0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
90
Okunma
Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra insan eskilere özlem duymaya başlıyor. Biranın 3,75 lira, satılan en baba sigaranın 5,50 lira olduğu zamanlar… İşte o zamanlar Ankara’ya çalışmaya gelmiştim. Ostim’de bir matbaa dükkanında başlamıştım işe. Her gün servisle işe gidip boya, mürekkep, kurumun içinde kömür madencileri gibi çalışıyordum.
Tek dinlenme günüm olan pazar gününü, yatarak geçirmek yerine Ankara’ya ilk gelenlerin düştüğü Kızılay’ı keşfetmekle geçiriyordum. Ne de olsa artık Ankara’daydım ve her Ankara’da yaşayan gibi benimde anlatacağım türlü belalar ve heyecanlı hikayelerim olmalıydı. Olmadı. Ankara, arkadaşlarla Ankara’ydı ve arkadaşım olmadığı için kendimi Sakarya’da birahanelerin içine atıyordum. En büyük aktivitem o zamanlar meşhur olan Behzat Ç. dizisinin ilk bölümünde intihar sahnesinin çekildiği Teras Bar ve çevresiydi. Pazar günleri yeni bölüm yayınlandığı sırada insanlar pür dikkat televizyona kilitlenir, mekânda televizyon izleyecek parası olmayanlar yerlere oturup dışardan barın içindeki televizyonu izlerlerdi. Bir iki bira içip kafa dağıtmak istediğim zamanlarda adım atacak yer olmadığı için Sakarya’da yer bulunmazdı.
Bir iki defa Teras Bar’a girmek istesem de yoğunluktan giremeden gerisin geriye dönmüştüm. Son seferimde aşağı yollanırken kulağıma cırtlak sesli bir kadının şarkıları çalındı, “Ben O Yare Canımı, Ömrümü Hayatımı, Seve Seve Her şeyimi” şarkısını söylüyordu. Kapının önünde kafamı yukarı kaldırdığımda ATABARI birahanesini gördüm. İçeri girdiğimde sigara dumanından göz gözü görmüyordu. Müşterilerin çoğu yaşlıydı ve kimse kimsenin umurunda değildi. Kadın sahnede Yıldız Tilbe gibi oynayıp mimik hareketleri yapıyordu. Yaptığı Yıldız Tilbe figürlerini Yıldız Tilbe görseydi utanıp bir daha şarkı söylemezdi.
Küçükçe bir masaya geçip solisti izlemeye başladım. Bir mekâna girdiğimde kim rahat tavırlar sergiliyorsa oranın müdavimi olduğu hissi beni alır. İşte o müdavimin biri “Of ulan Of!” diye bağırdı. Kimsenin umurunda olmadı ama sesten irkildiğim için bir anda göz göze geldik. Hani lisede hoca soru sorduğunda göz göze gelirsem tahtaya beni kaldırır korkusuyla önündeki arkadaşın arkasına gizlenirsin, bende gizlenmeye çalıştım ama başaramadım. Ben hariç kimsenin dikkatini çekemediği için bana doğru bakarak konuştu;
“Nerde kaldı ulan bizim eski şarkılarımız,” dedi ve anasına sövmüşüm gibi yüzüme ter ters baktı.
Benden cevap bekliyordu ama bende verecek cevap yoktu. Nerden bileyim eski şarkılar nerde kaldı? Kafamı sağa aşağı yukarı sallayarak tebessüm ettim.
Bana bakarak konuşmaya devam etti “Ecevit var ya Ecevit, gara oğlan. Onun gibi solcu gelmez artık,” dedi. Beklediği etkiyi kimseden yine göremeyince sigara içmekten sararmış pos bıyıklarını sıvazladı, soliste döndü ve “Lütfü Zivaneli’den Aslanım Yiğidim Yerde Yatıyor’u söyle!” diye ispirto gibi kokan nefesiyle ağzını yayarak bağırdı.
Solist şarkıyı çoktan ağır parçalara kaydırmış, kendisine ayrılan sürenin sonuna gelmeyi umuyordu ama sarı bıyıklı adam buna izin vermiyordu. Org çalan şantör birkaç ayarlama ile sesi bir miktar yükseltti. İstediği şarkı çalınmayınca Sarı Bıyık, alkolün de etkisiyle “Volkan Paşa’dan Cerrahkonak’ı söyle!” diye ikinci kez org sesini bastırmak için bağırdı.
Solist’in ruh hali Yıldız Tilbe’den Bergen’e hızlı bir geçiş gösterdi ve “Repertuvarda ne varsa onu söylerim, istek parça kabul etmiyoruz,” dedi.
“Nasıl istek yapamıyoruz? Bana da mı yok?” dedi.
Solist ya sabır çekerek bir anda “İndim Derelerine Bilmem Nerelerine, Kaytan Bıyıklarını Sürsem Nerelerime,” türküsünü söyleyerek olmayan bıyıklarıyla oynamaya başladı. Müşterilerden kahkaha dolu sesler yankılanınca Sarı Bıyık “Bu nedir ya? Hiç mi hatırımız yok!” dedi. Solist şarkıyı değiştirip “Ferdi Tayfur’dan Hatıran Yeter’i” söylemeye başladı. Ankara’da deniz yoktu ama dalgası iyiydi. Solist şarkılarla adamın gurunu paspas yapmış dönme dolap gibi çeviriyordu. Gözümde uğraşılmayacak insan tiplerinde bir numaraya yerleşivermişti. Komiler sarı bıyığın masasına ayılsın diye bir fincan kahve getirdiler, bunu gören cazgır solist hemen “Bir Fincan Kahve Olsan,” şarkısını söylemeye başladı. Kahkaha ortamdan eksik olmuyordu.
Bu ülkede istediği parça çalınmayınca şarkıcıyı öldüren insanlar vardı ve cazgır solistin tehlikeli bir oyuna kalkıştığını düşündüm. Ama kadın korkmuyordu. Sanki yıllardır Ankara’nın bütün ayyaşlarıyla tek tek dövüşmüş, hepsinin de bileğini bükmüş tuhaf bir özgüveni vardı. Sarı Bıyık elinin tersiyle kahve fincanına fiskeleyip “Bana çay getirin lan!” dedi. Solist ve piyanist Batman ve Robin gibiydi, piyanist “Çay Elinden Öteye Gidelim,” şarkısını çaldığı anda kendimi tutamayıp kahkahayı patlattım. “Ne gülüyon lan! Ha? Neye gülüyon sen?” dedi. Şaşırmıştım, “Yok abi, bir şeye gülmedim,” diyebildim.
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben emekli albayım,” dedi. Canımı sıkmaya başlayan solcu görünümlü sarı bıyığa doğru yönelecekken durumun farkına varan kominin birisi yanıma gelip “Abi, sen hoşgör bunu. Her gün buraya gelir, birkaç kişiye takılır gider. Zararsızdır, seni burada yeni görünce atıp tuttu. Aslında albay değil, Rüzgârlı Caddesinde lostrası var, ayakkabı boyar, tamir eder. Fark ettiysen kimsenin umurunda değil, sende önemseme bu adamı,” dedi. Kominin söyledikleri biraz sakinleştirmişti beni, tekrar küçük masamda oyalanmaya başladım. Solist şarkılarını bitirdikten sonra sahneden ayrıldı ve arka fonda arabesk müzik çalmaya başladı.
Bir müddet sonra barın üstünde duran televizyon açılıp Behzat Ç.’yi izlemeye başladık. Behzat komiser suçlunu peşinden koştuğu sıra yetişemeyeceğini anlayıp elindeki telsizi adamın kafasına atıp öyle yakalamıştı. Sarı Bıyıktan homurtu sesleri yükseldi. Belli ki yine bir şeyleri beğenmemişti. “Bunların hepsi dublör kullanıyor, nerde kaldı o eski oyuncular? Cüneyt Arkın böyle mi oyunculuk yapardı,” dedi.
Arka masalarda oturan, bıyıklarının ucunu çenesine kadar uzatmış, hafif kır saçlı, yüzü sıcaktan yağlanmış müdavim duvarda duran dartı göstererek “Bu oklarla yuvarlağı vur, sana bir bira, benden!” dedi. Sarı Bıyık bedava birayı duyunca canlanıvermişti. Okları yerinden alıp yuvarlağa denk getirmeye çalışırken ayakta duramayıp elindeki oku bacağına sapladı. Sarı Bıyık can havliyle bağırıyordu. Salonda kahkaha tufanı devam ediyordu. İmdadına aynı komi yetişti, bacağındaki oku çıkartıp yerine oturttu.
Masalarda oturan sarhoşların duracağı yoktu. Sarı bıyığa imkânsız isteklerde bulunup yapamadığında gülecek görevler veriyorlardı ve karşılığında bira vaat ediyorlardı. Bir bira için atmayacağı takla, yapmayacağı istek yoktu. Bedava bira alabilmek için iki şişenin üstüne çıkıp bir dakika dengede kalma oyununu oynadı, son baktığımda yerde ayaklarımın yanına kadar yuvarlanmıştı. Zorda olsa toparlanıp “Siz bu memleketin son iyi insanlarısınız. Şuradaki beyefendiye bak, devlet dairesine müdür diye koysan sırıtmaz. Ya sen güzel abicim, meclise girsen ülke düzelir vallahi. Şu köşedeki abi zaten karizma, bir bira söyleyin de dostluğumuz pekişsin," dedi. Sonra bana dönüp “Yaltaklanacaksın birader, yaltaklanmazsan kimse sana bedava bir şey vermez,” dedi. Yıllar önce Edebiyat hocamın sömestr tatilinde bana zorla okuttuğu Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki Sofya’nın babası Semyon Zaharoviç Marmeladov tam karşımda duruyordu. Sokağa çıksa at arabasının altında kalıp ölecekti. Artık Atabarı gözümde 1800’lü yıllardaki bir Rus meyhanesinden farksızdı. Raskolnikov’un ne zaman ortaya çıkacağını merakla beklerken mekânın sahibi olduğunu düşündüğüm birisi içeri girdi.
“Sen yine mi buradasın lan çakaloz! Kaç kere dedim sana borcunu ödemeden buraya gelme diye,”
“Aman Fikret abi, en kısa zamanda ödeyeceğim, bir yerden para bekliyorum geldiği anda hemen hesabı kapatacağım,”
“Hep aynı terane, aşevi mi lan burası?”
“Yok Fikret abi, anam avradım olsun çok yakında elime para geçecek, bugün içtiklerimin parasını istersen hemen vereyim, bak işte param var abi,”
Fikret parayı görünce elindekilerin hepsini aldı. Sarı Bıyık duruma bozuldu ama belli etmedi.
“Biz sözümüzün eriyiz abi, en kısa zamanda diyorsam en kısa zamanda,” diyerek böbürlendi.
“Fikret elindekileri sayarak uzaklaşırken getirmezsen başına neler geleceğini biliyorsun değil mi zottirik,” dedi.
“Sen merak etme sayın abicim, o iş bende, rahat ol!” dedi.
Sarı bıyığın kül tablasına dönmüş gururunu, insanların elinde oyuncak olmuş haysiyeti, sünger gibi sıkılmış onuru, posası kalmış itibarı ile masasına tekrar oturdu. Biraz önce korkudan çıkardığı tüm parasının kaybını geri almak istercesine “Buz gibi bir bira getirin bana,” diyerek masaya elini vurdu.
Behzat Ç. nin sonuna doğru yaklaşmıştık. Bir müddet kimse ses çıkarmadan diziyi seyrettik. Dizi bittikten sonra “Bakın, onlarda benim gibi sürekli bira içiyorlar,” dedi.
Aralarında biri “Onlar oyuncu, sen baş oyuncusun,” dedi.
Salon yine kahkahalarla yankılandı. Bu sefer Sarı Bıyık da güldü hatta herkesten daha fazla güldü. Belli ki olduğu durumu kabullenmişti. Çabalamayı bıraktığı gözlerinden belliydi. Belki de Atabarı’nda konumunun ne olduğunu bilen tek kişiydi.
Bardan çıkıp eve gitmek için Opera yoluna saptım. Dediğim gibi Ankara’nın Ankara olabilmesi için tek başınıza kalmamanız gerekli yoksa kendinizi Sakarya’da Sarı Bıyık gibilerin yanında bulursunuz.
Yarın işe gidecektim ama gelecek hafta Sakarya’ya gelmek için motivasyonum kalmamıştı.
Yazar: Emir Yazgan inst: emiryazgan0
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.