0
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
56
Okunma
"Süreyya yıldızı gibi uzaktın bana,
Ama ellerini ceplerime bıraksan, bütün ihtilaller dururdu..."
Kronometreler tam ortasından bölündü karanlığın,
Akrep ile yelkovan o en koyu nöbette kenetlendi birbirine.
Saat gecenin üçü... Ve zihnimin o dehlizlerinde yalnızca senin hayalin yürüyor usulca.
Sustu nihayet bu koca yerleşim yeri, duruldu arabaların uğultusu,
Işıklar söndü evlerin pencerelerinde tek tek.
Bir ben uyanığım bu koyu ıssızlığın tam göbeğinde,
Bir de senin o silinmeyen, o gitmek bilmeyen sesin yankılanıyor boş odamda.
İnsan el ayak çekilince anlarmış meğer bağlandığı zincirin ağırlığını.
Gündüzün o gürültülü hengamesinde saklanan ne varsa,
Bu tekinsiz saatte sökün ediyor saklandığı gizli bölmelerden.
Seni düşünmek; uykunun o en yumuşak yerinden uyanıp,
Bir ismin alfabesinde yeniden kaybolmayı göze almaktır.
Ne bir başkası var bu dakikadan sonra, ne de kendimi avutacak ucuz bir avuntu,
Yalnızca senin o zihnime çakılı kalan duru bakışların teselli ediyor beni.
Üstelik saçların diyorum, o omuzlarından dökülen verimli nehirler,
Hangi haritada kaybolsam gelip beni bulurdu o tel tel dağılan siyahlık.
Biz seninle hiçbir tren kompartımanında yan yana oturamadık sevgilim,
Aynı bardağa değmedi dudaklarımız, aynı ekmeği bölüşmedi ellerimiz.
Oysa sen benim sol kaburgamın altında sakladığım o en kaçak ülkesin şimdi.
Bir kadının bir erkeği böyle ansızın, böyle ansiklopedileri yakacak kadar derinden sevmesi,
Tarihin en bağışlanamaz, o en muhteşem hatasıdır belki de.
Boynundaki o küçük benek, benim yegane sığınağımdı oysa bu gaddar kalabalıkta,
Ve ben şimdi o beneğin hatırasıyla baştan abuse donanıyorum.
Seninle bir pazar kahvaltısında, taze kızarmış ekmek kokularıyla uyanmalıydık.
Gazetelerin üçüncü sayfalarını makasla kesip, şiirler yapıştırmalıydık pencerelere.
Devlet dairelerinin o sıkıcı gri koridorlarına inat,
Gözlerini birer anayasa maddesi gibi ilan etmeliydim bu topraklarda.
Çünkü sen, ayak bileklerinden saç uçlarına kadar tırnak içinde yazılmış bir şaheserdin.
Biz aşkı o kalın ciltli kitaplardan öğrenmedik ki sevgilim;
Biz onu, bir vapur iskelesinde çay bardağına çarpan kaşığın sesinde,
Ve senin o hiçbir sinema salonuna sığmayan o benzersiz gülüşünde bulduk.
Şimdi hapis kalsam ne yazar senin o unutulmaz coğrafyanda,
Müebbet yemiş bir firari gibi, seve seve kalıyorum bu zifiri zindanda.
Hükümsüzdür artık bütün coğrafi sınır çizgileri ve o resmi daire kuralları.
Çünkü aşk, kuralları şairlerin koyduğu o kuralsız krallıktır.
Müthiş bir kibirle bakıyorum şimdi beni yalnız zanneden o taş binalara;
Onlar bilmezler göğsümün içindeki o gizli bahçede seninle el ele yürüdüğümü.
Gözlerini bir kere görmek, bütün o sıkıcı edebiyat tarihini temize çekmeye yeterdi.
Biz seninle kavuşamadık, bir takvim yaprağında aynı güne denk gelemedik,
Fakat ayrılığın da böylesine asil, böylesine sırılsıklam olanı anca bize yakışırdı.
Bütün kelimeler anlamını yitirdi bu derin suskunluğun ortasında.
Şimdi gökyüzündeki o beyaz çehreye bakıp,
Sana ulaşmayan, yollarda heba olan o sessiz hitaplarımı gönderiyorum.
Biz seninle yan yana gelemedik, aynı cümlenin noktasını koyamadık belki,
Fakat bu koyu karanlığın şahitliğinde söylüyorum:
Adın, bu yorgun gövdemin taşıdığı en kutsal, en hakiki sır olarak kalacak.
Gecenin üçü; yalanların bittiği, hakikatin o keskin yüzüyle karşılaştığım an,
Ve ben hâlâ, sadece seninle nefes alıyorum bu dilsiz şehirde...
Zaten aşk dediğin, illegal bir bildiriyi göğsünde taşımak gibiydi biraz da.
Polis sirenleri çalarken Ankara sokaklarında, seni düşünmek en büyük cürmümdü benim.
Mektupların pulsuz gelirdi, postacılar adını ezbere bilirdi de söylemezdi.
Sen benim o hiç öpülmemiş, o en mahrem ihtilalimsin bu yaştan sonra.
Şimdi bir tütün sarıyorum gecenin tam kalbine doğru,
Ve dumanı senin o Süreyya yıldızı gibi parlayan gözlerine doğru üflüyorum usulca.
Varsın iki gözüm, varsın bütün matbaalar adımızı sussun,
Biz bu ebedi firarı, o şairlerin kurşun kalemleriyle çoktan tarihe yazdık...
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.