0
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
42
Okunma
Sokakların en yüksek sesleri çoğu zaman en büyük sessizlikleri gizler. Bazı insanlar kelimeleri bayrak gibi taşır. Omuzlarında , özgürlük, vicdan ve dayanışma yazılıdır. Fakat hayatın dar sokaklarına girildiğinde, o bayraklar birer gölgeye dönüşür. Çünkü söz, yürümeyen ayağın bastonu olamaz. Dilden yükselen slogan, yürekte kök salmadığında yalnızca rüzgârın taşıdığı bir yankıdır.
Slogan insanı, aynaya değil kalabalığa bakarak kendini tanımlar. Onun kimliği, ürettiği değerlerden değil, tekrar ettiği cümlelerden beslenir. Her yeni dönemin yeni sloganını ezberler. Çünkü düşünmek emek ister, tekrar etmek ise alkış getirir. Böylece kelimeler hakikatin değil, aidiyetin üniformasına dönüşür. İnsan, kendi sesini değil, kalabalığın yankısını konuşmaya başlar.
Toplumun en görünmez trajedilerinden biri de budur: Eylemin yerini temsil, sorumluluğun yerini gösteri alır. Bu durum, modern insanın görünür olma arzusunun ahlaki olma zorunluluğunu bastırmasının sonucudur. Alkışın sıcaklığı, emeğin terinden daha cazip görünür. Böylece meydanlar dolarken hayat boşalır, pankartlar büyürken vicdan küçülür.
Slogan insanı, kök salmayan ama sürekli yaprak değiştiren bir ağaca benzer. Mevsimler değiştikçe rengi değişir, fakat hiçbir zaman meyve vermez. Dallarında kuşlar konaklamaz, çünkü gölgesi serindir ama güven vermez. En güçlü cümleleri kurar, en zayıf fedakârlıkları yapar. Güneşe en çok o bakar, fakat toprağa en az o dokunur.
Onun hayatı, vitrinle depo arasındaki mesafe gibidir. Vitrinde ışıklar yanar, büyük vaatler sergilenir, depoda ise raflar boştur. İnsanlar zamanla bu boşluğu fark ederler ama çoğu kez geç olur. Çünkü sloganın gürültüsü, gerçeğin fısıltısını uzun süre bastırabilir. Ne var ki hakikat, er ya da geç sesini yükseltmeden de görünür olmayı başarır.
Eylemsiz slogan, suyu olmayan bir nehre benzer. Haritalarda vardır, isim taşır, hatta üzerine köprüler kurulmuştur, fakat yatağında yalnızca taşlar ve toz dolaşır. İnsanlar bir süre o nehrin var olduğuna inanırlar, sonra kuraklığın gerçeğiyle yüzleşirler. İşte sözün eylemden kopuşu da böyledir. İlk önce umut eksilir, ardından güven çekilir ve sonunda toplumsal hafıza, boş vaatlerin mezarlığına dönüşür.
Her çağ kendi slogan insanlarını üretmiştir; Her çağın gerçek dönüşümünü, sessizce çalışan insanlar gerçekleştirmiştir. Tarih, en çok bağıranları değil, yük taşıyanları hatırlar. Çünkü medeniyet, sloganlarla değil; alın teri, sorumluluk ve bedel ödeyebilme cesaretiyle inşa edilir. Toplumları ayakta tutan şey, yüksek sesler değil, derin karakterlerdir.
Belki de en büyük yabancılaşma, insanın kendi sözlerine inanıp kendi davranışlarını unutmasıdır. Bu unutuluş, bireyin vicdanıyla arasına görünmez bir duvar örer. Duvar yükseldikçe sloganlar büyür, hakikat küçülür. Sonunda insan, kendi kurduğu cümlelerin içinde yaşayan ama kendi hayatına uğramayan bir misafire dönüşür.
Gerçek insan ise sloganın gölgesinde değil, eylemin ışığında tanınır. Söz, ancak davranışın omzuna yaslandığında anlam kazanır. Aksi hâlde en görkemli cümleler bile rüzgârın savurduğu kuru yapraklardan öteye geçemez. Tarihin hafızasında kalanlar, en çok konuşanlar değil; konuştuklarını yaşayabilenlerdir. Hakikat, sesin yüksekliğinde değil, adımın ağırlığında saklıdır.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.