On Onur BİLGE
517 şiiri ve 671 yazısı kayıtlı Takip Et

532 - manyak



532 - MANYAK

Onur BİLGE

“Tek Dileğim,

Zaman zaman bir iç sıkıntısı, çatlama raddesine getiriyor beni. Birileri varmış ya da yokmuş, değişen bir şey olmuyor. Sebepsiz hem de… Ağlasam geçer mi acaba? Ya da çıksam dışarıya, vursam kendimi dağlara! “Yalınayak başıkabak…” derler ya, işte öyle! Gitsem gidebildiğim kadar… Kendimi kaybedercesine yürüsem!

Mecnun’un çöllere vurması gibi kendisini… Kendi kendime konuşa konuşa… Ne söyleyeceğimi de bilmiyorum ya… Galiba yine sadece adını tekrarlamak gelir içimden. Ne gelecek başka? İçimde ne varsa dışarıya o çıkacak. İçimde senden başka kimse yok ki!

Ara sıra çocuklarım geliyor aklıma. Gittiklerinden beri bir kart bile atmayan, bir telefon bile etmeyen çocuklarım… Çocuklara baktığımda içimde bir sızıdır başlıyor. Gözlerim yaşarıyor, yalan değil. Bir babayım ben de nihayetinde ama hemen toparlamaya çalışıyorum kendimi… Başaramayınca seni basıyorum yarama tuz diye. “O var!” diyorum, senin bir zamanlar: “Sen varsın!..” dediğin gibi bana.

“Sen varsın!..” Senin sesinle tekrar tekrar duymak istiyorum. Beynimde yankılattırmaya başlayarak teselli arıyorum. Hâlâ inanmak istiyorum, hayatta güveneceğin, dayanacağın tek varlığının benim varlığım olduğuna. Var olduğumu o zaman hissetmeye başlıyorum.

Her aklıma geldiğinde, o sözü söylemeni istiyorum. O sözü senin sesinle kulaklarımda işitmeye başladığımda, var olduğumu hissettiriyorsun bana. Beni tekrar tekrar var ediyorsun, her yok olduğumda. O iki kelime o kadar büyük bir tesir yaratıyor ki benliğimde, diğer iki kelimenin yapacağı etki nasıl olur bilmiyorum, senden henüz hiç duymadım ama inan ki ondan çok yarar sağlıyor bana.

Kendimi, iç sıkıntılarının girdabında kaybettiğim zamanlarda senin sesinle bulup çıkarıyorum ta oralardan! “Sen varsın!..” diyorsun o en yalın, o en masum, o en yalnız, o en kimsesiz ve çaresiz buruk ses tonunla. “Bir daha söyle!” diye mırıldanıyorum. “Bir daha söyle!..”

Bazen saatler geçmek bilmiyor. Dakikalar yılanlar misali çoğalıp her tarafı kıvrım kıvrım sardığında… Yani telefon başında… “Ha çaldı, ha çalacak!” diye yanında pineklediğim zamanlarda… Zaman kakılıp kalıyor uçsuz bucaksız ıssızlığın ortasına! Ölüm gibi bir şey oluyor yalnızlığım. Sona iyice yaklaşmışım gibi… Bir adım ötesi uçurum… Yokluk, bitiş, son!..

Korkmuyorum ölümden! O değil, anlatmak istediğim. O uçsuz bucaksızlığı zamanın… Geçmek bilmeyişi… Oysa amirler memurlar gibi, hatta onlardan da önce, ne kadar geç sızmış olursam olayım, zıp diye kalkıyorum yataktan ve başlıyorum beklemeye…

Beklemenin de ayrı bir tadı oluyor, yok değil! Apayrı bir tadı, güzelliği, heyecanı… Fakat zaman ilerleyip o zil bir türlü çalmak bilmeyince dayanılmaz bir sıkıntı yaratıyor ruhumda!

Ben bu kapkara telefonu çok seviyorum oysa. Çünkü sen varsın onun içinde. Sesin var. Sesin yanımda, canımda, kulağımda… Sol omzuma başını koymuşsun da derdini anlatıyormuşsun gibi… Eskisi gibi yani… İlk zamanlardaki gibi… Senin yerine dokunuyorum ona. Ellerinmiş gibi okşuyorum. Saçlarınmış gibi… Sıcaklığını hissettiriyor bana. Enerjini, kokunu… Onun için çok seviyorum onu. Bir de kakılıp kalmasa o da zaman gibi bir yerlerde…

”Ne kadar nankörsün nimetlere karşı! Eskiden telefon diye bir alet mi vardı! Güvercinlere bakardın, onları nasıl eğitip de posta güvercini haline getirip kullanacağını hayal ederdin, ilk sevgililerinle iletişim kurabilmek için. Küçük kâğıtlara aşkını yazıp ayağına bağlamayı ve: “Haydi uç bakalım! Çabuk götür bu mesajımı ona! Ondan da bana bir haber getir!” diye salıvermeyi…

Ah aşk!.. Kaç kere vurdu geçti de kendimden geçirdi beni! Bir keresinde epey bir zaman para biriktirip de harçlıklarımdan, bir dürbün almıştım, sevdiğim kızı evine girerken çıkarken daha net görebilmek için. Ya tezgâh başındaydım ya ders başında ama ikide birde kapıda pencerede… Bazen de dama çıkardım, daha rahat bakabilmek, daha iyi görebilmek için.

Göz, bir yere takılmaya alışmaya görsün! Gider gider takılır aynı yere! Aralaşmak bilmez! Tiryakilik gibi bir şey… Aklın, kalbin, gözün o noktada olur. Kalkıp bakmasan da her an hayalinde… O bir bahçedir, bir kapıdır, bir penceredir… Her ne ise işte! Kan tutmuş gibi arzu duyarsın o yere! Kutsanır yüreğinde… Eşiğine yatasın gelir kapısının, gelen geçen tekmeleyecek olsa bile!

“Kapısına yatacaksın Allah’ın, birader! Usanmadan çalmaya devam edeceksin o kapıyı duanla! Açılacaktır bir anda nasıl olsa! Burada olmasa da kabul olur her dua! Burada vermese de dilediğini, orada verecektir Allah, mutlaka!” diyor Kaptan, dualarımın kabul olmadığından yakınmaya başladığımda. “Vermeyi murat etmeseydi, istemeyi nasip etmezdi!”

“Neden hiçbiri gerçekleşmiyor hâlâ?” diyorum, oyuncak isteyen öksüz bir çocuk gibi dudağımı bükerek, soran çaresiz gözlerle bakıyorum da ona.

“Vermedi mi! Verdiği az bir şey mi? Her seven sevdiğiyle konuşabiliyor mu? Elinin altında telefon… Daha ne?”

Diyecek bir şey bulamıyorum, susuyorum ama ben sana o kadar susuyorum ki bunu ona anlatamıyorum! Zaten o bana hep Allah’tan bahsediyor. İşi gücü din, iman, ibadet…

Evet, ben de istiyorum içkiyi bırakmayı, ibadet etmeyi ama ruhumda o dinginliği bulamıyorum. İçimde bir heyecan! Kalbim pır pır!.. İçim içime sığmıyor, ben evlere, yerlere yurtlara… Alıp başımı yollara düşmek istiyorum yalınayak!

“Bir o kalmıştı!” diyor. “Yapmadığın bir o kalmıştı! Haydi delir! Çıkar üstünü başını, at kendini sokağa! Sana: “Deli!” desinler! Çocuklar takılsın arkana: “Deli deli tepeli! Kulakları küpeli!” Giydirsinler deli gömleğini, doğru Manisa’ya! Orası daha yakın, öyle ya! Bakırköy’e de olabilir. Mazhar Osman’a…”

“Ne yapayım abi? Seviyorum!..”

“Aklına mukayyet ol! Bir de seninle uğraşmayalım, bunca işin gücün arasında! Ölüye üç gün ağlarlar, deliye her gün gülerler. Ayp ayıp, bu yaşta ya! Elden utanmıyorsun o yanına gençlerden bari utan!”

“Zaman zaman aklım başıma geliyor. Allah’tan utanıyorum! O’nu değil de bunca yarattığının arasında bir kulunu O’ndan da çok düşünmekte ve sevmekte olduğum için… Sonra yine o hale dönüyorum. Kapılıp gidiyorum İzmir’in büyüsüne… Abi! Bir adres verdi ya bana… Hani diyorum ya o kapıya yatsam şöyle boylu boyunca!.. An gelip açılmaz mı ola?”

“Açılır açılır da… Sana da öte tarafın kapısı açılır!..”

“Açılsın da varsın öyle olsun be! Bir kere daha göreyim de öleceksem o anda öleyim!..”

“Yahu, “Leyla Leyla!” diyeceğine: “Mevla Mevla!..” desene! Ne geçecek onu sayıklamakla eline! Sen burada kendi kendini ye! Harap ol! Başını taştan taşa vur! O orada… Gelsin çaylar, gitsin kahveler… Gel keyfim gel!.. Eğer sende zerre kadar akıl varsa işte ben buradayım!.. Birader! Aklını başına devşir! Onun zerre kadar umurunda değilsin!”

“Seviyorum abi! Olsun!..”

“Manyaksın oğlum sen!..”

Manyak”

***
Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ - 532

Beğen

Onur BİLGE
Kayıt Tarihi:12 Ekim 2017 Perşembe 01:18:08

532 - MANYAK YAZISI'NA YORUM YAP
"532 - MANYAK" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.