MEHMET ÇOBAN
388 şiiri ve 168 yazısı kayıtlı Takip Et

Tebliğ ve diyalog



(18.Ekim.1984-İktibas)

Tebliğ: Bilinen, inanılan, yaşanılan değerlerin, farklı inançları yaşayanlara tanıtmak için gerekli açıklamaların sözle, yazıyla, tatbik edilerek gösterilmesi diye tarif edilebilir. Arapça kökenli kelimenin özgün anlamı, duyuru, bildiri, çağrı anlamlarına geldiği sözlüklerde geçmektedir.

Kelimenin geniş tarifinde, insanların birbirinden farklı hayat anlayışı, yaşam biçimlerinin olduğu vurgulanırken, yine insanların kendi hayat anlayışı, yaşam biçimlerinin diğerlerine kabul ettirme gayretlerinin doğal olarak ortaya çıktığından söz etmek gerekiyor. Aslında tebliğ anlamını içeren duyuru, bildiri, çağrı ifadeleri dayatıcılığı öne çıkarmamaktadır. Özellikle İslam’ın tebliğinde, “dinde zorlama yoktur” kuralı, dinin tebliğ edilmesini isteyen Allah tarafından insanlara kural olarak bildirilmiştir. Tabi zaman içinde insanların duyguları işe karışarak, zorlamayı gündeme getirmişlerdir. Ancak, kurallara aykırı zorlama eğilimleri, uygulamaları, kuralı değiştirmemekte, sadece kurala aykırı hareket edenlerin yanlışlarını belirleyerek, hesap günü cezalanacaklarının işareti olmaktadır.

Diyalog: Tebliğ yapacak insanların, tebliğ yapacağı insanlara karşı göstereceği veya göstermekle yükümlü olduğu yakınlık, ilişkidir.

Bu ilişki; insani, kültürel, dini, felsefi, ideolojik yaklaşımlar şeklinde ortaya konulmaktadır. Her türlü ilişkilerin kurulabilmesi için, öncelikle insanların birbirlerine insani diyalogları kurması zaruridir. İnsani diyaloglar kurulurken, insanların düşüncelerinin, inançlarının, kültürlerinin, felsefelerinin, ideolojilerinin aynı olması söz konusu olmayacaktır. Zira aynı inanca, felsefeye, kültüre, ideolojiye sahip olanların, birbirlerine eğitim için yapacakları çalışmalar tebliğ kavramının dışındadır. Nitekim, Müslümanların kültüründe, Müslümanların Müslümanlara dine dair bilgileri aktarması tebliğ değil, irşat kavramında değerlendirilmiştir. İrşat konusunu ileride ele alacağız.

Tebliğin boyutları:

Tebliğin boyutlarını belirli bir hayat anlayışı, yaşam biçimine sahip olanlara göre, içe dönük ve dışa dönük olarak açıklayabiliriz.

İçe dönük tebliğde, aynı kültürü ve aynı ideolojiyi paylaşan insanların, kültürel farklılıklarının aynı düzeye ulaştırılması amacıyla, bilenlerin bilmeyenlere karşı yürüttüğü eğitim faaliyetleri söz konusu olacaktır. Elbette temel olarak aynı kültürü kabul eden ve aynı ideolojiyi paylaşan insanların kültürel planda hepsinin aynı kapasitede olması mümkün değildir. İnsanların yapılarına (fıtratlarına) göre, ideolojilerinin kültürel kaynaklarına ulaşma ve bu kaynakları anlamalarına göre, bir takım kültürel bilgi farklılıklarının olması doğaldır. Ancak aynı ideolojiyi paylaşan insanların kültürel yapılarının birbirine çok yakın, bilgi farklılıklarının çok az olması, sağlık bir toplum olmanın kaçınılmaz koşuludur. Bu koşuldan hareketle, ideolojik kavga veren insanların, kendi ideolojilerini paylaşan insanlara karşı yürüttüğü temel eğitim faaliyetleri, iddialı bir ideolojik çalışmanın temel şartlarındandır. Bu nedenle disiplinli, düzenli, programlı ve kapasiteli eğitim faaliyeti fikir adamlarının en başlı çalışma sahalarından sayılmıştır. Değilse, aynı inanca sahip toplumun insanlarının arasındaki kültür farklarının büyük olması, toplumsal bütünlüğe zarar verir. Toplumun gücü kaybolur. Toplumdaki sınıflaşma ayyuka çıkar. Üsttekiler, alttakiler yapılanması ara sınıfı ortadan kaldırarak, birbirini anlamayan, birbiriyle konuşmayan sınıfların oluşmasına neden olur. Geçmişte Müslümanların başına gelen budur. Avam, havas kavramları penceresinden konuya bakıldığında, avamın dili ile havasın dili arasında korkunç bir fark vardır. Örneğin ben dedemin dilini anlayabiliyor. Onunla aynı şekilde konuşuyorken. Dedemin çağdaşı havastan Elmalılı Hamdi Yazır’ın yazdığını anlamak mümkün değildir. Onun için Elmalılı’nın Kur’an tefsirinin ilk üç cildini lügatle okumak zorunda kaldım. Ki, Osmanlıcam iyi olmasına rağmen, Elmalı’yı anlayamamıştım. Bundan yüz yıl öncesinin Anadolu halkının konuşmasıyla aramızda çok fark yok. Ancak yüzyıl öncesinin yazarları, medrese uleması ile aramızda büyük dil farkı vardır. Dil farkı gibi, aynı şekilde yaşam farkı da meydana gelir. Avamın yaşamı ile, havasın yaşamı arasında yaşam alışkanlığı kopuklukları, her iki toplum Müslüman olsa da, artık Müslüman kardeşliği statüsünden çıkarlar. Allah’ın onları eşitlediği, birleştirdiği konular ortadan kalkar. Duyguların, bilginin, makamların, kürklerin, sarıkların, cübbelerin farklılaştırdığı görünümler ortaya çıkar. Birbiriyle yan yana gelemeyen, birbirini anlamayan iki toplumun oluşması sonucu, olanlar sorgulanamaz, tartışılamaz, eleştirilemez, doğruya oturtulamaz. Havas sınıfı zaten Avamla konuşmak istemez. Avamın kendilerini tartışmasını, eleştirmesini, doğruya yönlendirmesini istemez. Böylece avam, Müslüman toplum içinde, soramayan, tartışamayan, eleştiremeyen, doğruyu bilemeyen kara cahil bir sınıf haline gelir. Ne verilirse onu alır. Alırken “hikmetinden sual edinmez” Zaten, havasın avama bakışı, Müslüman kardeşi olmaktan çok, “sen kimsin?” veya “siz kimsiniz ki?” esprisiyle bütünleşir.

Allah (cc) elçisinin Dar-ül Erkam da veya Medine’deki Müslümanların devletinde, yapmış olduğu İslami öğretim faaliyetlerini, bilim adamları eğitim faaliyetleri olarak görmüş, tebliğ kavramının dışında tutmuştur. Böylece Müslümanların dini literatüründe, Müslümanlar arasındaki içe dönük eğitim faaliyetleri tebliğ kavramında sayılmamıştır. Onun için Allah’ın (cc) farz kıldığı tebliğ görevinin, eğitim faaliyeti sayılması, Müslümanların gerçek tebliğ faaliyetlerini yapmamalarına neden olacaktır.

Müslümanlar aralarında yaptıkları eğitim çalışmalarını tebliğden saydıklarında, asıl tebliğ faaliyetinin geri plana itmiş, tebliğ görevini yerine getirmemiş olacaklardır. Tebliğ görevinin yapılmaması da, Allah’ın (cc) emrettiği tebliğ farzının yerine getirilmemesi demektir. Ne yazık ki, Müslümanların dışına yapılması gereken tebliğ bugün yapılmamaktadır. Bugün yapılan kendini Müslüman kabul eden topluma, önce Müslüman olmadığını açıklamak, sonra onu İslam’a çağırmak şeklinde olmaktadır. Elbette bu durum çok değişik, çarpıcı bir durumdur. İslam’ı topluma tebliğ edenlerle, toplum arasındaki en büyük uyuşmazlıklardan birisidir. Toplum kendini Müslüman kabul ederken, topluma “hayır Müslüman değilsiniz” dediğimizde, nedenlerine ne kadar doğru anlatmaya çalışsanız da kapıları önceden kapatmış oluruz. Ne yazık ki Müslümanlar henüz bu sendromu aşamamışlardır. Tevhidi Müslümanların, topluma dini anlatma şeklindeki bu çelişkide, metodik bir hata yatmaktadır. Allah’ın dediği gibi, “önce birlik olduğunuz kelimeler üzerinde ittifak edin, sonra ayrıştığınız kelimelerin doğrusunu bulun” metodu bu konuda doğru yoldur. Kendini Müslüman kabul eden topluma, “evet hepimiz Müslüman’ız ancak bilgilerimizde bazı ayrıntı farkları var, gelin onları konuşalım, delilleri üzerinde düşünelim” demek durumundayız. Üslubun kibar, yumuşak, güzel, insanlık bedensel dilinin, sevgi, saygı, paylaşım değerlerini yansıtır olmasıyla ancak, aradaki farklar hızla giderilebilir. Ne yazık ki bu gün, sanki hırsların gösterisi işe karışmış. İnsanlar birbirlerine haddini bildirmek için yola çıkmış gibilerdir. Neredeyse birbirini, sapık, müşrik, kafir ilan etmeyen kalmamıştır. Dışarıdan Müslümanları seyredenlerin soracağı ilk soru, “herkes birbirini, sapık, müşrik, kafir ilan etti. Peki Müslüman kim? Müslümanlar nerede?” sorusudur. Tabi dışarıdan böyle bir soruyu sorana karşılık, hemen herkes, “ben, biz” diye cevap verecektir. Hemen herkes kendisinin en iyi Müslüman olduğunu söyleyecektir. Kimse ayranım ekşi demeyecektir. Ne yazık ki Müslüman toplumlardaki bu kibir, bu bencillik, hesap günündeki sorgulamayı güçleştirecektir.

Dışa dönük tebliğ: Belirli bir ideolojiye sahip olup, ideolojisine uygun kültürünü ve ideolojisini, başka kültürlerden, başka ideolojilerden olana aktarma, aralarında yayma, sahip çıkartma faaliyetleridir.

Bu faaliyetlerin kapsamı, tanıtma, yayma çalışmalarıyla hız kazanır. Dini literatürde tebliğ kavramı bu anlamıyla değer kazanmaktadır. İnanılanı inanmayanlara, bilineni bilinmeyenlere, açıklama veya götürme süreciyle, aynı inançları paylaşma, aynı şeyleri bilme, aynı şeyleri kabul etme isteğinden, gayretinden doğmaktadır. Allah (cc) elçileri vasıtasıyla gerçekleştirilmesini istediği, insanların bilmediği inancı, dini, kültürü, hayat anlayışını bildirme, duyurma faaliyetlerinin tümünü tebliğ olarak değerlendirmektedir.

Elçilerin veya elçilere tabi olanların tebliğle görevlendirilmesi de, dinin tüm insanlara duyurulmasını sağlayacağından, tebliğ görevi inananlara farz kılınmaktadır. Tebliğ görevini iki aşamada yapıldığını, her iki aşamada yapılan tebliğ faaliyetlerinin cihad kapsamında değerlendirildiğini bilmekteyiz. Bu nedenle cihadı da ayrı bir bölümde değerlendirmek gerekiyor.

Cihad: Cehd etme, gayret gösterme anlamındadır. Herhangi bir konuda cehd eden (azmeden), gayret gösterenlere de mücahid denir. Tabi bunlar Arapça sözlük anlamlarıdır. Istılahı anlam olan, Müslümanların din bilimlerindeki ıstılah anlamında cihad, Allah (cc) yolundaki mücadeleyi, mücahid ise Allah (cc)yolunda mücadele edeni tanımlar.

Cihad kavramı resul devrinde, ortama, mekana göre iki şekilde uygulanmıştır.

Birincisi: Allah’ın (cc) dinine (hayat tarzına, yaşamına) göre uygulanan devletin olmadığı, dine inananların, başka dine (yaşam tazına bugünkü deyimle ideolojisine) göre hakim kılınan devlette yaşarken tebliğ faaliyetlerinde bulunmalarıdır. Bu faaliyetlerin özünde, savaş hukuku yoktur. Başka bir devlet yapısı ve ortamı içinde, dine inananlar, dinin hâkim kılınmasını isteyenler, dinlerinin ilke, hedef, kural ve metotlarını hâkim kılıncaya kadar, topluma dinleri hakkında bilgi verirler. Toplumun kabulünü beklerler. Kabul edenlere dini eğitim çalışmaları yaparlar. Bütün bu çalışmalar, fiili harp durumunun dışındadır. Böyle bir dönemde, dine inanmayanların malları, canları, ırzları, tebliğciler nezdinde güven (eman) altındadır. Dolayısıyla tebliğciler, inanmayanların mallarına, canlarına, ırzlarına karşı yapacakları fiili saldırılar yapamazlar, zarar veremezler. Ancan inanmayanların, inananların mallarına, canlarına, ırzlarına karşı yapacakları saldırılar da Müslümanlara meşru müdafaa hakkı vardır. İnanmayanların Müslümanlara karşı yapacakları, genel baskı, İslam’ın tebliğini aksatacak faaliyetlerine karşı Müslümanlara sabretmeleri tavsiye edilmiştir. Bir bakıma; inanmayanlar tarafından yapılacak her türlü saldırıya karşı, Müslümanların tebliğ dışındaki faaliyetleri Müslümanlara emredilmemekte, Müslümanlara saldırıya karşı saldırı yapma yasağı getirilmektedir. İnananların göstereceği her türlü sabır, baskı altındaki dini tebliğ faaliyetleri, toplumda hâkim oluncaya sürmekte, Müslümanların faaliyetleri, çektiği sıkıntılar mükâfatla karşılanmaktadır.

İkincisi: Allah’ın (cc) dininin hâkim kılınmasıyla, Müslümanlara ait devletin kurulması ve kurulan devletin tebliğ faaliyetleridir. Elbette devlet kendi içyapısını geliştirmek amacıyla kendi toplumuna kültürel eğitim faaliyetleri verecektir. Eğitim faaliyetleri irşad faaliyeti olarak değerlendirilecek, tebliğden sayılmayacaktır. Ama, elbette Müslümanların kuracağı devlet, dünyada dinin tebliğine yönelik çalışmalar yapacaktır. Devleti kuranlar, yönetenler, Allah (cc) bu yönde görevlendirdiğini bilmektedirler. Nitekim Allah Bakara suresinin 193. Ayetinde “Fitne kalmayıp, yalnız Allah’ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse sataşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur” demektedir.
Devlet: Allah’ın (cc) dinine göre hakimiyet sağlamamış bütün devletlere, ya İslam’a girmeleri, ya da toplumlarıyla İslam arasına engel olmamaları konusunda çağrıda bulunur. Zira Allah’ın (cc) ilkeleri, kuralları, hedefi ve metodu esas alınarak kurulmayan devletin toplumu da, Allah’ın dininden sorumlu kılınmakta, dolayısıyla Allah’ın dini o topluma ulaştırılmak zorundadır. İnsanların veya toplumların tebliğe olumlu cevap vermesi veya vermemesi önemli değildir. Burada amaç, toplumların neyi tercih edeceği konusunda özgür bırakılmasıdır. Allah’ın ilkelerine, hedefine, metoduna ve kurallarına göre yönetilmeyen toplumların halkları, Allah’ın dinini tanımak, Allah’ın hidayetiyle karşılaşmak hakkına sahiptirler. Bu insanların serbestçe Allah’ın (cc) dininden haberdar olmaları gerekir. İnsanlar serbestçe Allah’ın (cc) ayetlerini, akıl ederek, tefekkür ederek (düşünerek), özgür kararlara vararak inanmayı veya inanmamayı seçebilmelidir. İnsanların özgürlüğe sahip olmalarını sağlamak, Müslümanların kuracağı devletlerin görevidir. Bu nedenle, Müslümanların devletinin, inanmayanların devletine yapacağı tekliflere karşılık, bu devletler halklarının İslam’ın tebliğiyle karşı karşıya kalmaması için yasaklar kor, baskılar kurar ise, Müslüman tebliğcileri engeller ise, Müslümanların devleti bu engelleri kaldırmakla görevlidir. Müslümanların devleti, engel koyan devleti ortadan kaldırıncaya kadar mücadelesini sürdürür. Bu da hepimizin bildiği gibi, Müslümanların devleti ile İslam’ın tebliğine engel olan devlet arasında bir savaşın çıkmasına neden olur. Savaş ortamında dahi, Müslümanların devleti savaş öncesinde, karşı devleti önce İslam’a çağırır, sonra barışa çağırır, sonuç alınamazsa savaşa karar verilir.

Savaşın hükmü artık Allah’a (cc) kalır. Allah (cc), ya Müslüman ordularını muzaffer kılar, ya da imtihan nedeniyle bazen Müslümanların ordularını yenilgiyle tanıştırır. Yani Müslüman ordularının her savaştan galibiyetle çıkacağına dair bir kural yoktur. Zira ne Müslümanlar, ne de Müslüman orduları kutsal değildir. Dolayısıyla dokunulmaz, yenilmez değillerdir. Sonuç ne olursa olsun, her halükarda devlet tebliğ görevini yapmış olur. Zafer ve yenilginin tebliğle yakından ilgisi yoktur.

Cihad konusunda özet halinde verilen bu konular Allah (cc) resulünün 23 yıllık peygamberlik dönemine ait metodik çalışmalardır. Dini terimler içinde metot (sünnet) kavramıyla anılır. Müslümanların bu temel metoda uymaları, buna göre içinde yaşadığı ortama göre kendilerini yönlendirmeleri farz olur. Her iki durumda da, gerek tebliğ döneminde, gerekse tebliğ ve cihad (savaş anlamıyla) döneminde, Müslümanların temel görevi, inandıkları dini insanlara duyurmaktır. Müslümanların bütün faaliyetleri, davranışları ve düşünceleri bu amaç için ortaya konulur. Hedef kesinlikle dini zorla kabul ettirmek olmadığından, Müslümanlar tebliğ etse de, savaşsa da, insancıl davranışların dışına çıkmak, insanlara tanınan kişisel seçme hakkını kullanmalarına engel sayılır. Allah (cc) ayetlerinde “dinde zorlama yoktur” diyerek seçme hakkını insana verirken, insanların bu hakkı tanımamaları Allah’a (cc) karşı gelmektir.

Tebliğin Konusu:

Tebliğin konusu, insanları, eşyayı, hayatı yaratan Allah’ı (cc) tanıtmak, Allah’ın (cc) tek ilah (emreden-yöneten-düzen kuran) olduğunu bildirmek, insanları Allah’ın (cc) dinine (düzenine-emirlerine) yöneltmek, insanlar üzerinde haksız hâkimiyet kuran, insanları Allah’ın (cc) dininden uzaklaştıranların hâkimiyetlerine son vermektir. Bütün bu faaliyetler Müslümanlar hâkimiyet kurup devlet oluncaya kadar duyurma, yayma anlamıyla kabul edilen tebliğ kavramıyla yapılır. Müslümanlar devlet olduktan sonra, tebliğ ve cihad (savaş) kavramları birlikte uygulanmaya başlar. Allah’ın (cc) ve dininin (düzeninin) üstünlüğünün ilanı, bu dine göre inanılmasının, yaşanılmasının istenmesi, konunun temel özelliklerindendir.

Tebliğ ve Diyalog:

Allah’ın (cc) dinine inanan insanlar, inandıklarını, yaşadıklarını ve hedeflerini, toplumlara tanıtabilmek için, toplumdaki insanlarla diyalog içinde olması gerekir. İnananların sadece inanan insanlarla diyalog içinde olması elbette eğitim faaliyetleri için elzemdir. Ancak bu yetmemekte, dinin tanıtılması, yayılması için, diğer inanmayan insanlarla diyalogun kurulması işin doğası gereği tebliğlerde gerekli olmaktadır. Elçinin Mekke’de yaşadığı ilk dönemde, tüm olaylar bu yöndedir. Elçi ve arkadaşları (ashabı) inanmayan insanlarla sürekli insani diyaloglar içine girerek, onlara her fırsatta dini tebliğ etmek istemektedirler. Zaten onların insanlara, Müslüman kimliği olarak insanca davranmaları, güven vermeleri de Müslüman kimliğinin uygulamalı tebliğinden başka bir şey değildi. Diyalogun başarılabilmesi için, öncelikle akrabalık bağları koparılmamakta, inanmayan insanların mallarına, canlarına, ırzlarına kötü gözle bakılmamakta, inanmayanlar sürekli olarak kendilerini Müslümanların yanında güvende hissetmektedirler. Hatta öyle ki; Mekke halkı eskiden yapageldikleri gibi, elçiye kıymetli eşyalarını teslim ederek, peygamberden emanetlerini saklamasını istemektedirler. Allah’ın (cc) Resulü Medine’ye hicret ederken, bütün emanetleri sahiplerinin ismini söyleyerek iade edilmek üzere bırakmıştır. Hâlbuki aynı dönemde, inanmayanlar hicret eden Müslümanların mallarına el koymakta, Mekke’de kalan Müslümanların canlarına kastetmekte, her türlü ezayı, cefayı, Müslümanlara reva görmektedirler. İki tarafın tutumu, akıl edenlerce değerlendirilmekte, toplumdaki zayıf olanların, gerçekten akıl sahiplerinin dikkatini çekmekte, sonuçta Müslümanların ezildiğini, horlandığını gördükleri halde, Müslüman olmayı, diğerlerinin safında bulunmaya yeğlemektedirler. Şu var ki, Mekke’yi terk edecek kadar eza, cefa gören Müslümanlar, hatta peygamberleri bile Mekke’den kovulma derecesine vardıran olayları yaşayanlar, kesinlikle aynı türden faaliyetlerle inanmayanlara cevap vermemişlerdir. Gerek ilahi tebliğler, gerekse elçinin tavırları buna kesinlikle izin vermemiştir. Durum o noktaya gelmiştir ki, her ezaya, her cefaya sabrederek kesinlikle anarşiden yana olmayan Müslümanlar, kin ve intikam yolunu değil, iyi niyet, hak yoluna çağırmak yolunu seçmişlerdir. Bu nedenle Mekke’de yöneticilerin uyguladığı ekonomik, siyasal, sosyolojik boykot, İslam’a inanmayan putperest toplum tarafından kırılmıştır. Akrabalık bağlarını koparmamanın, mallara, canlara, ırzlara kastetmemenin etkileri büyüktür. Kısacası inanmayanlar, Müslümanlara kendilerinin yaptığı hiçbir kötülüğü görmemiştir. Müslümanların intikam peşinde olmaması, anarşik eylemlerde bulunmaması, inanmayanlar üzerine hiçbir konuda saldırıda bulunmaması, Müslümanların zayıflığından değildir. Bizzat Hz. Ömer’in, Hz. Hamza’nın Müslüman olmalarından sonra kuvvetlenmişler. Bazen olaylara sabredemeyen genç Müslümanlar Mekke’nin elebaşlarını yakalayıp öldürmek için elçiye çok kereler müracaat etmişlerdir. Ama elçi kesinlikle izin vermemiştir. Adeta sabreden Müslümanların sabrına karşılık, imanla batılın, hakla zulmün kıyaslanması gerçekleşmiş, sonunda hak galip gelmiştir. Zira tebliğ edilen, “ancak ölçüp biçildikten sonra kabul edilmeye daha layıktır.” Hele tebliğ edilenin, zorla, toplumlar üzerine baskı kurularak kabul edilmeye zorlanması, batılla hak arasında hiçbir ayrıcalığının kalmadığını gösterecektir. Müslümanların anlayışında onlar yapıyor bizde yapalım mantığı yoktur. Ömer Muhtar’ın dediği gibi, “inanmayanlar inananların öğretmeni değildir.” Ne yazık ki bugün Müslümanların öğretmenleri İslam’a inanmayan “batılılardır”. Ülkelerine onları öğretmen edip, toplumlarının başlarına bela saran güya Müslüman yöneticilerin Allah’ın (cc) huzurundaki hesapta işleri çok zordur. Allah’ı (cc) ayetlerine göre hareket edip, Allah’ın resulünü örnek alacaklarına, batılı önderleri, devletleri örnek alıp, toplumlarını batıya entegre etmek için asimile eden, sözde liderlerin, kahramanların durumları çok acıdır. Yarın tarih onları toplumlarına bu büyük ihanetleriyle anacaktır.

Müslümanların devletinin olmadığı dönemlerde, Müslümanların yaşadıkları toplumdaki mücadelelerinin ana özelliklerini diyalog açısından şu şekilde özetleyebiliriz.

Birincisi: Tebliğ insanların tümüne yapılacağından, inansın, inanmasın her insanla öncelikle insani diyalog kurulmaktadır. İnsanlar inanmıyor diye onlarla bağlar kesinlikle koparılmamıştır. Sürekli bir ilişki, sürekli bir tebliğ, hatta yüzlerce kere ola da tekrarlanmıştır.

İkincisi: Akrabalık bağları kesinlikle koparılmamıştır. Koparılmayan akrabalık bağları sadece inananlar için değildir. Bilakis inanmayan akrabalar arasında da bağlar koparılmamıştır. Bu konuda Allah (cc), elçisinin kesin talimatı kesindir.

Üçüncüsü: Müslümanlar inanmayanların mallarına, canlarına, ırzlarına yönelik saldırıda bulunmamışlardır.

Dördüncüsü: Yaşadıkları toplumun yöneticileriyle, düzeniyle hiçbir uzlaşma, yakınlaşma, anlaşma olmadığı gibi, Müslümanlara inançlarından taviz verdirecek hiçbir girişimde bulunmamışlardır. Özellikle inanmayan yöneticilerin planladığı, programladığı açılımlar doğrultusunda, Müslümanlar tuzağa düşmemişlerdir. İslam’a inanmayan yöneticilerin politik kararları doğrultusunda ortaya konulan yaklaşımlara uymak kesinlikle yasaklanmıştır.

Beşincisi: Toplumların genelinde Müslümanların hal ve tavırları güven sağlama yolundadır. Halbuki küfre inanan toplumun önderleri, topluma karşı uyguladıkları baskılar, zulümler nedeniyle sürekli güven kaybetmişlerdir. Böylece Müslümanların güven kazandırıcı çalışmaları, Putperest Arapların yöneticilerinin güven kaybına neden olmuş. Küfrün yöneticileri güvensizliğe düşürülmüşlerdir. Bunu tetikleyen en büyük etkenlerden biri, Müslümanların zenginliklerini, mevkilerini, makamlarını düşünmeden, her şeylerini kaybetme uğruna topluma sahip çıkmaları. Karşılığında putperest önderlerinin, zenginliklerini, mevkilerini, makamlarını düşünerek toplumu çıkarlarına sürüklemeleridir. Müslümanları, putperest önderleri seyreden toplum nezdinde, Müslümanlar güçlenirken, putperest önderler güç kaybetmişlerdir.

Altıncısı: İnanmayanlar Müslümanlara karşı her türlü zulmü, baskıyı, boykotu uygularken, Müslümanların sabır göstermesi, olaylara aynı türden davranışlara cevap vermemesi, ileride Mekke’nin kendi kendine teslim olmasını sağlamıştır. Kaldı ki, gösterilecek sabırla, davasına inananların samimiyeti, davalarının haklılığına şahadeti, hak yolda yürümenin zorda olsa büyük bir şeref olduğu, toplumun her kesimine gösterilerek, batıla sahip çıkanlarla, hakka sahip çıkanların üstünlüğü ilan edilmiştir.

Yedincisi: Toplumun iyi olan her şeyi Müslümanlar tarafından sahiplenilmiş, dinin ve aklın yasakladığı her şey terk edilerek, karşı çıkılarak, iyiye, doğruya sahip çıkacaklara örnek olunmuştur. İnanmayanlar öyle bir duruma düşürülmüştür ki, toplumda ne kadar kötü bilinen şey varsa, inanmayanların elebaşları ve avenesi savunucusu duruma sokularak gülünç duruma düşürülmüştür. Din gönderilmeden önceki Hılful Fudul teşkilatının temel ilkeleri de, Müslümanların hayatlarında yer alarak, İslam’ın doğru olan her şeye sahip çıktığı gözler önüne serilmiştir. “İslam kimden, nereden gelirse gelsin doğrudan yana, yanlışa karşı olan bir dindir” özetlemesi, Mekke’de gözler önüne serilmiştir.

Bütün bu sayılanlar o gün Müslümanların toplumdaki insanlarla, toplumla nasıl bir diyalog içinde olduklarını göstermektedir. İnsani, insancıl diyalog, davranışlardan başlayan ilişki, kültürel, ideolojik, dini birliğe doğru nasıl ulaştığını, elçinin, arkadaşlarının yaşadığı Mekke döneminde görebiliriz. Onun için dinini insanlara ulaştırmak isteyen Müslümanların da aynen o günkü olayların özünü, özelliklerini yaşayarak, insanlara, topluma eğilmeleri hiç şüphesiz Allah’ın (cc) insanlara bir emridir.

Netice: Tebliğ ve diyalog kavramları, uygulama özgünlüğünde anlatılmaya çalışılmıştır. Anlatılanları özetlemek, anlatılanlara göre bu günkü Müslümanların davranışlarındaki aksaklıkları tespit etmek konunun daha iyi anlaşılmasına neden olacaktır. O nedenle konuyu bazı açılardan özetlersek,

ÖZETLER,

1. Tebliğ; İnandıklarımızın, inanmayan, kabul etmeyenlere tanıtılması, öğretilmesi olarak özetlenir. Tebliğ yapılırken karşı tarafa baskı yapılmaz. İnsanlar kabul ve ret kararlarını verirken özgür bırakılır. Ret ettiği zaman Allah’ın katındaki hesabından haber verilir.

2. Tebliğci; tebliğ görevini yapabilmesi için kesinlikle kendisi gibi inanmayan, yaşamayan insanlarla diyalog içinde olur. Bu diyaloglar, akrabalar, arkadaşlar, dostlar, komşular arasında sürekli kurulmalı, kesinlikle koparılmaz.

3. Müslümanlar tebliğ ettikleri / edecekleri insanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldırıda bulunamaz.

4. Tebliğ döneminde harp halindeki cihad anlayışı değil bizzat tebliğ için gösterilecek cehd ve gayret anlayışı söz konusudur.

5. Tebliğ döneminde Müslümanların tavırları inanç açısından, uzlaşmasız, tavizsizdirler. İçinde yaşadıkları toplumun kurallarından, yönetimlerinden etkilenmezler. Onlarla çıkar ilişkileri kurmazlar. Hele inanmayanların planladığı, programladığı yollarla İslam’ı kesinlikle gündeme getiremezler.

6. Müslümanlar maddi, manevi, toplumun her kesimine, din ayrımı gözetmeden sahip çıkar. Toplumun koruyucusu, hamisi görevini üstlenirler. Bilinç altında, toplumun önderliğini yaparlar. Çünkü topluma, maddi, manevi sahip çıkmak, onları koruyup gözetlemek, topluma önderlik etmektir.

GÜNÜMÜZDE AKSAYANLAR,

1. Tebliğ içe dönük şekliyle anlaşılmış, inanan insanların, yine aynı inanca, yaşama biçimlerine sahip olanlara karşı uyguladıkları eğitim faaliyetleri tebliğden sayılarak, Allah’ın (cc) emrettiği asıl tebliğ görevi terk edilmiştir. İrşadın kelime anlamı, doğru yolu gösterme, uyarma olsa da, Müslümanların birbirini eğitme, uyarma faaliyetleri tebliğ değil, İslam’i termolojide irşad faaliyeti olarak ele alınmıştır.

2. Dine inandığı ve tebliğ ettiğini iddia edenler, çeşitli cemaatlere ayrılarak, sadece kendi cemaat insanları ile diyaloglarını sürdürmüşler. Cemaatleri dışındaki insanlarla diyalogu koparmışlardır. Hele inanmayanlara karşı, onlar zaten inanmıyor diyerek hiçbir yaklaşımda bulunmamışlardır. Böylece cemaat yapılarına göre kendi içine kapanma söz konusu olmuş. İslam’ın yayılması, geniş kitlelere tanıtılması geri plana itilmiştir. Günümüzde akrabalık bağları koparılmış. Kendileri gibi düşünmeyen, yaşamayan akrabalarına doğruyu anlatma imkanları ortadan kaldırılmıştır. Bütün bunlar cemaatlerin kısır döngü haline gelmesine neden olmuş. Adeta fikir, tebliğ, kendi içinde kilitli tutulmuştur.

3. Müslümanlar yanlış yorumlarıyla, inanmayanların mallarına, canlarına, ırzlarına kast edecek düşüncelere, hükümlere sahip olmuşlar. Ancak kendilerini zayıf hissettiklerinden bunları uygulama imkânı bulamamışlardır. Dünyanın bazı bölgelerinde imkânlara ulaşanlar İslam’ı hareketi anarşi ve terörün içine itmişlerdir. Bazıları da yanlış yorumlarıyla, kendilerine ait olmayan malları ganimet sayarak, hırsızlığı meşrulaştırmışlardır.

4. Mekke döneminin cihada yönelik ayetleri yanlış anlaşılmış. Harp hukukunun ne zaman, nasıl uygulanacağı göz ardı edilerek, asıl görevlerini unutup, bilgisiz ve şuursuzca cihad girdabına girmişlerdir.

5. Müslümanların çoğunluğu içinde yaşadıkları toplumla, yönetimlerle uzlaşma içine girmişler. Yönetimlerin çizdiği plan ve programları kendilerine metot kılmışlardır. Hâlbuki Allah’ın ayetlerini uygularken emrettiği metot tektir değişmez, değiştirilemez. Her hükmün resul tarafından uygulanış şekli, Müslümanlar için ayetin uygulama metodudur.

6. Allah’ın (cc) resulü ve arkadaşları, dünyeviliklerini kaybederek, ahiretlerini kazanırken, günümüzde Müslümanlar dünyevileşme yarışına girmişlerdir. Müslümanların yaşadığı hemen her toplumda Müslüman burjuvalar türemiştir.

Bütün bu aksayan yönlerin Müslümanlar tarafından tamamen uygulandığı iddia edilemez. Ancak görünen odur ki, diyalog konusunda sanki bütün Müslümanlar anlaşmış gibidir. Çok azı müstesna, dine inanmayanlarla ilgi kurar. Çoğu ne yazık ki, sadece kendi cemaatleriyle, tarikatlarıyla, partileriyle, fırkalarıyla, fraksiyonlarıyla diyalog kurarak yaşamlarını sürdürürler. Bu konuda da birbirleriyle yarışırlar.

Hâlbuki Allah (cc) dinini bütün insanlara sorumlu kılarken, bütün insanlara dininin ulaştırılma aracı (elçisi) olarak, inanan insanları görevlendirmiştir. İnanan insanların bu görevini çeşitli sebeplerle yerine getirmeyişleri, iyi niyetleri ve kendilerine has mantıklı yorumlarıyla da olsa, Allah’ın (cc) emrettiği tebliğ görevini yapmamış sayılacaklardır.

Zira dinin en önemli farzları, Allah’ı (cc) tanıma, Resulünü tasdik etme, Allah’ın (cc) ilahlığını kabul etme, Allah’ın dinine girme, dini yaşama, tebliğ etme görevidir.

Bu görevler; kıyamet kopasıya kopuncaya kadar devam edecektir. Âdem’den (as) bu yana, bütün insanlığı, bütün elçilerin sorumluluğu budur. Mücadele, bu sorumluluğu yerine getiren insanlarla, bu sorumluluğu yerine getirmeyip, Allah’a (cc) isyan içinde olan insanların kavgasıdır.

Ne mutlu; Allah’ı (cc) bilip, sadece O’nun dinine teslim olup, sorumluluklarını yerine getirmek için gayret gösterenlere… Allah hepimizi huzurdaki hesabında aklanıp çıkan, mükafata ulaşanlardan kılsın inşallah.

Not: (Yazdığım makale İktibas dergisinin 18.04.1984 tarihli baskısında yayınlanmış olup, konunun önemine binaen gözden geçirilerek yeniden yayınlanmıştır.)

Beğen

MEHMET ÇOBAN
Kayıt Tarihi:25 Ocak 2013 Cuma 12:44:26

TEBLİĞ VE DİYALOG YAZISI'NA YORUM YAP
"TEBLİĞ VE DİYALOG" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
MERAL TICE
13 Mayıs 2013 Pazartesi 00:09:41
Aminn....

Cevap Yaz
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.