iki kitap: Necip Fazılın Çile’si, Tarık Buğranın Osmancık’ı… Saat kutusunun içi gül yaprakları ile dolu. Bu kapağı açtığın anda karşına çıkacak olan not şu idi: Güzel günlerde kullanman dileği ile… Bir de flaş disk içerisinde Osmancık romanından uyarlanan on iki bölümlük “Kuruluş” dizisi vardı.
İki gün süren aramalarıma rağmen orijinal bir hediye kutusu bulamadım. Bulabildiğim tek kutu Kiğılıdan siyah bir gömlek kutusu. Hiç benimsemedim fakat başka da seçeneğim yok. Kitapları iki yana koydum, ortaya saat kutusunu yerleştirdim. Sonra üstlerine gül yaprakları serpiştirdim. Sonra iki kitap arasına, saat kutusunun tam önüne bir not kâğıdı… Şöyle yazıyor: Koparılmış gül yaprakları gibi kuruyup gitmedin sen! Ne hazin değil mi?
Kargo sırasındayım. Telefon çalıyor. İçimde bir hareketlenme… Kalbim ritmini artırıyor, gırtlağımdan karın boşluğuma doğru tatlı bir sızı akıyor. Ekrandaki 507’li numarayı görünce heyecanım katlanıyor. Cevaplama tuşuna bastıktan sonra alo deyip bekliyorum. Cevap gecikiyor. Altı yıllık bir sürece nakşedilmiş o garip beklenti bir kez daha kanıma karışıyor. Allah’ım bir kadın sesi! Odur, kesin odur bu! Ya değilse… O esnada sesin içime doluyor. Ne kadar tanıdık, ne kadar billur, ne kadar öfkeli…
Konuşmaya başlıyorsun. Bütün öfkeni kusuyorsun üstüme. Olsun gücenmiyorum ama birkaç cümle olsun konuşma hakkı ver bana. Meramımı anlatmama izin ver! Hayır vermiyorsun. Öfken son raddesine varmış halde. Hızını alamıyor salaklıkla itham ediyorsun. Canın sağ olsun, zerre kadar zoruma gitmiyor. Ama keşke iletişime birazcık açık olsan… Birazcık dinlesen beni. Sana anlatacak öyle çok şeyim var ki…
Son yazdığım metinden çok muzdaripsin. Sadece eleştiri ve serzeniş olduğunu başlık kısmında belirtmeme rağmen anlamanı istediklerimi tam aksinden değerlendirmişsin. Biliyorum dilim sivri, biraz açık sözlü, biraz da patavatsızım ama art bir niyetle yazmadım o metni. Şüphelerim var. İçimi kemiren sorular var. Onları yönelttim sadece. Yoksa yıllar sonra sana bu denli yaklaşmışken (Bünyamin hocadan ayrıldığını öncesinden biliyordum.) neden tekrar kendi ipimi kendim çekeyim? Sen nasıl ki, ben bunları hak etmiyorum, diye düşünüyorsun; ben de aynen sencileyin, maruz kaldığım muameleyi hak etmediğimi düşünüyorum. Fakat ben her şeyi bir anda unutacak kadar bağlıyım sana. Silemem, atamam, hiçe sayamam seni.
Biliyor musun ben neler yaşıyorum? Sen gideli dört koca yıl geçti fakat ben hala sana meftunum. Niye? Bunun cevabı öyle karmaşık, öyle akıl almaz ki senden anlamanı beklemiyorum. Zaten ben de anlamıyorum. Seni oturttuğum makamdan alaşağı edemeyişim benim de meçhulüm.
Seni küçümsediğimi düşünüyorsun. Bu beni öyle üzdü ki… Seni küçümseyen bir insan uğraşıp da bu yazıyı yazar mı? İki satırla geçer. Yazdıklarımı anlamayacağını düşünmek şöyle dursun kendimi ifade edebilmek için bütün kuvvetimi kullanıyorum. Çünkü ben kendimi anlatamadığımı düşünüyorum. Bazen de senin anlamak istemediğini…
Sahi bunları niye yazıyorum? Üzerine su dökmekle taş yumuşatılabilir mi? Geçelim.
Sıra benim hak etmediklerimde.
Bir kız bulmak bu kadar mı zor, diyorsun. Olaya ne kadar basit yaklaşıyorsun. Ben bir kız bulamayacak kadar aciz miyim? Geçen zamana rağmen vaziyete sadece “bir kız” ifadesi ile yaklaşıyor ve beni ziyadesiyle basitleştiriyor hatta alçaltıyorsun. Mesele kadın, kız meselesi olsa idi, şimdi sen benim için gülünüp geçilecek ehemmiyetsiz bir anı olurdun. Bunu ifade maksadıyla Osmancık romanının iç sayfasına şu ibareyi yazmıştım:
“Kaf Dağı yolcusuna Zümrüdü Anka gerek. Zümrüdü Ankama…” 
Kaf Dağı yolunda kanatlarım olan, beni taşıyan Zümrüdü Ankam…
Ne kadar farklı pencerelerden bakıyoruz değil mi?
Kendimi haklı çıkarma gayesinde değilim. Haklılığımı gördüğüm kadar haksız yönlerimin de farkındayım. Ruh yapımı, yetiştirilmeden kaynaklanan eksikliklerimi bir düzene sokamadığımın en belirgin göstergesi, beni hayatıma nüfuz edişinden beri karşında aciz düşüren öfkemdir. Bana istemediğim çoğu şeyi yaptıran bu öfke senin eline de bir yığın koz verdi. Haksızlığını bu kozlarla örttün çoğunlukla. İç yangınımı, mazlumluğumu bir takım hakaret içeren sözler ile sana denk hale getirebileceğimi sanmıştım. Evet, en büyük yanılgılarımdan biri de buydu. İnsanın acısı konuşmakla değil, susmakla dinermiş meğerse ve sükût haksızlığa en net cevap imiş.
Güzel tarafı şu ki yaşadıklarım bana öfkemi dizginlemeyi, ona esir olmamayı öğretti. Yaptığın konuşma karşısındaki sabrım bunun en belirgin göstergesidir.
İnsanın canı yanınca, zor durumda kalınca, öfkesine esir olunca, buna neden olana bir takım hakaret içeren sözler söylemesi yadırganacak şeyler değildir. Bu nedenle iğneleyici ifadelerin zoruma gitmedi, hoş karşıladım. Çünkü gülleri gönderdiğim yerin okul olması doğru bir seçim değildi fakat başkaca bir seçeneğim de yoktu. Bu durum seni arkadaşların nazarında rencide etmiş olabilir. Yaptığın konuşma bütününde, sadece bu konuda seni haklı buluyorum.
İnsan öfkelenince, canı yanınca kendini kontrol edemeyebiliyormuş değil mi?
19 Mart 2007’de ayrıldıktan sonra benim de içim çok yandı. Yaşama sevincimi kaybettim. Sudan bahanelerle gittin ve aslında ileri sürdüğün bahanelerin anlamsız olduğunu sen de biliyordun. Acı tarafı senin gidişin net bir gidiş değildi. 2008 Nisanına kadar gizli numaradan aradın. Birkaç kez döner gibi oldun. Hele şu Divriği’de iken barışıp bir hafta sonra “ben cemaatin kolejinde çalışacağım” deyip ayrılışın çok koydu bana. Bunun acısını ben bilirim. Karşında ilk defa ağladım o gün. Onun için “onu dedin bunu dedin, şunu yaptın bunu yaptın” derken kendini biraz benim yerime koy, biraz insaflı ol.
Şu “içindeki ikinci” meselesi de beni çok üzdü. Ben sadece aşkın aslında nefslerin mücadelesi olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Nefsi de insanın içindeki ikinci olarak nitelendirmiştim. İkinci, üçüncü, hatta yüzüncü… Sen bir tane ikinciye sahip isen bende ondan yüzlercesi var. Onun içindir ki karşında onurlu bir dik duruş sergileyemedim. 
Sözün kısası sana gönderdiğimi söylemekle beraber göndermedim kargoyu. Konuşma esnasında hala göndermeyi düşünüyordum ama sonradan lüzumsuzluğuna kanaat getirdim. Şimdi şurada duruyor. Açıp bakıyorum arada bir. Gül yaprakları beklediğimden daha geç kurudu. Kitaplar yerlerinde, saat kutusu ortada. Fakat saati değiştirdim. Arkadaşlar altuni rengi beğenmediler. Ben de metalik olanıyla değiştirdim. Beklesin bakalım akıbeti ne olacak?

Başkaca sözüm yok.


Beğen

Demircioğlu
Kayıt Tarihi:14 Mart 2018 Çarşamba 20:50:11

ÖZELLİĞİNİ YİTİRMİŞ BİR MEKTUP YAZISI'NA YORUM YAP
"ÖZELLİĞİNİ YİTİRMİŞ BİR MEKTUP" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.