MEHMET ÇOBAN
388 şiiri ve 168 yazısı kayıtlı Takip Et

Hz. muhammed'in (sa) örnekliği / mekke'de 12 yıl (2)



......... Devam

Tarihi bilgiler Hz. Muhammed’in (sa) otuz beşli yaşları geçtikten sonra Mekke’nin yakınlarındaki Hıra mağarasına giderek, orada yalnız kaldığından söz ediyor. O’nun gittikçe sıklaşan Hıra mağarasında yalnız geçirdiği vakitleri için, Müslüman fikir adamları değişik fikirler üretirler. Elbette üretilen fikirler, Hz. Muhammed’in (sa) Hıra’da geçirdiği zamanlar için olumlu olsa da, gerçekte O’nun Hıra’da ne tür şeyler düşündüğü konusunda yeterli bilgilere sahip değiliz. Bu yönde Hz. Resul’den gelen hadis kültüründeki bilgilerin de yeterli olduğu söylenemez. Genelde Hz. Muhammed’in (sa) Hıra’daki arayışı şeklinde özetlenen fikirlerin, Onun neyi aradığı konusunda söylenenlerin gerçekliği tartışılır. Zira yalnız bir insan neyi düşündüğünü söylemez ise, tahmin etmek zordur. Resulden de hıra ile ili detaylı haberlerin gelmediği muhakkaktır. Belki de Müslüman fikir adamları Hz. Peygamberin Hıra’daki dönemine ilişkin fantastik bir tarih üretme ihtiyacıyla Hıra hakkında çok şey söylemişlerdir. Hepimizin bildiği gibi, tarihi galipler yazmakta, üretilen tarihlerde gerçek dışı birçok hikâye anlatılmaktadır. Diğer taraftan, bir kişiye, bir dine inanan insanların, kişi ve inançlar hakkında fantastik hikâyeler uydurma içgüdüsü, Hz. Muhammed (sa)hakkında da gerçek dışı birçok hikâyenin üretilebileceği varsayımını güçlendirmektedir. Zira galiplerin tarihi fantastik hikâyeler ve hikâyelerin kahramanlarıyla ünlüdür. Hikâye üretmek, kahramanlar üretmek galiplerin genel anlayışıdır. Hemen her düşüncenin, ideolojinin, dinin kahramanları vardır. Bütün mesele kahramanların gerçek olup olmadığıdır. Allah Rahmet eylesin, biz çocukken annemin okuduğu Ahmediye ve Siretünnebi kitaplarından akla, mantığa aykırı, sırf inananların “Allah, Allah” sözleriyle dinleyebileceği, gerçek olmadığı bugün için tartışılmayacak hikâyeler dinledik.

Tarihi bilgilere göre, toplumdaki olayları değerlendiren, insanlığın kurtuluşu için arayış içinde olan Hz. Muhammed’i (sa) Allah Hıra’da ayetleriyle şereflendirmiştir. İlk ayet olan “Oku” emrine karşılık resulün “ben okuma bilmem” dediği rivayet edilir. Hz. Muhammed’in (sa) zaten okuryazarı az olan Mekke toplumunda okuma bilmeyenlerden olduğu çoğunluk görüşüdür. Ancak zekiliğiyle, çalışkanlığıyla övülen Hz. Muhammed’in (sa) okuryazar olmaması düşündürücüdür. Bir taratan zekiydi, çalışkandı, insanlık erdemleriyle en uç noktadaydı diyeceğiz, diğer taraftan okuma yazma bilmezdi diyerek cahillerden sayacağız. Böyle bir çelişki akla yatkın değil. Peygamberin okuryazar olmadığını destekleyecek mahiyetteki tarihi rivayetlerinde sahihliği tartışılır. Birçok tarihi liderin okuryazar olduğu halde, yanlarında, okuyan, yazman bulundurarak onlara okuttuğu, yazdırdığı gerçeğini unutmamak gerekir. Bu nedenle resulün bazı olaylarda, kendisi okumayıp sahabeye okutması okuryazar olmadığını kanıtlamaz. Belki de resul bilerek kendisi okumayıp sahabeye okuttu ki, hem statü farkını gösterdi, hem de etrafındaki arkadaşlarını olaylara iştirak etti.

Aslında Alak suresindeki “oku” emrinin devamında, okuma eyleminin hangi noktadan ele alındığı anlaşılmaktadır. Oku ifadesinin sadece okuryazar olanların gerçekleştirdiği okumayı bilme değil, anlamak olduğu aşikârdır. Oku emrine bu açıdan bakıldığında, Alak suresinin ilk 1 den 8.ci ayetlerindeki “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemi (yazmayı) öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti. Gerçek şu ki, insan azar. Kendini kendine yeterli gördüğü için. Kuşkusuz dönüş Rabbi’nedir” ifadelerden anlaşılacağı gibi, okuma tarzı bildirilmiş, yönlendirilmesi yapılmıştır.

Okuma tarzı, yani anlama tarzı önemlidir. Buna düşünce literatüründe düşüncenin usulü denmektedir. Okumanın usulü, düşünmenin usulü farklı kavramlar olarak karşımıza çıkar. Doğru okumak, doğru düşünmek, sonuçlara ulaşmak noktasında önemlidir. Putperest Arapların, yaratan Rabbin adıyla okumayan bir toplum olduğu bilinmektedir. Mekkeli okuryazarlar okurken Allah’ın adıyla değil putlarının adına okuyorlar. Müslümanların bismillahirrahmanirrahım “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla başlarım” ifadesi yerine onlar “lat adına, menat adına” ifadeleriyle başlıyorlardı. Sadece isimler adına başlamak önemli değildi. Onlar okudukları her olayı putperest düşüncelerinin bakış açısıyla anlıyorlardı. Nasıl ki bugün ülkemizde yaşayanlar okumalarını Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş mücadelesinden yapıyorlarsa, o günde Araplar putperestlik açısından okuyorlardı. Türkiye’de yaşayan insanlar için okuma tarzı Kemalizm’dir. Olaylara, kültürlere ilişkin bütün okumalar Kemalizm’e göre yapılır. Türkiye Cumhuriyetindeki okullarda verilen eğitim düzeni, tarihi, hayatı, sosyal ve kültürel bilgileri Kemaliz tarzıyla (usulüyle) okutur. Sonuçta Kemalizm tarzıyla okuyanlar, Kemalizm tarzına (metoduna) göre düşünürler. Günümüzde dünyada, Hıristiyanlığa, Yahudiliğe, laikliğe, ateizme, Budizm’e, Kapitalizme, Hümanizme vs. okuma tarzları öne çıkmaktadır. Farklı okuma tarzlarına göre okuyanlar bir araya geldiklerinde anlaşamazlar. Zira her okuma tarzı metodik olarak insanlara bakış tarzı, akıl, mantık kazandırır. Farklı okumalar, farklı bakış tarzları, akıl ve mantık oluşturur.

Bugün Müslümanlar arasında da okuma tarzları oluşmuştur. Kültürel açıdan, radikal, tasavvufi, mezhebi, siyasi, selefi okuma tarzları öne çıkarken, bilimsel açıdan, tarihi, hukuki, çağdaş okuma tarzları ortaya çıkmaktadır. İçinde yaşadığımız toplumda Müslümanlar arasındaki bu okuma tarzları bir inanç olarak etkisini sürdürmektedir. Her okuma tarzı kendi başına yeterli görüldüğünde, birbirlerinden farklı din edinmelerine neden olur. Okuma tarzlarını din edinenlerin de birbirlerini anlamaları, yani birbirlerini okumaları imkânsızlaşır.

Alak suresindeki ilk ayetlerin vurguladığı gerçek, okuma tarzıyla ilgilidir. Toplum genel olarak putperestliğe göre okumalarını yapar. Ancak bazı insanlar bu okuma tarzının dışına çıkabilir. Yani toplumun öğretilerinin çelişkili, akıl dışı görebilir. Nitekim her toplumda bu tür insanlar, içinde yaşadıkları düzenlere, düzenin inançlarına karşı pasiftirler. Ne taraftırlar ne de aktif karşı taraftırlar. Zaten aktif karşı taraf olduklarında, topluma ve otoritesine isyan başlamış demektir.

Hz. Muhammed’in (sa) peygamberlik gelmeden önceki okuma tarzı neydi? Sorgusunda elbette Allah’ın O’na öğrettiği okuma tarzı değildi. Nitekim Allah Şura suresinin 52. Ayetinde belirttiği gibi, “İşte böylece sana da emrimizle Kur’an-ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin” demektedir. Ayetten de anlaşıldığı gibi, Hz. Muhammed (sa) din nedir, iman nedir bilmiyordu. Dolayısıyla Allah’ın dinine göre okuması yoktu. İşte bu gerçek Alak suresinde açıkça ortaya konuluyordu. Hz. Muhammed (sa) kitaba ve imana göre okuma bilmiyordu. Burası kesin. Ama okuryazar olup olmadığı kesin değil.

Allah ayetlerini göndererek insana yeni bir okuma metodu (tarzı) öğretiyor. Resulüne “Sen bundan sonra Rabbinin adıyla oku” diyor. O güne kadar Rabbinin adıyla okumayan Hz. Peygamberin hangi tarzla okuduğu hakkında fazla bilgimiz yok. Putperestliğe göre okumadığı noktasında hem fikiriz. Ancak haniflik üzerine okuduğu konusunda net değiliz. Bu yönde bilgiler olsa da, bilgilerin tatmin ediliciliği tartışılır. O gün putperestlik tarzıyla okuyanlar, insana öğretilen yeni okuma tarzına karşı çıkıyorlardı. Onlar biliyorlardı ki, okuma tarzları değişirse, yani artık bundan sonra Rabbin adıyla okurlarsa, bütün hayatları değişecekti.

Bugün ilkokul, ortaokul, lise, üniversite hayatında Kemalizm’e göre okuyanların Allah’ın ayetlerini anlaması çok zordur. Atatürk adıyla okumaya başlanan eğitim, kültür, hayat tarzı, Rabbin adıyla okunmaya başlayınca bütünüyle değişmek zorunda kalacaktır. İçinde yaşadığımız toplumda Kemalizm adına oluşturulan değerler olan, laiklik, demokrasi, cumhuriyet, ilericilik, çağdaşlık, bilim, felsefe, ekonomi, hukuk kavramları, Rabbin adıyla okununca farklı değerlere ulaşacaktır. Bugün toplumun en temel çelişkilerinden biri, Kemalizm adına okunarak geliştirilen, oluşturulan bu kavramları, Müslümanlık adına okumaya çalışmalarıdır. Onlar böyle yaparak, hem Kemalizm’in okuma tarzıyla, hem İslam’ın okuma tarzıyla çelişmektedirler.

Diğer taraftan günümüzde Müslümanlar, kapitalizm-Müslümanlık, Sosyalizm-Müslümanlık, Hümanizm-Müslümanlık, Laiklik-Müslümanlık, Monarşi-Müslümanlık, Demokrasi-Müslümanlık, Cumhuriyetçilik-Müslümanlık adlarına okuyarak okumada ortaklık kuruyorlar. Böylece, sadece Allah adına okuma tarzının dışına çıkarak tevhitten uzaklaşıyorlar. Kendi içyapılarındaki mezhebi, tasavvufi, fıkhi, felsefi, tarihi, selefi okuma tarzlarını da, tevhidi okuma tarzlarını da ideolojik okumalarına ekleyerek, okuma tarzlarında büyük bir şirket (ortaklık) kurmaktadırlar.

70’li yıllarda, faizsiz bankacılık meşhurlaşmaya başlamıştı. Ekonomi okuyan biri olarak “faizsiz bankacılık üzerine” üzerine sunum yapmakla görevlendirildim. Konu üzerinde detaylı araştırmalar yaparak sunum için hazırlandım. Sunum günü gelince, dinleyicilere tahta üzerinde bankacılığın yaptığı işlemleri sıraladım. Sonra yok etme metodunu yoluyla anlatmaya başladım. Bankacılığın hangi sorunları çözdüğü, Müslümanların oluşturacağı bir toplumda bankacılığın çözdüğü sorunların hangi yollarla çözüleceğini anlattığım zaman, bankacılık sektörüne ihtiyaç kalmadığı görüldü. Zira bankacılık sektörü kapitalist düzenin sorunlarını çözmek için üretilmişti. Allah’ın insanlara emrettiği düzenin kapitalizmle hiçbir ilgisi yoktu. Aslında hazırlanırken konuyu böyle düşünmemiştim. Anlatırken ulaştığım sonuca kendimde şaşırdım. Dinleyicilerden özür dileyip, “görüldüğü gibi İslam’a göre oluşturulacak bir toplumda ve onun devletinde bankacılık sektörüne ihtiyaç kalmadı” diyerek konuşmayı bitirdim. Gerçekten banka ne yapıyordu? İnsanların paralarını koruma altına alıyor. Parayı faiz yoluyla çalıştırarak para kazanıyor. İnsanların para transferlerini gerçekleştiriyordu. Senetleri, çekleri tahsil ediyordu. Dört temel konuda çalışan bankacılıktan faizi kaldırdığımızda, üç konu kalıyor. Paraların korunması, para transferleri, yani havale işlemleri, senetlerin tahsil işlemleri… Müslümanların oluşturacağı devlet, farklı birimler oluşturarak bu sorunları çözebilir. Kaldı ki, havale işlemlerini bugün posta idaresi bankalardan daha güzel yapmaktadır. Borçlulara borç verme işlemleri zaten Tövbe suresinin 60. Ayetinde zekât dağıtımındaki kuralla çözülmektedir. Karzı hasen, yani karşılıksız borç verme, Müslümanların kuracağı devlette önemini koruyacaktır. Elbette borç verme, hibe işlemleri, Müslümanların oluşturacağı devlette, günümüzdeki suiistimalleri önleyecek tedbirleri alarak, daha iyi uygulanabilir. Günümüzde ise bu tür hibe işlemlerine, tarafgirlikler, torpiller girerek ihtiyacı olmayanlar almaktadır. İhtiyacı olanlar ise yine boynu bükük bakmaktadır. Kapitalist okuma tarzının dışında düşündüğümüzde, bankacılık sektörünün toplumlar için çok da gerekli olduğu düşünülemez. Kaldı ki, günümüzün kapitalist teorisyenleri bile, faizin oturmuş, dengeli bir toplumda sıfır olacağı görüşündedirler. Onlara göre, toplumda faizi oluşturan etken ekonomik dengesizliklerdir. Zaman içinde fiyatların artması, yani enflasyon faizin temel kaynağıdır. O nedenle 70’li yıllarda Hanefilerin görüşlerini temel alan Diyanet İşleri başkanlığı, enflasyon oranındaki faizin, faiz olmadığı görüşünü ifade etmiştir.

Okuma tarzını Allah’a göre yapanların, günümüzde üretilen, cumhuriyet, demokrasi, laiklik, kapitalizm, ateizm, sosyalizm, milliyetçilik kavramlarına, geçmişte üretilen, fıkhi, mezhebi, tasavvufi kavramlarına farklı yaklaşacakları muhakkaktır.

Allah Alak suresinde Hz. Muhammed’e (sa) vahye göre okuma metodunu öğretmiştir. Okuma yönünden resulün sünnetine uymak, vahye göre okuma metodunu anlamak ve uygulamak olacaktır. Bugün Müslümanların meal okumalarının, vahye göre olduğu tartışılır. Meal okuyanlara baktığımızda, geçmişte oluşturulan mezhebi, tasavvufi, fıkhi, tarihi okuma metotlarıyla veya günümüzde üretilen radikal, siyasi, ideoloji okuma metotlarıyla ayetleri okudukları gözlenmektedir.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemi (yazmayı) öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti. Gerçek şu ki, insan azar. Kendini kendine yeterli gördüğü için. Kuşkusuz dönüş Rabbi’nedir” Ayetler insana durumunu anlatarak Yaratan adıyla okumayı inananların gerçekleştirmesini ister. Allah’ın emrettiği bu tarzla okuma gerçekleşmedikçe, insanlar ideolojik, siyasi, mezhebi, fıkhi, tasavvufi, kelami okuma tarzlarının etkisinden kurtulamayacaklardır. Etkilerden kurtulamayanlar, Kur’an okumalarını, siyasi liderlere, Müslüman fikir adamlarına, mezhep imamlarına, tefsircilere, şeyhlere, parti liderlerine göre okumak zorunda kalacaklardır. Hâlbuki Allah’a göre okumak, Allah’ı, ayetlerini ve dinini anlamanın tek yoludur.

a. Gizli dönem

Klasik tarihler Hz. Peygambere ilk ayet geldiğinden itibaren geçen altı aylık veya üç yıllık süre içinde, peygamber dinini gizli tebliği etti demektedirler. Peygamber Müddesir suresinde “Ey örtüsüne bürünen, kalk insanları uyar” emri gelinceye kadar, gizliliğini sürdürdü görüşünü ileri sürüyorlar.

Bazı tarihçiler gizli dönemin olmadığı görüşündedir. Gizli dönemin varlığını ileri sürenler, “Alak suresi geldiğinde peygamber korkmuş, titreyerek eve gelmiş ve karısı Hz. Hatice (ra) onun üzerini örtmüştür. Müddesir suresi örtüsünün altında titreyen insana görevini hatırlatmaktadır” diye olayı özetlerlerken, gizli dönemin olmadığını söyleyenler bu şekilde düşünmektedirler.

Ancak klasik tarihlere baktığımızda gizli dönemin olduğu görüşünün ağırlık kazandığını görüyoruz. Bildiğiniz gibi, Müslümanların devleti Osmanlı birinci dünya savaşında yıkılmıştır. Bundan sonraki süreçte, Müslümanların yaşadıkları topraklarda irili ufaklı birçok devlet kurulmuştur. Osmanlının merkezi Anadolu’da da Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti çıkardığı yasayla halifelik yetkilerini Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin yetkisine bırakmıştır. Bu olaydan sonra bazı Müslümanlar açık seçik mücadelenin bittiğini, gizli dönemin başladığını söyleyerek, kendilerine göre bir tebliği ve mücadele metodu seçmişlerdir. Günümüzde gizli dönemin varlığını ileri sürenlerle, yoktur diyenler arasında ciddi bir fikir ayrılığı vardır. Bu ayrılık bazen birbirlerini tekfir noktasına gitmiştir.

3.Mart.1924 yılında çıkarılan 431 sayılı kanunun 1.maddesi “Hilafet halledilmiştir. Hilafet hükümet ve Cumhuriyet makam ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır” şeklindedir. Buna göre Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri Müslümanların halifesidir. Bu kanun Türkiye Cumhuriyetinde laikliğin kabulünden sonra değiştirilmemiş olup, halen geçerliliğini korumaktadır. Kanunun özü, hilafetin hak ve yetkilerini tek kişinin tekelinden alıp, Türkiye Büyük Millet meclisi veya Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin yetkisine vermektir. Ancak Türkiye Büyük Meclisinin veya Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin hilafet makamının yetkilerini kullandıkları söylenemez. Tabi bundan sonra da kullanmayacaklarını söylemek mümkün değildir. Kanunun çıkışından bu yana düzeltilmemiş, değiştirilmemiştir. O günden bu yana laiklik, şeraitçilik konusunda sürekli kavga yaşanmış iken, soldan, sağdan, muhafazakârdan iktidarlar gelmişken, niçin kanunun değiştirilmediği veya kaldırılmadığı düşündürücüdür. Müslümanların halifesi veya hilafet konusundaki gerçek, halen Türkiye Cumhuriyeti Meclisi veya hükümetleri yasal olarak Müslümanların halifesidir. Ama fiilen yetkiler kullanılmamaktadır. Tarihi kaynaklar o dönemde kanunun bu şekilde çıkarılmasının nedeninin, halifeliğin kaldırıldığı anda, Müslümanların Cuma namazı kılamayacaklarına dair Hanefi mezhebinin görüşüdür. O gün mecliste bu yöndeki şiddetli tartışmalar kanuna yön vermiştir. Hâlbuki Mustafa Kemal, halifeliğin tamamen kaldırılacağı noktasında kararlı olduğudur. Ancak bu kararlılık gösterilememiştir. İlk meclisteki üyeler, halifeliği tamamen kaldırmamışlardır. Bugün Müslümanlar Türkiye Cumhuriyeti Meclisinin veya Hükümetinin hilafetinde Cuma namazlarını kılmaktadır. Zira halifeliğin kaldırıldığı 3.Mart.1924 günü, Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle, 429 sayılı kanun çıkarılarak diyanet teşkilatı kurulmuştur. Hilafetin makamına ait yetkilerin Türkiye Büyük Millet Meclisine veya Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerine devredildiği gün, diyanet teşkilatının kurulması manidardır. Bir bakıma sanki, Osmanlı devletinin yapısında bulunan Padişahlığın yerine Türkiye Büyük Millet meclisi, şeyhülislamlığın yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Osmanlı devletinin yıkılışının ardından kurulan devlete verilen bu şekil anlamlıdır. Henüz bu şekli değiştirecek bir yasal işlem yoktur. Halifeliğin kaldırılmasından 47 gün sonra 20.Nisan.1924 yılında Türkiye Cumhuriyetinin anayasası ilan edilmiştir. Müslümanların halifesi Türkiye Büyük millet meclisi, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar anayasa yaparak, devletin şeklinin cumhuriyet olduğunu belirlemiştir.

Bir zamanlar Müslümanların liderliğini yapmış olan Osmanlı devletinin yıkılışından sonra meydana gelen merkezdeki, yani Anadolu’daki olaylar şu şekilde gelişmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Hilafetin yetkilerini Meclisine ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerine devretmiştir. Yönünü batıya çevirerek yasalarının tamamını batıdan aktarmış, eğitim düzenini, yaşamını batıya göre düzenlemiştir. Anadolu’daki Müslümanların hacca gidişleri yasaklamıştır. Müslüman ülkelere, halklarına sırtını çevirmiştir. Bu olaylardan sonra Müslümanlar başlarının çaresine bakmak zorunda kalmışlar. Kurtuluşları ve eskisi gibi devletlerine kavuşmak için fikirler üretmişlerdir. İşte bütün bu gelişmeler sonucunda bir çok Müslüman fikir adamı, başa yani peygamberin tebliğe başladığı döneme dönüldüğü iddiasıyla, gizli dönem tartışmasını başlatmışlardır. Ancak Müslüman toplumların çoğu, gizlenecek bir şeyin olmadığı görüşünü öne çıkararak mücadelelerini, vakıflar, dernekler, partileşmeler yoluyla sürdürmüşlerdir. Osmanlı toplumunda da var olan, tarikatlar, cemaatler işlevlerini gizlilik dışında sürdürmüşlerdir. Her ne kadar, çeşitli nedenlerle tarikatlar, cemaatler üzerine gidilerek kapatılmış olsalar da, siyasi olaylarda partileri destekleyen, batıdan çevrilen yasalara bir şey demeyen tarikatlar, cemaatler özgürce hayatlarını devam ettirmişlerdir. Dönemde gizliliği savunanlar ise, mevcut devlet tipinin Müslümanlara ait devlet olmadığı, hilafetin tamamen kaldırıldığı, devlet yöneticilerinin çıkarları doğrultusunda Müslümanların kandırıldığı görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Klasik tarihlerde gizli dönemden söz edenler, dönemdeki olayları şöyle sıralarlar. Resulün karısı Hz. Hatice’ye (ra) dini açıklaması, karısının önerisiyle Varaka bin Nevfel ile görüşmelerin yapılması, Hz. Muhammed’in (sa) yakın arkadaşlarına dini tebliğ etmesidir. Peygamberin karısı Hz. Hatice peygambere tam desteğini vermiş. Başlarına gelen şeyin ne olduğunu anlamak için kuzeni Varaka Bin Nevhel ile görüşme yapmışlardır. Tarihi bilgilere göre Varaka bin Nevfel, Mekke’de yaşayan bir Nasturi papazıdır. Bütün konuşmaları dinledikten sonra “Ya Muhammet sana gelen Cibrili Emin’dir. Müjdeler olsun sana. Allah seni kendisine resul seçmiştir. Eğer dini tebliğe başladığın günlere ulaşırsam seni tasdik ederim” demiştir. Peygamberin din tebliğine başladığı dönemde Varaka’nın yaşamadığı rivayet edilmektedir. Hz. Muhammed (sa) Müddesir suresiyle, “kalk toplumu uyar” talimat verilinceye kadar, dinini insanlara gizlice anlatmıştır. Bu ifade peygamber döneminde gizli dönemin olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Gizli dönemi savunanlar kendi aralarında görüş ayrılığı yaşayarak, gizli dönemin altı ay veya üç yıl konusunda tartışmışlardır.

Tartışmalı konular olan peygamberin Varaka Bin Nevfel ile görüşmesi ve gizli dönem, Müslümanların Mekke döneminin kendilerine örnek alınması konusunda önemli ayrılıkları yaşatmıştır.

Varaka Bin Nevfel’le götürülen konu Hz. Muhammed’in (sa) resullükle görevlendirilmesidir. Anlatım tarzından, Hz. Muhammed’in (sa) Allah (cc) tarafından resul seçilmesine ikna olmadığı, bu nedenle Varaka Bin Nevfel’e gittikleri yargısı çıkar. Peygamberlikle görevlendirilenin Allah’ın sözüne inanmayıp, bir insan olan Varaka’nın sözüne inanması düşündürücüdür. Yani anlatılan olayla sanki Hz. Muhammed (sa) kendi aklıyla, muhakemesiyle, kalbiyle ikna olmamış, Varaka’nın anlatımlarıyla ikna olmuştur. Böyle bir sonucu aklı başında Müslümanların kabul etmesi zordur.

Gizli dönemi kendilerine örnek alıp, mücadelelerini gizlilik içinde sürdüren anlayış konuyu abartmıştır. Anlatımlarında rivayet yoluyla gelen gizliliği sanki tebliğde temel yasa (Allah’ın kesin hükmü) gibi algılamışlar. Gizli dönemi yaşamanın gerekliliğine, hatta mecburiyetine inanmışlar, alenileşmeyi gerçekleştirme yolunda, birçok kurallar üretmişlerdir. Gizlilikler içinde sürdürülen faaliyet, insanların birbirine güvenme konusundaki yapılarını altüst etmiştir. Faaliyetlerini gizli yürütenler, insanların konuşmalarına bakarak, bizden, bizden değildir yargılarında bulunmuşlardır. Grup liderleri ve gurupların kendi arasındaki ilişkilerle örülen dünya, bizden başka çok grup var söylemleriyle güç kazandırılırken, işin gerçeği farklı olmuştur. Gerçeklerin ortaya çıkması her zaman mümkündür ve gerçekler ortaya çıkınca bütün güvenler yıkılır. Diğer taraftan gizlilik ilişkilerine olumlu bakmayan düzenlerin bütün dikkatini üzerlerine çekme ihtimali her zaman birinci sıradadır.

Peygamberin hayatında var olduğu söylenen gizli dönemde, Allah resulünün dinini sadece güvendiği yakın arkadaşlarına açıkladığı, topluma alenen din tebliğinin yapılmadığı ifade edilmektedir. Resul bu dönemde, sırrını saklayacak arkadaşlarına peygamberliğini açıklamıştır. “Sana bir şey söyleyeceğim, kabul etmesen de ben açıklayıncaya kadar sırrımı kimseye açıklamayacaksın” diye tembihlediği rivayet edilir. Gizli dönemde peygamber “kabul etmese de, benim sırrımı kimseye açmaz” diye inandığı kişilere peygamberliği açıkladığı söylenir. Peygamberin çocukluğundan beri arkadaşı olanlara, güvene dayalı olarak yaptığı bu açıklamaların çok az kişiye yapıldığı söylenir. Tarihi bilgilere göre, Hz. Ebubekir (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra) gibi şahsiyetlere bu dönemde tebliğ yapıldığı söylenir. Bunlardan Hz. Ali (ra) henüz o dönemde küçük bir çocuktur.


Devam edecek....

Beğen

MEHMET ÇOBAN
Kayıt Tarihi:26 Kasım 2012 Pazartesi 16:24:48

HZ. MUHAMMED'İN (SA) ÖRNEKLİĞİ / MEKKE'DE 12 YIL (2) YAZISI'NA YORUM YAP
"HZ. MUHAMMED'İN (sa) ÖRNEKLİĞİ / MEKKE'DE 12 YIL (2)" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.