0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
54
Okunma
Bir hayat çizgimiz var uzunluğu belirsiz, 30-50-110 yıl kimse bunu bilemez ancak bu hayat çizgisinde yürümek ve her bir kazanımı, iyliği, deneyimi, bilgiyi, beceriyi beynine kazımak gerek, öğrendiğin her bilgi ve kazanım yarın bir gün önüne çakacaktır, ben çocukluk yıllarımı annemin annesi yani ninem, bu günün adıyla anneannemile geçirdim, nenem köyün 80 yılık ebesiydi, kendisi de 113 yaşında öldü, nenem, doğada yetişen bütün bitkileri bilir, hangi bitkinin ne derde deva olduğunu, kırık çıkık, göbek düşmesi, kol ayak çıkması, yanık bir insanın tedavisinde kullanılan her konuda uzman bir kişiydi, bütün köyün ebesi nenemdir kuşkusuz, körün yanında yatan şaşı kalkar misali bende ninemden bu konularda çok çok şeyler öğrendim.
Bunların her birini kendi yaşamına ve kendi çevremde alan insanlara faydalı olamak için uyguladım, nenem ayın, haftanın belli günlerinde akşam gün batımından sonra evde bir tüksü kabında bir şeyler yakar ve bütün evde bulan kişileri bu tütsüde yaktığı yapraklar, kökler, ve değişik şeylerle tütsülerdi kimsede buna ses çıkarmazdı, o tütsüden sonra bizlerde bir ruh rahatlaması ve bir yaşam enerjisi gelirdi sanki, bir gün nineme bunu neden yapıyorsun dedim, oğlum bunlar insanın üzerindeki kötü enerjileri atar, ruhunu temizler ve sabah kalktığında yenilenmiş bir ruhla kalkarsın derdi, tabi ben yaşımın küçüklüğü sebebiyle bunun ne demek olduğun anlamazdım, ama her yaptığı işlemi beynime kazırdım, nenem bana sanki bende bir yeteneğin olduğunu hissetmiş ve ne yaparsa beni kendisinin yanına çağırır, kendisine yardımcı olmamı isterdi, bende bu olayların bir büyüsünün olduğunu hissederek her yaptığı şeyde ona sevkle yardım ederdim, yine bir gün ninemle keçileri otlatmaya gittik, sabah nenem sadece yanına ekmek aldı, ben bir merakla orada sadece ekmek mi yiyeceğiz dedim.
Ninem gülümseyerek bana baktı ve bu gün sana çok güzel bir şey yedireceğim ve öğreteceğim onu yiyeceğiz dedi, benim içimi bir merak sardı ve nenenim bana öğreteceği şeyin ne olduğu konusunda, keçileri otlatacağımız bölgeye götürdük, gün sabahtan öğleye doğru kaymaya başladı, ben biraz acıktığımı hissettim ve nenemin öğreteceği şeyin merakıyla da neneme ben acıktım hadi nene o öğreteceğin şeyi yapalım dedim, nenem de bana bekle biraz dur azıcık zaman geçsin bir iki saat sonra dedi.
Tabi ben bu duruma üzüldüm ancak başka bir çare olmadığı için mecburen beklemek zorunda kaldım, keçilerin kara keçi olması sebebiyle biraz muzur olurlar, keçiler bir tarladan bir tarlaya geçiyor, nenem beni sürekli keçilerin başında durmam için yönlendiriyor, ben o tarladan o tarlaya koşmaktan ve güneşin tam tepemize çıktığı için kan ter içinde kaldım, öğle saatlerinin geldiğini bir ara fark ettim, nenem aynı zamanda dikta bir kadındı kendinden çok korkardım, onun için tekrar acıktığımı ve bana bahsettiği şeyi ne zaman yapacağımızı sormaya cesaret edemezdim, ancak nenem benim bunu merak ettiğimi ve keçilerin arkasından koşturduğum ve yorulduğum için sanırım acıktığımı fark etmiş olacak ki, bana seslendi, ben hemen koşarak yanına gittim.
Keçileri otlattığımız tarlanın alt tarafından çay geçiyordu, çayın tarla ile olan sınırı ormanlık ve çalılık bir alandı, orada yabani üzümler, yabani incir ağaçları, dut ağaçları, yaban erikleri her bir şey vardı, bana orada bulunan incir ağacının yabanisi olan ağaçtan 4-5 tane olmamış yeşil incirlerden (bizim yöremizde "tum") olarak bilinen meyveden koparmamı ve kedisine getirmemi söyledi, bende uyanan derin bir merakla koşarak yaban incir ağaçlarının bulunduğu yere gittim, incir ağacına bir çırpıda çıktım, 8-10 tane incir kopardım, ağacın başındayken bir ara nenemi gördüm bizim keçilerden birini tutmuş sağıyordu, ben öğle vakti nenemin bu işi yaptığına şaşırdım ağaçtan indim.
Koşarak yanına gittim, yanına ulaştığımda nenem bakır satılın yarısına kadar süt sağmıştı, benden incirden kopartığım meyveleri istedi ben bir merakla onları uzattım, nenem onların içinden 4 tanesini altı cebinden bıçağı çıkardı ve o yeşil incirleri bıçağıyla derin çizikler atarak bakır satıla o incirleri attı ve ekmekleri koyduğumuz heybeyi istedi yanına heybeyi götürdüm, bakır satılı düz ve gölge bir yere koydu, heybe ile de bakır satılın üzerini örtü, ben nenemin bu yaptığı işlemi çok ilginç ve değişik buldum, içimden de bu kadın bu sütün içine bunları attı sütü boşu boşuna dökeceğiz diye düşündüm, sonra keçileri çaya indirmemi orada sulamamı söyledi keçileri çaya indirdim, keçiler suyu içerek tekrar tarlaya çıktı, karınları doyan keçiler gölgelik bir yer bulup bizim bölgenin yöresel dili ile " evleğe" yattı, keçiler evleğe yattığımı hiç bir yere gitmezler o sırada da keçileri otlatan kişiler yemeğini yer dinlenir ve ihtiyaçlarını giderirdi.
Bu sanki havanlar ile insanlar arasında bir bir ateşkes, bir maçta verilen ara gibi bir durumdur, nenem beni yanına çağırdı ben koşarak gittim ve bir baktım ki sofrayı açmış ve bakır satıl sofranın ortasında eğilip içinde baktım sanki o süt başka bir fiziksel evrim geçirmiş bir peynire dönüşmüş görünümündeydi, nenem ekmeği bölüp satıla daldırdı, ekmeğe peynir görünümlü çok daha ayrı bir şeyi alıp yedi, bana hadi ye dedi, bende bir merakla elimi bakır satıla soktup ekmeği bandırdım, biraz o peynir görünümlü şeyden aldım ve yedim, bir ayrı lezzet ve çok bilinmeyen bir tat ile karşı karşıyaydım, bu nedir diye sordum, nenem bunun "TELEME" olduğunu söyledi ve bana dedi ki bu gün hem teleme yapmayı ve tadını öğrendin bunu unutma sakın aklına kazı dedi, bizler toplum olarak kendi değer yargılarımızı, örf, adetleri, gelenek görenekleri, atalardan kalan bilileri bir bir öğrenmemiz gerek, çünkü binlerce yıldır bunlar bize atalarımızdan kalan kazanımlar, sabah buğday tanelerinin üzerindeki çiğ tanelerinden yoğurt yapma, dört adet incir bitkisinin olmamış tumundan teleme yapma, karıncaların yumurtalarından yoğurt yapmak ve buna benzer binlerce bilgi ve beceri, insan özünü ve atasını unutmaması gerekli özünü ve geçmişini unutan toplumlar ve kitleler yok olmaya mahkumdur
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.