mhrcck
127 şiiri ve 25 yazısı kayıtlı Takip Et

Anıların öyküsü



Çandır Mahallesinde geçti çocukluğum. Hacıkılıç Mahallesi bizim komşu mahallemizdi. Mahallemize yapılan ilk okulun yerinde büyükçe sebze bahçesi, ortasında da sulama suyu dinlendirme havuzu bulunuyordu. Okul ile Devlet Hastanesi arasında bulunan boş arsa, sabahları ahırdan çıkan büyük baş hayvanların yayılmaya götürülmek için toplaşma, aynı zamanda hasat mevsiminde de harman yeri, boş olduğu gün ortası zamanlarda da biz çocukların oyun yeriydi.
O yıllarda hemen, hemen her evde hayvan ahırı, bu ahırlarda da sütü için büyük baş hayvan beslenirdi. Her sabah ahırdan çıkartılan hayvanlar, tımarı yapıldıktan sonra sırtına hafiften vurulur ho denilerek toplaşma yerine gönderilir, akşamları da çobanın sabah ki toplaşma yerine getirmesiyle hayvanlar kendiliklerinden evine doğru yönlenir kapıya geldiğiklerinde de böğürerek geldiklerini haber verirlerdi.
Çoban sabahları toplaşma yerinde toplanan hayvanları, hoo sesiyle uyarır kangal köpeklerinin nezaretinde yazı mevkine doğru götürürdü.
Bazen sürüyü kaçıran hayvanlar sürüye yetiştirmek için koşturulur, sürüye dahil edilirdi. Bu sebeple diğer mahalle çocuklarını ya sürüye koşuştururken, ya okuldan, ya da oynadığımız iddialı yöresel oyunlarımızdan tanırdık.
Çapar mahallesinin çocukları oyunda, bizim mahallenin çocuklarından iyi idiler. Onları yenmek için sapanla taş atma da usta olanlarla antrenmanlar yapılırdı. Sapanın yapılışından, tutuş şekline, bir ucunun serbest bırakılarak şaklatılması, aya ya yerleştirilen taşın karşı tarafa fırlatılmasına kadar ne varsa öğretilirdi.
Mahalle çocukları bu oyunlarıyla bir tarafın diğerine baskın çıkıp, pes ettirmesiyle sonuçlanırdı. Ertesi gün ders arası teneffüslerde baskın taraf yenik tarafı ti ye alır onları kıskandırarak zaferlerini kutlarlardı. Tabi yenilen gurup diş bileler, hırsını bir sonra ki savaşa saklardı.
Bahar aylarında, uçurtmaların kamış çıtaları bir birine çatılarak altıgen hale getirilir, rengarenk parşömen kağıtlarla kaplanır gün batımına yakın okul bahçesinde yada sürü toplaşma yerinde uçurulurdu.En büyük uçurtmayı kimin yaptığı uçurtmasını uçururken etrafında toplaşan kalabalıktan belli olurdu.
Uçurtmanın püsküllü kuyruğuna parşömen kağıdından yapılmış körüklü fenerler takılır içerisine yanan mum konularak akşamları gök yüzünde rengarenk ışık hüzmesi oluşturulur mahalle sakinlerine zevkle izlettirilirdi. Sönmeden yada alev almadan kimin uçurtmasının gök yüzünde daha çok kalacağı heyecanı yaşanırdı.
Bir de topaç çevirme oyunu vardı. sert ağaçtan tepesi şişkin uca doğru konikleşen bu oyuncak, ucundan şişkin tarafa doğru pamuk ipliği sarılıp fırlatılarak dönmesi sağlanan bir oyundu. Rengarenk boyanmış bu topaçlar aynı anda fırlatılır, uzun süre dönen oyunu kazanır ödül olarak en az döneni alırdı.
Bir diğer oyun, göbeği kurşunlu aşık oyunuydu. Göbeğine kurşun doldurulmuş besili koyundan alınmış cüsseli aşık her oyuncunun hayalini süslerdi. Diğer aşıklar oyunda piyondu. Oyuna katılan oyuncular iddialarına göre üç adım ileriye eşit şekilde piyonlarını bir çizgi üzerine dizerler sıra ile adım çizgisini aşmamak kaydı ile ellerindeki kurşunlu enek aşıklarını, baş parmak ve işaret parmakları arasından piyonlara doğru fırlatırlar kim piyonlara çarptırarak piyonları çizgiyi aşırttırır ise aşan aşıkları ödül olarak alırdı. Ta ki aşığı piyonlara isabet ettiremiyene kadar. Oyun, piyonlar bitene kadar devam ederdi. Ayrıca eğer ki enek aşık piyonlara çarptıktan sonra dik tarafından amut vaziyetinde durursa tüm piyonları aldığı gibi diğer oyuncuların enek aşıklarını da kazanırdı. Kazanan kaybedenlerin yanından koşarak uzaklaşır, evlerinin avlusunda keyifle kazandıklarını zevkle seyreder bir daha ki oyuna kadar zulasında saklardı. Kaybeden çocuklar tüm mal varlıklarını kaybetmişcesine üzüntülerinden biri birilerine kenetlenir, kaybettiklerini geri kazanmanın hesabını yaparlardı. O günün akşamı mutsuzlukları yüzüne yansırken, hüzünlerini gizlemeye çalışırlardı. Ebeveynleri anlamazlardı tabi ki duruşlarından.
Bir de hafta sonu eğlencesi balık tutma yarışıydı. Buna pek oyun denemezdi zira bir nevi spordu. Ama spor olduğunu kim bilirdi ki o yıllarda.İşin ucunda iddia vardı., kim mera da bulunan tatlı su gölünden daha çok balık tutar, eve dönüşte en önde mahalleye girer en büyük benim dercesine balık sepetini haya kaldır onun mutluluğu yaşanırdı. Balığa gelemeyen çocuklardan had da bazı ebeveynlerden, yaşa varol tezahüratı ile alkış alacağı heyecanı yaşanırdı. Bu galibiyetin hazırlığı akşamdan yapılır erkenden yatılırdı.
Mahalleler arası oynanan savaş oyunumuzdan bahsedeceğim. Mahallemiz ile hasım Çapar mahallesi arasında Orta mahalle vardı. Bu mahallenin insanları çoğunlukla memur ve işçi sınıfındandı onlarda pek çiftçilik yoktu daha sosyal yaşarlardı.Çocukları daha bakımlı ve temiz giyimliydiler. Orta mahallenin çocuklarıyla hiç ortak oyunumuz yoktu. Sadece okulda arkadaşlık ederdik. O dönemlerde okulda abone olmak koşulu ile derslerle ilgili dergiler dağıtılırdı. Biz bu dergilerden alamazdık zira velilerimizin maaşları yoktu. Ev ödevi konusunu öğretmen bu dergilerden hazırlardı. Mecburen orta mahallede oturan arkadaşlarımızdan dergi yardımı alırdık., çoğu da dergisini vermezdi.
Savaş oyunumuzu harman yeri denilen aynı zamanda sığır sürüsünün toplaştığı meydanda oynardık. Sığır sürüsü baharla birlikte yaylaya gönderilir kış gelene kadar orada kalırlardı. Harman zamanı mevsim itibarı ile ağustos, eylül aylarıydı. Dolayısı ile harman yeri bahar ve yaz aylarında bizim oyun yerimizdi. Savaş oyununu da burada oynardık. Savaş yapacağımız çapar mahallesinin çocuklarına aracı gönderir haberleşir, kararlaştırılan gün ve vakitte toplaşırdık. Silahımız, sapanımız ve cep dolusu çakıl taşlarımızdı.
Devlet Hastanesinin çaprazında, şehrimizin ilk çok katlıları olan beş katlıların yan tarafında bulunan arsada toplaşılır, yaklaşık yirmi yirmi beş metre mesafeden savaş düzeni alınır, sapanlara yerleştirilen çakıl taşları bir birimize fırlatarak oynanırdı. Çoğu kez komşu mahalle olan Hacıkılıç mahallesinden yardım almamıza rağmen, yinede Çaparlar bizi yenerlerdi. Kabullenmesek de yediğimiz dayak yanımıza kar kalırdı.
Aileler o yıllarda çocuklarına arka çıkmazlardı, ne okulda ne de oyunda, öğretmen dövse dahi.Öğretmen dövmüşse bir bildiği vardır derlerdi. Çocuk okula teslim edilirken baş öğretmene " öğretmen bey, çocuk size teslim, eti sizin kemiği bizim" dememişlermiydi.
Mahalle savaşı akşamı yer sofrasında otururken, babalarımız yöre şivesiyle bizimle dalga geçerlerdi;
- ne ettiniz bu gün gobeller,
- yine mi başınızı gözünüzü patlattırdınız,
- lan bir türlü öğrenemediniz ellam şu çapar mıymıntılarını yenmeyi.
- hadi bakalım bir kere de siz yenin de görelim derlerdi. Bir sona ki seferde sıra bizde biz yeneceğiz derdik.
Babalarımız haytalığımızı görür, bize de hep aynı nasihatta bulunurlardı.
- sizden bir şey olmaz pısırıh ödlekler hep dayak yer kös kös gelirsiniz. Bari okuyup adam olun da şu, çaparların başına çarşı ağası olun durmadan ceza kesin. Okumuyacaksanız eğer gidin sanayiye meslek sahibi olun.
…………………………..
Velhasıl o yıllar okumayıp baba sözü dinleyenler, çıraklıktan başlayıp zanaatkar oldu akla gelmeyecek imalathaneler fabrikalar kurdular. Holdingleşerek sanayimizin ekonomimizin bel kemiğini oluşturdular.
Okuyanlar sa güya meslek sahibi oldular. Okumayıp sanatkarlıktan patronluğa geçenlerin kurduğu imalat hanelerde, fabrikalarda maaşlı olarak mesleklerini icra ettiler.
Yine biz o günlerin anısına, yalanın menfaatin olmadığı çocukluk günlerimize ve oyunlarımıza dönelim.
Çocuk oyunu, mahalle savaşçıkları asırlarca süre geldi. Ta ki yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar. Milletimizin gen yapısında vardı galiba savaşmayı çocukken öğrenmek. Yüz yüze mertçe savaşmak. Sonrasında kucaklaşmak.
Oyunlarımızda düsturumuzdu mertlik. Bazen kaybettiklerimiz de olurdu ama kazandıklarımız da olurdu. Kazananı kucaklardık. En azından onurluyduk.
Şimdilerde o geçmiş günlerimizi anımsadığımızda ebeveynlerimizin ve öğretmenlerimizin, verdiği terbiye ile övünüyoruz. Menfaatimiz için,vatanımızın onurumuzun satılmayacağını, Askerimizin, Polisimizin ve masum insanların kalleşçe arkadan vurulamayacağını öğrettikleri için.
Şimdi ki çocuklar bilim ve fen çağını yaşıyorlar. Savaşmak gibi bir gaileleri yok. Vatana millete faydalı olmak için yine öğretmenlerinden ilim ve fen öğreniyor, en iyisi olmak için yarışıyorlar. Boş zamanlarında da eh işte dercesine sanal alemde sanal savaşçıları savaştırarak tatmin oluyorlar. Genlerinde var olan savaşçılığı ekrana taşıyarak elli altmış santim mesafeden, klavye ve parmaklarıyla sanal savaşçıları savaştırıp tatmin oluyorlar. 150915 mcicek

Beğen

mhrcck
Kayıt Tarihi:15 Eylül 2015 Salı 16:35:54

ANıLARıN ÖYKÜSÜ YAZISI'NA YORUM YAP
"Anıların Öyküsü" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.