0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
46
Okunma
Yapraklar ne zaman çatırdar diye sorarsanız güzün derim; onu yaşamış, hissetmiş biri olarak. Güzü yaşamayan, bilmeyen yoktur elbette. Benim yaşadığımın adı çatırtı! İddia ediyorum, nadirdir bunu bilen ve yaşayan. Ben daha çocukken yürümüştümdü üzerlerinde, unutmam o günü. Çatır çutur bilmem kaç saat amaçsızca gezinmiştim sonbaharın üzerinde. Romantize etmeyeceğim. Göğü delip geçen yağmur damlaları, aman toprak kokusu, yok bilmem salına salına uçuşan hüzünlü yapraklar vesaire…
Yok arkadaş! Ben bildiğin dümdük yürüyüp ayaklarımın altına sonbaharı alıp çatır çatır ezdim. Çocuktum ya üstelik. Sonra, büyüdükçe anladım kurumaya varmışsa yaprağın kaderi; ezildiği vakit çatlarmış… Annem o gün çok ağladıydı. Onu da çok sonra anladım. Yazgısı o gün bir kez daha orta yerinden çatlamış, annemi hüngür hüngür ağlatmıştı. “Ananın kaderi, kızının çeyizi’’ der eskiler. Ben reddettim. Saçma inançlarınızı çekin üstümüzden dedim. Bir hüzünlü çatırtı nesilden nesle neden yürüsün, taşınsın, aksın, gitsin? Hurafe bunlar, ben inanmadım. Siz de inanmayın. Kendimi tanıtmadım size. Bir telaş başladım konuşmaya. Gevezelikte üzerime tanımam. İçi dolu olanından. Boş gevezeliği ben de sevmem. Adım İlon. Güzün doğdum anamın rahminden. Bir pazar günüymüş, düğünden döndüğünde başlamış sancıları. Kolay bir doğum olmuş. “Yormadın beni hiç.” der her anlattığında. O gün bugündür kendim dışında kimseyi yormadım ben zaten. Bir yerlerde okudumdu: “Bir yüküm var benden ağır, bir yüküm var beni taşır, adı candır.” Anladınız siz beni, öyle biriyim işte. Canımız bedenimizde, yükümüz sırtımızda yaşadık efendim. Kabul gününde konuşmamıştık bunu tanrıyla. Hatırlamıyorum öyle bir anı. Hatırımda kalan sadece yaprakların “Çatırt!” sesi. Ne olduysa yapraklar çatlarken oldu. Bir çatırtıya o gün kaç ömür kurban verildi, sormayın. Anlatmayacağım, sırası değil, belki sonra sonra anlatırım. Ben İlon bu arada. Söylemiştim, olsun. Bir daha söyleyeyim. Kendim koydum adımı. Kürtçede İlon, sonbahar demek. “Adın gibi yaşa!” der eskiler. Bu eskiler de hep bir şeyler söyler. Ben de adım gibi yaşıyorum. Ömrüm hep bir sonbahar ülkesi, güz tablosu. Her hikayemin sonu hüzün. İnatla, durmadan yenileniyorum. Yenileniyorum ki sonraki daha kaliteli bir sonbahar olsun😊 Ömrümün en afilli, en kaliteli hüznünü anlatayım size. Ya da bizzat hikayemin içinde olalım, olmaz mı?
Ellerimi yüzüme kapatmış, yatağın üzerinde yüzükoyun uzanmış tanrıyla hesaplaşıyorum. Onunla en çok böyle zamanlarda karşı karşıya gelir, savaşır, kızar, küserim. Nasıl bir savaşsa artık bir tek ben kılıç sallıyorum 😊 Tanrı, belli bir noktaya kadar müdahalede bulunuyor olmalı zaten. O saatten sonra dehşet bir sakinlikle benim kendimden nasıl geçtiğimi seyrediyor. Bir yol arıyorum, bir nefes, bir ses… İstiyorum ki çıkayım şu hüzünlü, yorucu savaşın içinden. Bir el uzanıp çekip alsın beni, benim içimden… Kan, ter, gözyaşı içindeyken ben, biri çıkageliyor taa eskilerden. Tesadüf mü, tevafuk mu bunun adı? “Merhaba!” diyor. Sen de kimsin deyip sıçrıyorum olduğum yerden. “Ben boşluk” diyor, “Çok eskilerden…” Garip bir sevinç kaplıyor içimi. “Hoş geldin” diyorum, “Eskilerden zarar gelmez.” Gülümsüyor. “Evet, doğrudur. Benimle müsait bir zamanda görüşür müsün, hem ne kaybedersin ki?” diyor. Duraksıyorum biraz. Tanrı da sıkılmış benden belli. “Ara verelim mi?” diyor. “Tamam tanrım, ben gidip boşlukta az salınayım.” diyorum. “Git tabii, daha çok geleceksin bana nasılsa. Boşluk bu, aman unutma, dikkat et.” diye ekliyor. “Beni sen yolluyorsun tanrım.” diyorum. Sessizce bakıyor arkamdan. Bu ürkütücü sessizliğin, çetin bir savaşın daha habercisi olduğunu biliyor; yine de gidiyorum.
Boşluk, gözlerini gözlerime değdirip “Hoş geldin.” diyor. “Hoş buldum taa eski zamanlardan.” diyorum. “Ben seni hep hoş bulmuştum zaten.” Gülümsüyor. Bir masaya oturuyoruz, daha önceleri defalarca oturmuşuz gibi. Masa denizin kenarında, eskisi gibi konuşmaya telaşlı, hevesliyiz ikimiz de. Kanımız kaynıyor, heyecanımız masada tepiniyor, farkındayız olup bitenin ama ses etmiyoruz. Az sonra soframız kuruluyor. Heyecanlarımızı masanın kenarına oturtup sakin, huzurlu, dingin bir havaya bürünüyoruz. Masa anason kokmaya başlıyor. Hemen sağ tarafımızda denizin tepesinde martılar dans ediyor. Gün ise batmaya yakın. Ruhumun o gün neye ihtiyacı varsa, ruhum neye acıkmışsa o an, o saatlerde hepsine sahip oluyorum. Tanrım diyorum, bu jestini unutmayacağım! Bana tepeden gülümsüyor yine. “Ne oldu, neden susuyorsun?” diye soruyorum, cevap vermiyor. Boşluk tam o sırada tanrıyla aramıza giriyor: “Tanrının işine karışılmaz.” diyor. Beni, ruhumu, hücrelerime varana kadar kendine çekiyor. Gözlerine, uzun kirpiklerine, gülümsemesine hayran kalıyor yine de belli etmemeye çalışıyorum. Sohbet aramızda bir coşkun nehir gibi çağlaya çağlaya akıp gidiyor. Zamanın böyle anlardaki hızını bir türlü anlayamıyorum. “Bir daha görüşelim, lütfen. Ben doyamadım. Ne kaybedersin ki?” diyor. Neleri kaybettiğimden ve kaybedeceğimden habersizmiş gibi. Koşar adım uzaklaşıyorum yanından. “Sen bilinmez bir boşluksun, orada duramam ben.” diyorum. “Sorsam şimdi sana, neden geldin?” diye. “Cevap verebilecek misin bana?” “Bilmiyorum ki…” diyor Boşluk. “Bak işte bilmiyorsun, git!”diyorum, gidiyor. Böyle zamanlarda yatağa yüzükoyun uzanırım hep. Bir kez daha uzanıyorum. Bu kez içimdeki boşluğun sesiyle. Gitmiyor gözlerimden gözleri, kulaklarımdan da okuduğu türkülerin sesleri…
Kara kara kapkara
Gözleri zifir kara
Ben sana demedim ki
Yüreğimde aç yara
Oy yara yara yara yara
Kurbanım ben o yara
Zindanlara razıyım
Kokun sinsin canıma
Uyudum, uyandım. Günler, haftalar geçti. Ne tanrının ne de boşluğun sesi kesilmedi. Üstelik yalnızca ikisi konuşmuyordu artık. Boşluğun bir çağrısına daha canım yana yana ses verdim. Ne vakit yanında olsam ondan dönüşüm kavga, kıyamet, gözyaşı oluyordu. Böyle olmasını güya o da istemiyordu.
“Geldim, yanındayım işte. Sensiz dünya daha karanlık, odam dar geliyor sığamıyorum hiçbir yere, tüm eşyalar konuşuyor üstelik.” Boşluk gözlerime bakıp gülümsüyor. “Hoş geldin, sen hep gel, ben seni üzmeyi hiç istemedim.” diyor. Sarılıyoruz, öpüşüp koklaşıyoruz. “Kokuna kurban olurum. Bal dudaklım, gözlerinin derinlerinde boğulurum.” diyor. “Peki Boşluk, hal böyleyken seni anlamak istiyorum. Hangimizi seviyorsun? Beni mi, onu mu?” Hiç düşünmeden şak diye söyleyiveriyor: “Seni de seviyorum, onu da seviyorum.” Boşluğun ağzından bana doğru kurşunlar saçılıyor zannediyorum. Her biri göğsüme, kalbime, ciğerlerime saplanıyor. Boşluk farkında değilmiş gibi bakıyor. Zangır zangır titriyor içim. Tanrıyla bakışıyoruz o an. Tanrı bana yüzünü çeviriyor. “Dönme bana yüzünü tanrım, söyle nedir şimdi bu?” diyorum. Cevap vermiyor. Kimsesiz, çaresiz öylece dikiliyorum Boşluk’un karşısında. Kavga, gürültü, gözyaşı yok, söz verdim bir kere. “İyi misin?” diye soruyor. “İyiyim.” diyebiliyorum anca, yarımağız. “Eve bırak beni.” Arabadan inerken arabanın kapısını hızla çarpıyorum. Kavga kesinlikle yok, söz verdim. İçimde kıyametler kopuyor oysa. Hızla uzaklaşıyorum ondan. Bir daha asla görüşmeyeceğim diye söyleniyorum içimden. O sıra arkamdan bağırıyor: “Dikkat et!”
Yatağa yüzükoyun atlıyor, her şeyi unutmak istiyorum. Yumruklarımı sıkmış yazgımı döverken masamın üzerindeki kitap bana sesleniyor: “Boşluğun sana yazdığı türküyü hatırlıyor musun?” Yüzüme çökmüş onca duygunun öfkesiyle: “Git başımdan, şimdi sırası mı?” diyorum. Susmuyor, devam ediyor:
Saçların günahı yok
Ellerin hep hep yara
Kıymam sana sen inan
Giderim hasret sana
O yara yara yara
Kurbanım ben o yara
Zindanlara razıyım
Kokun sinsin canıma
Kalkıyorum yataktan. Alıyorum kitabı elime. Sarılıyorum, öpüyor, kokluyorum. Gözyaşlarımda ıslanıyor. Ses etmiyor bir daha. Uzun bir süre kendimden dahi kaçıyorum. İlon ben. Söylemiş miydim? İlon Kürtçe sonbahar demek.
Telefonum çalıyor bir gece yarısı ansızın. Boşluk arıyor, görüyorum. Neden yapıyor bunu anlamıyorum. Bana acı vermek hoşuna mı gidiyor? “Efendim, ne oldu, neden arıyorsun beni?” Ağlamaklı konuşuyor benimle. Aynı cümleleri tekrar edip duruyor. “Özür dilerim, seni çok üzdüm, beni affet.” Ruhumda onlarca duygu, o anda birbirine giriyor. Özlem, aşk, kırgınlık, öfke, hayal kırıklığı… “Bu saatte olmaz, bu saatte affedemem seni, sonra konuşalım.” Diyorum.. Beni duymuyor, aynı cümleler ağzında gidip gidip geliyor: “Özür dilerim, seni üzdüm, beni affet…” telefonu kapatıyorum. Nazım Hikmet’in fotoğrafı duvardan bana bakıyor. “Ne var Nazım? Yarın affedeceğim belki. Geceleri affedemiyorum ben. Geceler benim mezarım, cehennemim. Nefsime yeniğim o vakitlerde.” Nazım’ın kaşları çatılıyor: “Her şeyin en iyisini bir sen biliyorsun zaten. Biz bir şey yaşamadık, bilmiyoruz. Bir senin mi canın yanıyor zannediyorsun?” Bu kez benim sinirlerim yerinden oynuyor. “Nazım, git Allahını seversen ya! Senden mi akıl alacağım şimdi, şu saatte?” Boş boş bakıyor. Devam ediyorum: “Sen ki altmışındayken otuz yaşında Vera’ya sevdalanıp kocasından boşatıp evlenen adamsın. Piraye’yi, Nüzhet’i, Münevver’i, Semiha’yı, Galina’yı saydırma bana! Şuan olmaz, şuan sen beni anlayamazsın git başımdan!” diyorum. Nazım: “Sevmeyelim de taşa mı dönelim?” deyip kahkahayı basıyor. “Öldün sen diyorum zaten Nazım, taşa döndün…”
Arsız, uslanmaz bir aşık olduğumu da bilin isterim. Pervane böceğiyim ben. Aşk ateşi beni yaktıkça daha bir şevkle döner dururum etrafında. O ateş beni yaktıkça yanasım gelir. Boşluk’un ateşi de ateş hani… Aklını başından alır kadının. Öyle eşsiz dolaştırır ki zirvelerde oralardan inmek istemez, bitmesin diye dualar edersin. Yatak kırmışlığı bile vardır. Kendi anlattıydı.
“Sahi Tanrım bir güzellik yapamaz mısın? Ben o boşlukta sonsuza dek salınmak istiyorum. Bakma öyle, ciddiyim ben. Yoo, uslanmadım hiç. Dahası mı var? Yapma tanrım! Ezilir, bükülürüm, sararır, solarım, çatırt diye çatlarım. Tanrım onu arayacağım. Kimi olacak, Boşluk’u tabii. Bu kez ben çağıracağım, çok özledim.” Tanrının cevabını beklemeden telefona sarılıyorum. Telefonum bana bakıyor dik dik. “Noldu kız?” diyorum.
Artık yaşadığım hazan mevsimi
Dökülmüşüm beni böyle kabul et
Etten kemiktenim çınar değilim
Bükülmüşüm beni böyle kabul et
“Alo, Boşluk benim ben İlon…” sesim gitmiyor sanırım. Telefonum türkü söylüyor inanabiliyor musunuz? Çık kız aradan, sevdiğimin sesini duyayım. “Alooo, ömrümün en güzel, en derin boşluğu duyuyor musun beni?”
Sürura, huzura, keyfe, neşeye
Uzağım dünyaya dair her şeye
Durgun gönlümdeki izbe köşeye
Çekilmişim beni böyle kabul et
Türküye Boşluk devam ediyor, şaşkınlık ve hayranlıkla onu dinliyorum. Bir ömrüm daha olsa sonuna kadar sesinden türküler dinlemek isterdim. “Çatırt!” diye bir ses geliyor o sıra. Tanrıdan sanırım. Yazgım orta yerinden ikiye çatlıyor. Bir şey yapamıyorum…
“İlon, çok özledim seni…” deyip kesiyor türküyü. Bu kez duygularımı dizginlemiyor, içimde ne varsa ona karşı dört nala salıveriyorum. “Ben de seni özledim, görmek ister misin beni?” diyor. “Olur.” diyorum. Seni bir yere davet etsem gelir misin?” diyor. “Neresiymiş orası?” diye soruyorum. ”Adı BOŞLUK. Adresi yolluyorum hemen. Orada bekliyorum seni. Lütfen çabuk gel, sana çok ihtiyacım var. Burayı da çok seveceksin.” deyip kapatıyor telefonu. Tanrı bana bakıyor, ben tanrıya… Ne yapacağız şimdi diye soracak oluyorum, ortadan kayboluyor. Lan Tanrım sen neden beni hep en sıkışık anlarda yalnız bırakıyorsun diyemiyorum. Diyemem tabii. Tövbe haşa! Tanrıyla aşık atılır mı?
Ne dersiniz? Gidelim mi? Gidelim hadi…
Yoldayım, her dakika arıyor. “Ne kadar kaldı, kaç dakika kaldı kavuşmamıza?” diye soruyor. Yıllarca ayrı düşmemişiz, bir ömür ayrı kalmayacakmışız hiç gibi. İçimin heyecanı nefesimi kesiyor. Belli etmiyorum, etmemeliyim. En çok o istesin beni, en çok o özlesin, en çok o arzulasın istiyorum. Bunları yaşarken hissettirsin de aynı zamanda. Ben de haberdar olayım ki azıcık güneş görsün canım öyle değil mi? Arabadan indiğim anda boynuma sarılıyor. Kırk aşığın vuslat hayali üzerimizde vuku buluyor. Kırk aşığın özlemiyle sarılıyor kollarımız birbirine. Dakikalarca öpüyorum yüzünden, gözlerinden, dudaklarından. Kokumu derin derin içine çekiyor, tek kelime etmiyoruz. Konuşmaya da gerek yok zaten. Bedenlerimiz destan yazıyor o an. Tanrı, gülümsüyor. “Ne oldu, hayırdır tanrım?” diyorum. Kayboluyor.
“Gel, otur İlon. Bak deniz ne güzel. Sevdin mi burayı?” Mest oluyorum ben. Bakıyorum şöyle bir Boşluk’a. “Çok güzelmiş. Deniz, gökyüzü, sen…” daha ne isterim. Sarılıp alnımdan öpüyor. “Burayı bizden başkası bilmez, kimse gelmez, unutma sakın olur mu? Buranın adı BOŞLUK…” ellerini öpüyorum, gözlerini öpüyorum. “Tamam diyorum, unutmayacağım, buranın adı BOŞLUK…”
Türküler söylüyor bana. Kırk aşığın kırık kırk hikayesini yüreğinde hissediyor adeta, o gün orada BOŞLUK’ta birbirimize sarılıp yazgımıza teslim oluyor, kırk kırık hikayeye bir hikaye de biz ekliyoruz. Başımı omzuna yaslıyorum. Yüzümüz de ruhumuz da denize dönük, tanrı bile unutmuş bizi o sıra. “Bana bir şiir okur musun?” diyorum. Gülümsüyor, o gülümseyince dünyaya defalarca kez daha gelmek istiyor, her gelişimde yine onu sevmek istiyorum. Boşluk karşıma oturuyor, gözlerimin içine bakarak şiiri okumaya başlıyor:
Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal…
Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme Lavinia!
Adını gizleyeceğim.
Sen de bilme, Lavinia!
Ömrümün en unutulmaz sarhoşluğunu yaşıyorum o an. Yerimden kalkıp Boşluk’un ellerinden tutuyorum. Boşluk ayağa kalkıyor, sıkı sıkı sarılıyoruz birbirimize. Dudaklarım yanıyor, yüzüm yanıyor, kalbim yanıyor. Demiştim size ben bir pervane böceğiyim diye. Ateşe değdikçe bedenim, taparım ben sevgiliye…
Adım İlon benim. Daha önce söylemiş miydim? Kürtçe de İlon sonbahar demek…
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.