16
Yorum
27
Beğeni
5,0
Puan
196
Okunma

PASLI ANAHTAR
Masasının üzerinde duran paslı anahtarı her sabah eline alıyor, birkaç saniye sessizce inceliyordu Kemal. Yıllardır aynı masada çalışıyordu ama o anahtarın ağırlığı, her geçen gün biraz daha artıyordu. Demir ağır değildi; ağır olan, taşıdığı hatıralardı.
Anahtarı, babasının ölümünden sonra eski evi boşaltırken bulmuştu. Çekmecenin en arkasında, sararmış mektupların, birkaç siyah beyaz fotoğrafın ve çalışmayan bir cep saatinin arasında duruyordu. Kimse hangi kapıya ait olduğunu bilmiyordu.
"At gitsin." demişti kardeşi.
Kemal ise cebine koymuştu.
Aradan aylar geçti. Bir gün kasabanın eski demircisi Ali Usta dükkânının önünde otururken Kemal’i görünce seslendi.
"Evladım, cebindeki anahtarı hâlâ taşıyor musun?"
Kemal şaşırdı.
"Nereden biliyorsun?"
Ali Usta hafifçe gülümsedi.
"Çünkü onu ben dövdüm."
Kemal’in merakı iyice arttı.
"Ne kapısını açıyordu?"
Yaşlı demirci derin bir nefes aldı.
"Bir kapıyı değil... Bir sözü."
Kemal anlamamıştı.
Ali Usta anlatmaya başladı.
Yıllar önce kasabada Hasan Efendi adında bir marangoz yaşarmış. Sözü senet, eli bereket sayılırmış. Bir gün en yakın dostu iftiraya uğramış. Herkes sırtını dönmüş. Hasan Efendi ise tek başına dostunun yanında durmuş.
Kasabalılar onu vazgeçirmeye çalışmış.
"Sen de yanarsın."
Hasan Efendi yalnızca şu cevabı vermiş:
"Bir insan zor gününde yalnız bırakılıyorsa, dostluk sadece güzel günlerin süsüdür."
Dostu beraat etmiş ama yaşadığı utançtan kasabayı terk etmiş. Gitmeden önce Hasan Efendi’ye eski evinin anahtarını vermiş.
"Belki bir gün dönerim." demiş.
Hasan Efendi anahtarı ömrü boyunca saklamış.
Fakat dostu bir daha hiç dönmemiş.
Yıllar sonra Hasan Efendi ölmüş. Ev satılmış. Eşyalar dağılmış. Anahtar ise Kemal’in babasının eline geçmiş.
"Ben saklayayım." demiş babası.
"Neden?" diye sormuşlar.
"Çünkü bazı emanetler sahibini beklemez; bizi insan kalmaya zorlar."
Kemal o gün babasının neden hiçbir eşyayı kolay kolay atmadığını ilk kez anlamıştı.
Bu hikâye zihninden çıkmıyordu.
Bir hafta sonra kasabanın dışındaki mezarlığa gitti.
Babasının mezarının başına oturdu.
Anahtarı avucunda sıktı.
"Sen bunu niye sakladın baba?" diye fısıldadı.
Cevap gelmedi.
Ama rüzgâr servi ağaçlarının arasından geçerken sanki babasının sesi duyuldu.
"Çünkü insan, unuttuğu kadar eksilir."
Hikmet Metin Çavdar
Eski bir anahtar buldum
çekmecenin en arkasında.
Hangi kapıyı açtığını bilmiyorum.
Belki de artık
hiçbir kapı onu beklemiyor.
İnsan da biraz anahtara benziyor.
Bazen bir ömür boyunca
tek bir kalbi açmaya çalışıyor,
oysa kilit çoktan değişmiş oluyor.
Müzelerde sergilenen anahtarlar vardır.
Bir zamanlar saray kapıları açmış,
kervansarayların gecesini emniyete almış,
bir annenin sandığını,
bir çocuğun oyuncak kutusunu korumuş...
Şimdi camın ardında sessizler.
Demek ki tarih,
yalnızca savaşları değil,
bir avuç demirin sustuğu anları da saklıyor.
Ne garip...
Bir şehrin kapısını açan anahtarla,
bir insanın güvenini açan anahtar
aynı madenden yapılmıyor.
Çünkü demir ateşte dövülüyor,
güven ise zamanda.
Saatler de anahtar gibidir biraz.
Eskiden kurulurdu.
Her sabah,
küçücük bir hareketle
güne yeniden inanırdı insan.
Şimdi piller değişiyor,
ama güven bitince
hiçbir saat
aynı zamanı göstermiyor.
Belki de bu yüzden
eski evlerin kapıları ağırdır.
İçeri girerken
acele etme diye.
Çünkü eşik,
yalnızca taştan yapılmaz;
hatıralardan da örülür.
Bir anahtarın dişleri eksilince
kapı açılmaz.
Bir insanın sözü eksilince de
dostluk.
Ve ben,
o paslı anahtarı
yeniden çekmeceye koymadım.
Masamın üzerine bıraktım.
Her sabah bana
aynı şeyi hatırlatsın diye:
Bazı kapılar zorla açılır,
bazıları hiç açılmaz.
Ama en kıymetli kapılar,
anahtarı cepten değil,
insanın karakterinden çıkarınca açılır.
Hikmet Metin Çavdar
5.0
100% (22)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.