0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
45
Okunma
Mirza
Mirza’nın kapısı çalındığında iki gözlü evinin arka tarafa bakan odasında tahta sedirin üzerine serdiği şiltenin üstüne oturmuş engin düşüncelere dalmıştı. İlk vuruşta kapının sesini duymamıştı. Elinde ince dümdüz bir çubuk vardı. Bir baston kadar kalın, sert ve dayanaklı olmazsa da işi görürdü. Oturduğu yerden ayaklarının dibini çubuğun ucuyla hafiften eşeliyordu. Derin düşüncelere dalmış öyle ki biraz sonra dalgaların altında kaybolup gidecek bir hal almıştı . Mirza dertliydi. Yüreği gam, keder, hüzün doluydu. Nice dağlardan üzerine çığ düşmüş buz kesmişti. Yüreğini çıkarıp bıçağı vursan bir damla kan dökülmez pelte gibi bir kenara düşerdi. Ruhu içinden çekilmiş gibi benzi bembeyazdı.
O menfur günden bu yana yüzü bir daha gülmemiş, ağzından tek kelime çıkmamıştı. Oğlunun ufacık bedenini mezarın içine bırakıp üstünü toprakla doldurduğunda bile tek damla gözyaşı gözlerinden düşmemişti. Kaskatı kesilmiş, donuk gözlerle boşluğa bakan ruhsuz bir mahluğa dönüşmüştü. İlk zamanlar herkes normal karşılamış bu durumu fazla üstüne gitmemişti. Ama zamanla bütün köyle ilgisini kesmiş, dışarda birini görse yolunu değiştirip görmezden gelirdi. Yanlarından geçer ses edenlere dahi dönmez selam verenlere karşılık vermezdi. Herkes onun aklını yitirdiğini, bir mecnun olup avare bir hal aldığını düşünüyordu. Ama kimse içindeki yangını bilmiyordu. Derdinin ne olduğunu kimse sormuyordu. Bu cahil halk yargılamaktan başka bir işe yaramıyordu. Kendi günahlarını karanlık dehlizlere süpürüp üstüne yedi kapıyla yedi kilit vururda başkasının tökezlemesini cehennemin yedi kat altında yaktıracak bir günah olarak görürdü. Görmekle yetinmez her yere yetiştirirdi. Kulakları ufak bir ses duymaya görsün. Fısıltı önceleri bir kor halinde çalışır zamanla alenen bir kar topu gibi çığlığa dönüşürdü. Sağlam bir can ne yapsındı bu cehalet ikliminde. Ya onlara benzeyecekti ya delirecekti. Ya da pılını pırtını toplayıp uzak diyarlara gitmeye kalkacaktı.
Mirza onlara benzemiyordu benzemekte istemiyordu. Her şeyini toplayıp uzak diyarlara da gitmek istemiyordu. Toprağa verdiği yavrusunu yalnız bırakmak istemiyordu. Sanki giderse onun burada yalnız kalacağını, üşüyeceğini, kimsenin ona bir lokma ekmek, bir bardak su vermeyeceğini düşünüyordu. Belki de gitmeliydi. Güllerin bol olduğu bir memlekete gitmeliydi. Önce kafasını toplamak için bir bahçe bulmalı gerekirse sadece yatacak yer ve karın tokluğuna çalışmalıydı. Ruhu huzura erene kadar devam etmeliydi. Bu huzur ömrünün sonuna kadar gelmeyecek olsa dahi devam ettirmeliydi. Ama sonra yine oğlunu düşündü. “Yalnız bırakamam, kimsesiz, yetim bırakamam” diye sayıkladı içinden. Kendi kendine konuşurken yanından iki köylü geçti. Köylüler birkaç saniyelik ona bakıp yollarına döndüler. Bir köylü diğerine ‘yazık bu kafayı yemiş, meczup olmuş’ dedi. Diğeri ‘çok zor zamanlar geçirdi. Sen olsan aynısı senin başına da gelebilirdi’ dedi. Fakat öbür köylü buna pek ihtimal vermiyormuş gibi kafasını salladı. Yine de biliyordu ki herkes kendi derdinin hamalıydı. Çekmeyen bilmezdi. İnsanın başına gelmedikçe konuşması çok kolaydı. Bir de başına geldiğinde aynı şekilde konuşabilir miydi acaba? Köylüler uzaklaşırken mirza arkalarından uzun uzun bakmakla yetindi. Konuştuklarını duymazsa da onun hakkında konuştuklarından emindi. Zaten insan ancak kendine kördü. Başkalarına ise gözleri ve yüreği güneş gibi açıktı. Dağ gibi hatalarını, yanlışlarını görmezde başkasının zerre kadar tökezlemesini dağ gibi büyütürdü. Heybesine doldurup rüzgarın hızıyla dünyayı dolaşırdı.
Mirza giden iki köylünün ardından bakarken ‘ne kadar da cahiller ve zavallılar’ diye düşündü. Onun artık deli olduğunu, meczuplaştığını düşünüyordu hepsi. Lakin kimse neler yaşadığını bilmiyordu. Herkes küçücük oğlunun ölümüyle bu hale geldiğini söyleyip duruyordu. Doğruydu bir kısmı. Mirza oğluyla beraber kalbini de toprağın altına gömmüştü. Hayatını da atttığı her kürek toprakla daha da aşağıya sıkıştırıyordu. O mezardan nasıl oğlu bir daha çıkmayacaksa oraya gömdüğü herşeyin bir daha çıkmasını istemiyordu. Aşk, sevgi, mutluluk, kin, hasımlık, hısımlık, dostluk, arkadaşlık ne varsa hepsini birkaç tahtanın altına, oğlunun yanına yatırmış öylece bırakmıştı. Üstüne kürek kürek toprak atarken yüreğinden damla damla içine yaşlar döküldüğünü bir o biliyordu. Hissediyordu, gönlünün gözü ile görüyordu. İnsan dediğin salt bedenden ibaret değildi. Beden ancak ufak bir kısımdı. Gözleriyle bakan görmekte eksik kalırdı. Özleriyle bakan için ise içerdeki keskin hançer yaraları dahi sere serpe alenen açıktaydı.
Mirza’nın yaralarını ne gören vardı ne de onu anlayan. Onun için kendisine en uygun olanını seçmişti. İnsanların ondan uzak kalması için sert bir tavır alırdı. Bazen o kadar sertleşirdi ki kimse onun olduğu yerde olmak istemezdi. Bazen aklını yitirmiş gibi davranırdı. İnsanlar zamanla ondan uzaklaşmış ve deli olduğuna ikna olmuşlardı. Mirza için en güzel olanı buydu. Yakınında kimseyi istemiyor, kimsenin nefesini kokusunu duyma istemiyordu.
Yakınında olan tek kişi karısıydı. Aynı evde yaşayan iki yabancı, aynı evde yaşayan iki cenaze, aynı evde yaşayan iki meczup aynı evde yaşayan iki düşman. Ne derseniz diyebilirsiniz. Mirza karısını zamanında çok sevmişti. Onu el üstünde tutuyor bir dediğini iki etmiyordu. Köyde onun karısına olan bu düşkünlüğünü bilen yoktu. Kimse onun gib değildi. Bu coğrafya da kadınlar hep hor görülür, ikinci sınıf insan olarak lanse edilir ve kadının sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmemeleri söylene gelmişti. Ozan’ında dediği gibi ‘soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız’ hep hor görülmüş, tarlaya, sabana koşulmuş, sabahın seherinden gecenin ortasına kadar ayakta kalmış, sürü ile çocuk doğurmuş kadınlarımız. Yine de yaranamamış, yine de sırtında sopası eksik edilmemiş. Yalın ayak ahırlarda bok temizlemiş, sabahın köründe hayvan sağmış, bebesini emzirmiş, evini yuva yapmaya çalışmış. Şefkat, merhamet biraz da sevgi beklerken dertten başka ellerine bir şey geçmemiş. Yolları hep sapak, patika. Düz bir yol da hayatlarını devam ettirmemiş, ayıp diye çocuklarını kucaklarına alıp bir kere dahi sevmemiş, toprak gibi bereketli toprak gibi doğurgan kadınlarımız.
Ne verirsen toprağa onu alırsın derler. Fakat kadınlar için aynı şey geçerli değildi. Bu topraklar onlara vermediğini de istiyordu. Zulüm gördüğünde de istiyordu. Alamadığı sevgiye, aldığı öfkeye, aldığı yoksulluğa, fakirliğe karşı onlardan sevgi, zenginlik, bereket istiyordu. Oysa ki toprağına ne ekersen onu biçersin demişti ozan. Kadın bir aynaydı. Aynanın önüne ne koyarsan onu görürdün. ‘Kadın muhteşem bir varlıktır, kadın insandır biz insanoğlu’ demişti bir keresinde bir ozan. Elleri nasırlı, beli bükük, yüzyıllardan beri çile çekmekte olan gamlı bir insandı kadın bu coğrafya da.
Mirza her zaman köylülerin kadınlarına karşı bu hissiz tavırlarına, onulmaz davranışlarına, onları hor görmelerine, aşağılamalarına şiddetle karşı çıkardı. ‘Siz’ derdi. ‘Nasıl insansınız. Annelerinizi düşünün. Bir kadın yaşlanıp beli büküldüğünde mi değer görmeli? Ölmeye bir adım uzaklığa ulaştı mı el üstünde tutulmalı? Kız çocuklarınızı düşünün. Onların sizin yaptığınız bu hakaretleri çekmesini ister misiniz?’
Mirza konuştuğunda herkes susardı. Doğru söylediğini bilirlerdi de bir şey demezlerdi. ‘Biz atalarımızdan böyle öğrendik’ derlerdi. Tıpkı Muhammed’in yeni bir din ile hiradan indiği zamanlar gibi. Onlarda ‘biz atalarımızdan böyle öğrendik Muhammed’ dememişler miydi? Oysa ki öyle değildi. Atalarda yanlış yola saparlardı. Bu yanlış yollar zamanla öyle çoğalır, dal budak sarar ki doğru yollar görünmez olurdu. Yoksa insan nasıl atalarına karşı çıkardı. İbrahim’de aynı şekilde karşı çıkmıştı da babası ‘sen bizim atalarımızdan yüz mü çeviriyorsun. Yıkıl karşımdan. Uzun bir süre gözükme gözüme’ dememiş miydi? Doğru her yerde doğru değil miydi? Haklı her yerde haklı değil miydi? Atalar yaptı diye yanlışta ısrar etmek nasıl bir izanın ve düşüncenin eseri olabilir.
Mirza da öyle yapıyordu. Ataları her şeyi doğru mu yapmıştı. Onun cevabı ‘hayır’ idi. Körü körüne bağlı olmak düşünen insanın hakkı değildi. Heybesinde bildiğini doğruca, dürüstçe ortaya koymalıydı. Vicdanı da inandığı Allah’ı da atası olsa dahi karşılarında dimdik adil ve doğru ayakta durmasını isterdi. Mirza da öyle yapıyordu. Kimseden sözümü esirgemiyor, kalbinin üstünde ne varsa dilinden o çıkıyordu. Kalp dilin aynası değil miydi zaten. Dil ancak onu yansıtırdı. Cesur, akılsız, kaypak, riyakar, yalancı.. ne derseniz deyin dil kanin ne olduğunu ortaya çıkarıyordu. Yalnız cesaret bulaşıcıydı. Doğru ve başı dik olarak dünyayı dolaşmanı sağlardı. Ama akılsız ve ruhsuz cesaret ise felaket demekti. İlmeği boğazına geçirip ortalarda dolaşmak demekti. Diğerleri ise hastalık gibi içten tüketirdi insanı. Bulaştığı kişiyi zamanla hastalıklı, herkesin uzak durmaya çalıştığı, mendebur bir insana dönüştürürdü. Lakin ondan başka herkes bilirdi bir o bilmezdi. Ya da bilmemezlikten gelirdi.
Sözü çok uzatıp canınızı sıktım galiba. Biz Mirza’ya dönelim yine. Mirza cesur, gözü pek, atılgan bir o kadar da akıllı biriydi. İlk zamanlar eşiyle birbirlerini çok seviyorlardı. Daha doğrusu o seviyordu. Eşi onun sevgisine alışmaya çalışıyordu. Mirza ile evlenmeden önce sevdiği başka biri vardı. Hiç kimsenin haberi yoktu. Öyle karanlık gecelerde ve dar zamanlarda kısacık buluşmalara vakit ayırırlardı ki kimsenin haberi olmazdı. Küçücük köyde hiç duyulmaz mı dersiniz belki de. Hiç duyulmadı işitilmedi. Ne bir insan ne bir hayvan ne de kısacık anlarını göz göze geçirdikleri taş duvarlar gördü onları. Toprağın haberi yoktu, göğün ise umurunda değildi. Fakat ne olduysa bu sevda yarım kaldı. Bir yuvaya dönüşmesine tanrı izin vermedi. Tanrı değil miydi zaten kaderi insanın başına musallat eden. Alnının ortasına kaderi yazıp bunu yaşayacaksın. ‘Madem bunu yaşayacağız’ demişti son buluşmalarında ‘o zaman bizim günahımız neydi?’ demişti aşığı. ‘Tanrının yazdığını yaşayacaksak cennet ve cehennemin varlığını inkar ediyorum’ diye söylenmişti. Ona göre bütün suç tanrıdaydı. Hem kendilerine hür irade vermişti. Hemde benim dediklerim olacak diye ortalığı kasıp kavuruyordu. ‘Madem senin dediklerin olacak o zaman niye olmayacak şeylerle bizi sınıyorsun ey tanrım’ diye bağırmıştı.
O gece hüzün çiçeğe durmuştu. Gökyüzü muştuyla yüreğindeki bütün okyanusları, denizleri, nehirleri, çaplayanları yer yüzüne dökmeye başlamışlardı. O gece bir kere ağladılar ve bir daha ikisininde gözlerinden tek bir damla yaş dökülmedi. Bir daha da birbirlerini görmediler o menfur olay yaşanana ve Mirza’nın kendi hançeriyle boğazını kesip heybesinde köy meydanına getirene kadar.
Hiç kimse bilmiyordu. Mirza’dan başka tek tanık yanında duran, şimdi düşman gözüyle baktığı karısıydı. Bu kadar çok sevdiği bir insanın başına bunu getirmesi olacak iş değildi. Rüyasında görse inanmaz, biri söylese belki de silahını çekip alnının ortasından vururdu. Ama oldu. ‘İnsan’ demişti bir keresinde ozan. ‘Bu insanoğlunun başına herşey gelir. Dağların, suların, cümle hayvanatın yüklenmediği yükü yüklemiştir sırtına. O yükle yaşamam der ama bir de bakmış ki çok sırtında nasır tutmuştur. Yüküne zamanla alışmıştır. Taşımam dediği yük artık kalbinde bir ağırlıktan başka birşey değildir.’
Şimdi en başa dönelim isterseniz. Mirza’nın kapısı çalındığında odasındaki tahta sedirin üstüne serdiği şiltenin üstünde oturmuş elindeki ince çubukla yeri eşiyordu. Odanın zemini topraktı. Odanın bir köşesine koyduğu tahta sedire oturmuş yeri eşelerken, odanın ortasından ufak çocuk kabrinden gözünü alamıyordu. Tam da bu esnada kapıya vurulmuştu. Kapının vurulduğunu geç duymuştu. Dalmıştı. Zaten o olaydan sonra hep dalar giderdi. Bu dalgınlıklar yüzünden Meczupa çıkmıştı adı. Neden sonradır ki kapının vurulduğunu duydu. Yavaşça yerinden kalktı. Çıkarken odanın kapısını çekti. Dışarıya yöneldi. Dış kapıyı açtığında karşısında bir yabancı gördü. Bu yabancının bu köyden ve çevre köylerden dahi olmadığını anlamıştı. Köylünün hepsini tanırdı. Çevre köylerin çoğunu bilirdi. Çoğunun siması tanıdık olurdu. Ayrıca kimse onun kapısına gelmezdi. Köyün biraz dışındaki bu evde herkesin aklını yitirmiş bir meczup ya da deli olduğunu çevrede duymayan kalmamıştı. Duymayan kaldıysa da duyanlar çoktan onlara yetiştirmiş haber ağlarını tamamlamışlardı.
Mirza gencin yüzüne uzun uzun baktı. Konuşmadı. Ağzından tek bir kelime dahi çıkarmadı. Genç adam ev sahibine selam vermiş ama selamını dahi almamıştı. Mirza’nın konuşmadığını sadece boş gözlerle ona baktığını farkeden genç adam mecburen söze girmişti. ‘Karabet geçidinden geçip Müks’e gidiyordum. Atım çok yorulduğu için inip dinleneyim dedim. O ara üstüme sis çöktü. Ne olduğunu anlamadan bir kurt sürüsü atımı yakaladı. Ben zar zor canımı kurtardım. Buraya nasıl geldiğimi de bilmiyorum. Aceleyle, canhıraş kapınızı çaldığım için affedin. Akşam olmak üzere. Geceyi bir tahtanın üzerinde geçirmek isteyen bir misafir kabul eder misiniz? Sabah yoluma giderim’ dedi ve sözünü orada bitirdi. Bir daha ne o ağzını açtı ne de Mirza birşey söyledi. Mirza uzun uzun yüzüne baktı. Sonra kapıyı sonuna açarak, yana çekildi, eliyle içeriyi gösterdi. Üç adım içeri girdikten sonra sağdaki tahta kapıyı açtı. Misafirini odaya aldı. Misafiri tahta sedirin üzerine oturttu. Sonra kapıdan çıkıp kapıyı kapattı. Bir daha da akşama kadar odaya girmedi.
Yabancı ne olduğunu anlayamamıştı. Böyle misafirlik mi olurdu? Kapına gelen, yolunu kaybeden bir insana böyle mi davranılırdı? Dövsen, sövsen daha iyi değil miydi? Halbuki buralarda misafirlik taze bir ekmek kokusu gibi kokardı diye düşündü. Tanrı misafiri diye vardığın kapıda ev sahibi son ekmeğini misafirine verirdi. Son tavuğunu onun İçin keserdi. Kalan bir kuzusu varsa eğer ağılda misafirine ikram ederdi. Örtülerin altında günlerce saklanan en güzel yün döşekler yün yorganlar mis gibi kokan yastıklar onun için gün yüzü görürdü. Buralarda misafir sultan demekti. Bir sultana ancak bu kadar hizmet edilirdi. Yokluğun en dip yerinde bir misafir için bütün umutlar yeşerir ve o gidene kadar canla başla bu umuda sarılınırdı.
Ama şimdi böyle bir şeyin olmadığını görüyordu yabancı. Onun istediği şey de böyle karşılanmak değildi zaten. Sabaha kadar başını sokacak, kurda, kuşa yem olmayacak bir yer aramıştı can havliyle. Şimdi de tek düşündüğü bu acayip evde sabah kalkıp yoluna gitmekti. Yanlış mı yapmıştı onu da bilmiyordu. Sisten biraz uzakta duran köy evlerini fark etmemiş, kendini bulduğu ilk kapıya atmıştı. Fakat gel gör ki çok acayip bir eve denk gelmişti. Onu içeri alan ev sahibi ne hoşgeldin demiş ne bir bardak su vermiş ne de giderken üstüne kapıyı çektiğinde birşey söylemişti.
Bir zaman sonra kimsenin gelip gitmemesinden dolayı iyice huzursuzlanmaya başlamıştı. Bu evde acaba neler oluyordu? Ev sahibi niye böyle davranıyordu? Tuvalet ihtiyacının onu iyice zorladığını farkediyordu. Terlemeye başlamış, dayanamayacak duruma gelmişti. Kimsenin gelmeceğini düşündüğü o anda kalktı, kapının kolundan tutup kapıyı çekti. Adımını gole attığı gibi Mirza’yı gördü. Mirza kapının karşısında duvarın dibine tünemiş oturuyordu. Kafasının üstünde asılı, kabzası oymalı ahşaptan bir tüfek vardı. Öylece göz göze geldiler. Ne Mirza bir şey söyledi ne de konuğundan çıt çıktı. Bir süre birbirini süzdükten sonra konuğu vücudunun verdiği sancıya dayanamayarak tuvalete gitmek istediğini söyledi. Mirza yine sesini çıkarmadı. Yavaş adımlarla dış kapıyı açtı. Parmağıyla bahçenin karşı köşesinde bulunan tuvaleti gösterdi. Sonra kapıyı kapatmadan yine aynı duvara sırtını dayayıp oturdu. Derin düşüncelerinde gemisini nerede batırmaya karar vereceğini, nerelerde bir kayaya bir kara parçasına bodoslama çarpıp suyun dibinden bir daha çıkmamacasına gireceğini düşünmeye devam etti.
Köy yerinde tuvaletler evin dışında bahçeye yapılırdı her zaman. Kanalizasyon olmadığı için derin ve geniş bir çukur açılır, çukurun ağzı kalaslarla tamamen boşluk kalmayana kadar kapatılırdı. Sadece tuvalet ihtiyacı için bir delik bırakılırdı. Bazı evlerde tuvaletler eve uzak yapılır ve bu uzaklık kış aylarında binbir zahmete sebep olurdu. Kışın dondurucu aylarında gece kalkıp gitme büyük meseleydi. Bir yandan vuran kar fırtınası, tipi, boran. Bir yandan açlıktan köylere inen yırtıcı yabani hayvanlar. Hayat bir çileye dönüyordu. Ruhu çekilen soğuk bir bedenin halini alıyordu doğa. Beyaz kefenini giymiş, altında yatandan habersiz sadece keder, elem ve dert kusuyordu. Bir de bunun üzerine yokluk indi mi vay haline. Istırap çoğalırdı da çoğalırdı. Yakacak bir parça odun, yiyecek bir parça ekmeğin olmadığı zamanlarda habersizce saklı bir köşe de ailesi için ağlayan bir erkeğin ıstırabı ne de derindi. Ölse bu kadar acı çekmezdi. Kendi aracılığla dünyaya getirdiği çocukları açlıktan kıvranırken kanı çekilmiş bir taş gibi boynuna kılıç vursalar ancak o taş gibi düşerdi yere. Düşerdi de bir damla kan akmazdı. Kör olan ozana bir ahır köşesinde oğlu ‘baba körlükten daha beter birşey var mıdır? diye sorduğunda hiç beklemeden ‘oğlum, yavrum vardır o da yokluktur’ dememiş miydi? Yokluk kör bir bıçak gibiydi ya da yağsız bir urgan. Boynu kesip atmazdı ama can çekiştirerek insanı götürürdü.
Siz bu ara satırları okurken Mirza’nın konuğu rahatlamış bir halde evin kapısına gelmişti. Kapının açık olduğunu, ev sahibininde aynı duvara sırtını yaslayıp oturduğunu gördüğünde içeri girdi. Kapıyı ardından kapattı. Üç adımdan sonra sağdaki odaya tekrar girip kapıyı üzerine çekti. Mirza yerinden kalkmamış, göz ucuyla dahi bakmamıştı. Konum Mirza’nın elem verici halini bu sefer derinden düşünmeye başlamıştı. Elbette bir derdi vardı ki bu haldeydi. Derdi olmayan insan böyle çöker miydi? Genç bir insanın bedenin bin yılları aşkın duran bir ruh vardı sanki. Gözleri buğulu, etrafı boş bakışlarla süzen, bakan ama görmeyen, duyan ama işitmeyen bir canlı gibiydi. Korkuyla beraber üzüntü gelip kalbine yerleşti. Bir insan nasıl bir yükün altında olurda bu hali alabilir diye düşündü. Aklı almıyordu. Doluya koysa almaz boşa koysa dolmazdı. Ne kadar zaman düşündü ya da ne kadar zaman oyalandı bilinmez ama bir zaman sonra odanın kapısı açıldı Mirza içeri girdi. Gözlerinin içine baktı. Mirza’nın gözlerinin ferinin sönmüş olduğunu gördü. Gri bir tabakanın gözlerini bir duman gibi kapladığını gördü. Ona bakıyor gibiydi ama onu görmüyor gibiydi. Ha ona söylemişti ha sırtını verdiği duvara. İkisi de aynı şey gibiydi. Sonra ağzından iki kelime çıktı. Bu ne ufak ne de uzun boylu olan, ortalamanında altında boyu olan adamın çıkardığı ses bir dağın çökmesi, bir ağacın devrilmesi gibi bir sesti. Bu sefer korku ve üzüntü yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Eve girdiğinden beri ilk defa ev sahibinin sesini duymuştu. Bu ses bütün odanın içinde yankılanmış adeta duvara çarpan bir top sesi gibi yankı yapmıştı.
Mirza konuğuna ‘karnın acıkmıştır’ dedi kapının önünden çekilerek konuğunun gelmesini beklemişti. Konuğu acele etmeden oturduğu divandan kalkıp Mirza’nın ardı sıra hole çıkmış Mirza’yı takip etmişti. Sofrayı kurduğu diğer odaya Mirza’yı takip ederek giren konuğu gözlerine inanamamış adeta ağzı açık kalmıştı. Az önce bu orta boylu adama karşı düşündüğü her şeyi unutmuş gözlerinin içinden giren bir korku boğazından yutkunarak geçmiş ve kalbine ulaşmıştı. Bu saatten sonra ne yapacağını bilmez bir halde odanın kapısının önünde içeri girmeden kuru dal gibi bekliyordu. Ruhu vücudundan çekilmiş cansız bir kütük gibi kalakalmıştı. Odanın bir köşesinde yere serilmiş bir kilimin üzerine konulmuş bir tepsinin üzerinde yiyecek birkaç parça yemek vardı. Diğer köşesinde ise bir türbe gibi etrafı ve üstü bezlerle sarılmış ufacık bir mezar vardı.
Mirza’nın konuğu afallamıştı. Rengi atmış, benzi sararmıştı. ne yapacağını bilmez bir halde ses çıkarmadan sofranın başına oturdu. Bir iki lokmadan fazlası boğazında taş gibi kalıp aşağı inmek bilmiyordu. Lokmalar ağzında büyüyor da büyüyor çamur gibi gibi yapışkan bir hal alıyordu. Boğazına takılıp midesine inmiyordu. Bir süre sofra da vakit geçirdi. Bir şey yemiyordu ama ağzında birşeyler karıştırıp duruyor gibiydi. Midesi yemeği reddediyordu. Ruhu bir yerlere sıkışmış kalmış gibiydi. Bedenine sirayet ediyor bedeninin kontrolünü elinden alıyordu. Mirza’dan iyice korkmaya başlamıştı artık. Bu ketum, ağzını bıçak açmayan, divane adam artık ona korkunç gelmeye başlamıştı. Sabahı çıkarıp biran önce buradan arkasına bakmadan ayrılmayı düşünüyordu. Düşünüyordu düşünmesine de olanları da merak ediyordu. Bu mezarın evin içinde bir odada tutulması çok ilginçti. Hem korkuyor hem çekiniyor hemde merak ediyordu. Ruhunun sıkıştığı o yerden merakına yenilip kafasındaki soruları da sormak istiyordu. Fakat çok korkuyordu. Yanlış bir sorunun sonunda başına neler geleceğini bilmiyordu. O yüzden korkusunun geçmesini bekledi. Daha doğrusu tedirginlik halinin son bulmasını umut etti. Çünkü odaya kapıdan bedenini soktuğunda afallamış gözleri yuvasından çıkacak gibi olmuştu. Bir mezarlığa gidip yüzlerce mezar arasında saatlerce kalsa bir an tereddüt etmez, korkmazdı. Oysa şimdi çok korkmuştu. Gece vakti vahşi hayvanlardan kaçarken kendini zar zor attığı bu evde sabahı çıkarmak istiyordu. Sabah olmadan ruhları toplayan meleğin başucunda ‘hadi gidelim’ demesini istemiyordu. Bir gün nerde ölecekse de gözünün arkasında kalmadan bir mezarının olmasını istiyordu. Oysa ki bu gece burada bir kurbanlık koç gibi canını verirse bir mezarının olmayacağını, sevdiklerinin kısa bir yas töreninden sonra onu unutacaklarını, toprağına bir damla suyun kimseler tarafından verilmeyeceğini çok iyi biliyordu.
Sofradan kalktığında sadece iki lokma atmıştı ağzına. Başka bir şey yememiş, yiyememişti. Sessizce bir iki adım geri attı arkasındaki tahta sedire oturdu. Korkusu biraz geçmişti geçmesine ama yine de çok tedirgindi. Sedire otururken bacaklarını birbirine yapıştırdı. İki elini de bacaklarının üzerine koydu öylece bekledi. Geldiğinden beri Mirza’dan başka kimseye gözü ilişmemişti. Tuvalete gittiğinde bahçenin köşesinde bağlı bir çoban köpeğinin varlığından haberi olmuştu. Köpeği de görmemiş gibi bakmadan işini halletmiş eve dönmüştü. Dağ başlarındaki bütün köylerde genelde herkesin bir köpeği olurdu. Bunu biliyordu. Köpekler hem sahibini korurdu hem evcil hayvanlara sahip çıkardı. Hem de yabani havanlara karşı, gece gelebilecek tehlikelere karşı ev sahibini uyarırdı. Sadık hayvanlardı. İnsanlar gibi değildi. Ne kadar seversen ve emek verirsen sana o kadar çok bağlanır ve seni korurdu tehlikelerden. Gerektiğinde sahibi için ölürdü ama sadakatinden vazgeçmezdi. Oysa insanlar öyle miydi? İnsanlar nankördü. Bencildi. Kibirliydi. Gururlarından ödün vermezdi. Burunları havada gezerdi. Dünyanı sahibiymiş gibi davranırlardı. Kalplerine bir kere nifak tohumu girdi mi en kötü mahluklar olur çıkarlardı. Bir eşik, ince bir çizgi vardı. İnsanoğlu o eşiği, ince çizgiyi aştığında her şeyde hakkının olduğu kanaatine varırdı. Bu zamanla gururlanmaya, kibirlenmeye sebep olur hataların ardı sonu gelmezdi. Ne kadar yakın olursa olsun çizgi geçildiğinde duvarlar yıkılmış demekti. O ince çizgi saygıyı, hürmeti, sevgiyi rafa kaldırırdı. Gururu, kibiri, büyüklenmeyi indirirdi. O zaman ruhta bedende artık bilinmez, yabancı bir diyara geçmiş oluyordu. En büyük haksızlığı ve çirkinliği kendine yapıyordu lakin suçlu her zaman başkası oluyordu.
Mirza’nın konuğu sedirde derin düşünceler içinde kıvranırken kapıdan içeri çoban köpeğinin girdiğini gördü. Köpek nasıl da sakin sakin gelmişti. Sanki evin içinde yaşayan bir insandı. Köpek bedenine bürünmüş bir ademdi. Öylece seyre daldı köpeği. Yemeğini afiyetle yedikten sonra yine sakin ve uslu bir şekilde kapıdan dönüp çıktı. Köpek gitti gitmesine ama Mirza hala oturduğu yerden kalkmamıştı. Bağdaş kurmuş bir halde aynı pozisyonda bekliyordu. Yemeğini yemiş olmasına rağmen niye halen beklediğini bilmiyordu. Kendisi kalkmak istiyordu. Lakin Mirza kalkmadığı için o da kalkmıyordu. Ev sahibi kalkmadan kalkıp gitmenin ayıp olmasından mı, korkudan mı bilinmez ama yerinden kalkmadı. Ne yapacağını bilmiyordu. Biraz sonra ne yapması gerektiğini kestirdikten sonra ya da ev sahibi kalkmaya tenezzül ettikten sonra kalkarım diye içinden geçirdi. Tam o esnada kapıdan ince mi ince, zayıf, cılız bir kadın içeri girdi. O kadar zayıflamıştı ki neredeyse kemikleri görünüyordu. Buna rağmen tenindeki pürüzsüzlük, duru bir güzellik, bembeyaz ten, mavi gözler hemen fark esiliyordu. Ağzı açık ve şaşkınlık içinde kadının sofraya oturduğunu, köpeğin yediği tabaktan yemeğini yediğini sonra da sofrasını toplayıp aynalı tepsinin bir köşesine bıraktıktan sonra tepsiyi alıp gittiğini gördü.
Gözlerine inanamamıştı. Ruhunda dev dalgaların kıyıları amansızca dövdüğünü hissediyordu. Aklı karışmış, bedeni buz kesmişti. Sanki önündeki bütün yollar tutulmuş, kapatılmıştı. Gideceği yeri olmayan, varacak bir yer hayal edemeyen, olduğu yerde ölümü bekleyen bir ademe dönüşmüştü. Bu olanlarda neyin nesiydi? Bir kadının bir köpeğin tabağından yemek yemesi nasıl olabilirdi? Ne aklı alıyor ne ruhu kabul ediyordu. Evde bir kadının varlığından bile haberi olmamıştı şu ana kadar. ‘Kadın neydi’ diye düşündü sonra. Aklına annesi geldi. Karısını düşündü. Çok istediği ve bir çiçek gibi büyütmek istediği kızını belki de kızlarını düşündü. Böyle birşey nasıl reva görülürdü. Ne olursa olsun, ne yaşanmışsa yaşansın bu zulüm bu hakaret bir kadına nasıl yapılırdı?
Sofra kaldırıldıktan sonra Mirza ayaklandı. Ayaklanınca konuğu da onunla ayaklandı. Peşi sıra takip etti ev sahibini. Misafir odasının kapısını açıp konuğundan önce giren Mirza kapının karşısındaki duvarın dibine çömelip oturdu. Konuğu da köşede duran tahta sedirin üzerine ilişti. Çok rahat etmediği, tedirgin olduğu, gözlerindeki korkudan belli oluyordu. Mirza uzun uzun konuğunu süzdü. Konuğu da ara ara ev sahibine bakmakla yetiniyor gözlerini odanın içinde dolaştırıyordu. Korkusu, endişesi bir yana az önce olanların sebebini çok merak ediyordu. İçinde buna karşı koyulamaz bir hiç olmasına rağmen kendisini tutmaya çalışıyordu. Sormak istediği şeyler ağzından ha çıktı ha çıkacaktı. Merak duygusu korkusuna ve endişesine ağır basmaya başlamıştı.
Az önce gördüğü şeyin sebebini muhakkak sormak istiyordu. Dilinin ucuna gelip yerleşmiş fakat bir türlü ordan dışarı atamamıştı kendini. Kesinlikle sormaya karar vermişti. Ev sahibi kalkıp onu burada öldürse dahi merakından çatlamak istemiyordu. Ruhu ile bedeni birbirine ters hareket ediyordu. Birisi dilin ucundaki soruları sormak istiyor diğeri beklemesi için onu iyice sıkıyordu. Tam o esnada babası aklına geldi. Babası ona zamanında ‘evladım ola ki günün birinde yolun olmadık bir yere düşerse sakın ola ki yattığın yataktan şikayet etme. Yediğin yemekten, içtiğin sudan kötü bahsetme. Kuru ekmek olur yemeğin, bir tahta olur yatağın hiçbirini açık etme. Ve kimseyi sebepsiz sigaya çekme. Herkesin yükü farklıdır. Sen başkasının yükünü çekmediğin takdirde onun dünyasını anlayamazsın. Onun yaralandığı yerden yaralanmadıkça onun acısını duyamazsın. Gözlerin onun akıttığı gözyaşlarını dökmedikçe yüreğin onun ızdırabını bilemez. Herşeyi kendi haline bırak. Başkasının hayatına dokunacaksan iyilikle dokun. Ona acıyı, derdi, kederi hatırlatacak onu yine kör kuyulara, karanlık zindanlara götürecek davranışlardan uzak dur. Bunun hayrı en çok da sana dokunur’ demişti.
Babasının sözlerini adeta beyninde duymuş ve hatırlamıştı. O anda sormak istediği bütün soruları dilinin ucundan kaldırıp kör bir kuyuya attı. Sessizce sedirin üzerinde oturmaya devam etti.
Mirza konuğunun öylece bekleyip bir şey sormadığını fark edince yerinden kalktı, odadan çıkıp dışardan bir yorgan getirdi, yanına bıraktı ve tekrar arkasını dönüp gitti. Belki gözlerinin içine bakmasının sebebi buydu. Önce onun sormasını bekliyordu. Ama konuğu hiçbir şey sormamıştı. Öylece beklemiş beklemiş beklemişti. Birisi bir şey sorsaydı da şimdiye kadar ağlaya ağlaya içini dökseydi. Bunu da ancak bir gece vakti evine konuk gelen bir yabancı yapabilirdi. Yoksa köyden, köylüden bir beklentisi yoktu. Onlar ancak yargılama yapardı. Anlamak onların işi değildi. Anlamak masraflı işti. Emek, gayret, samimiyet isterdi. Oysa yanlış anlamak kolaydı. Biraz cehalet biraz da kötü niyet yeterliydi. İşleri güçleri ancak dedikodu idi. Kendi aralarında döndürdükleri fitne fesada inanıp sonra onun üzerinden mahkeme kurarlardı. O mahkeme de nice insanın dar ağacında sallandığına şahit olmuştu Mirza. Tek dertleri konuşmaktı. Yeter ki ortaya birisi ile ilgili bir dedikodu atılsındı. Kimse de merak etmezdi. Kimse de ‘bu adam niye bu halde’ diye anlamaya çalışmazdı.
Cehalet kötü bir şeydi. Cahile laf anlatmak deveye hendek atlatmak’tan daha zordur dememiş miydi atalar. O murdar bineğe binenin vay haline. Önce üzerine oturanı zelil ve rezil ederdi. Arkadaşlık edeninde yolunu kaybetmesine neden olurdu. Yoksa dört kitabı tefsir etsende kâr eder miydi?
Misafirinin yorganını bırakıp odadan çıkan Mirza yine kapının karşısında duvara sırtını verip öylece beklemeye başladı. Bir ruhu var mıydı o da belli değildi. O duvara sırtını verdiğinde bedeninden canı çekiliyorda toprak gibi taş gibi bir hal alıyordu. Yüreğindeki bütün kan çekiliyorda bir buz kütlesi halini alıyordu. Mirza dertliydi. Ne yüreğini açacak bir kimsesi vardı ne de ona yüreğini açmak için yardım edecek birisi. En yakın dostunun, anam babam ayrı kardeşim dediği kişinin başına açtığı bu olaydan bütün dünyaya küsmüş bir daha da insan içine çıkmamıştı. Fakat son zamanlarda onulmaz bir arzu vardı içinde. Bir volkan gibi gibi patlayacak bir hali vardı. Artık bu yükü taşıyamıyordu. Birisinin yardımına gelmesini dört gözle bekliyordu. Kimsenin geldiği de yoktu aldırdığı da yoktu. Varsa yoksa Mirza’nın hayatını nizama koyup sevaplarını günahlarını tartmaktı tek meseleleri. Oysa ki peygamber bile dememiş miydi ‘ilk taşı günahsız olan atsın.’ Kimin bu hususta bu kadar yetkisi vardı da üstüne böyle üşüşüyorlardı. ‘İnsanoğlu işte koca koca günahlarını süpürür örtü altına saklarda başkasının tek hatası ile mahkeme kurar’ demişti zamanında ölmüş babası. ‘İnsanoğlu işte’ diye düşündü mirza. Sadece insanoğlu. Dağların, hayvanların, börtü böceğin kabul etmediği emanet kabul etti. Lakin ona da ihanet etti.
Mirza o gün duvara sırtını verip öylece uyuklamış orada sızıp kalmıştı. Misafirinin kalktığını, yorganını toplayıp yanına bıraktığını sonra da usulca hissettirmeden kapıdan çıkıp gittiğini görmemişti. Yanı başında misafirine bıraktığı yorganı ve boş odayı görünce kalbi yine sıkışmaya başlamış, ruhunu sanki mengeneye kaptırmıştı. Yine yalnız, kimsesiz, bir başına kalmıştı. Halbuki birisi ufak bir soru sorsa hüngür hüngür ağlayarak içindeki her şeyi anlatacaktı. Biriken ne varsa hepsini yeryüzüne kusacaktı. Beyninde ve kalbinde ve varsa boşaltacak ruhunu özgür bırakacaktı. Ama olmadı. Bütün bombalar yüreğinde ve beyninde patladı. Kalbi paramparça oldu. Ruhu dağıldı. Ne yapacağını bilmez bir halde sırtını verdiği duvara döndü. Duvardaki kırmızı kurumuş kan lekelerine eliyle dokundu. Gözlerini bir an kapatınca o menfur gece ayan oldu.
Yatağında yattığını, hareket etmek için ne kadar uğraşsa da yerinden kıpırdayamadığını görüyordu. Bağırıyor ama sesi duyulmuyordu. Ağzının tamamen bağlı olduğunu hissediyordu. En yakın dostunun, kardeşim dediği kişinin gecenin bir vakti silahı ile evini bastığını, elini, kolunu, ağzını bağladığını görüyordu. Karısına seslenmeye çalışıyor ama karısınında dostuna yardım ettiğini beraberce ayaklarını bağlayıp odanın bir köşesine attıklarını izliyordu. Karısı dostunun boynuna sarılıyor gözlerinin önünde öpüyordu. Tam dışarı çıkacakken oğlunun uyandığını peşlerinden koşup ağladığına şahit oluyordu. O esnada karısı sinirleniyor bir hışımla çocuğu fırlatıyordu. Çocuk havada uçup başını duvara çarpıyor, duvarın dibine yığılıyordu. Cansız bir beden gibi öylece duvarın dibinde yatıyordu. Karısı ve sevgilisi arkalarına bakmadan kapıdan çıkıp gecenin karanlığına karışıyordu.
İhanetin tadı zehir gibi boğazını yakıyordu. Ayağı kırılmış, can çekişen bir at gibi yerde öylece kalmıştı. Birisi olsaydı da bir kurşunla belki de kabzası oymalı bir hançerle onu bu eziyetten kurtarsaydı. Ama tüfeğin icat edilmesi için asırlar gerekecekti. Sabahı çıkarabilirse dahi bu vaziyette kaç asır geçtiğini hatırlamayacaktı. Güneşin kaç bin defa galakside koştunu, dünyanın nasılda canhıraş bir şekilde kovaladığını bilmeyecekti. Ruhu tekinsiz bir vadide vahşi havyanlar için bir ziyafet sofrasına dönüşmüştü. Ne kadar istese de, dilese de onu bu vaziyetten kurtaracak bir hal aklına gelmiyordu. Ağzı bağlı olmasa da sesini köyün çıkışındaki bu uzak evden kimseye duyuramazdı. Yüreği yanıyordu. Yüreğinden taşan bütün kara, netameli bulutlar gözlerinden aşağı nehir gibi akıyordu. Şu an tereddütsüz, olduğu yerde can vermek ve her şeyi hatırlamamak istiyordu. Ama nafileydi. Elleri, ayakları bağlıydı. Ağzının üstüne bir
çaput yerleştirip kafasının arkasından bağlamışlardı. Ne onu kurtaracak biri vardı ne de ruhunu selamete erdirecek biri.
Mirza o gün her şeyi ve herkesi içinde öldürdü. Kendisi selametle sabaha çıkmıştı ama sağ bıraktığı hiç kimse kalmamıştı. Herkesi bir katliamdan geçirmiş, kimisini elleriyle boğmuş, kiminin kalbine kabzası oyma süryani hançerini sokup sırtından çıkarmış, kimini de sağ olarak toprağa gömmüştü. Geriye bir tek kendisi kalmıştı. Bir de can yoldaşı köpeği. Her şeyin bitti dediği o karanlık gecede bir an arkasında ellerindeki bağı kemirip, çözmeye çalışan köpeği belirmişti. Aslında o ana kadar köpeğinin varlığını unutmuştu. Üstüne çöken kara gecenin ruhuyla beraber düşünme yetisininde gittiğini daha bilmiyordu. Aklı başından gitmişti. Köpeğinin ellerindeki ipleri koparması ile hızlıca ağzındaki bağı açtı. Ayaklarında ki ipi çözdü. Kendini oğlunun yanına attı. Tuttu ufacık bedeninden kaldırdı. Bir ses bir nefes duymak için olanca gücüyle uğraştı, çabaladı. Ne yaptıysa boşa çıktı. Oğlu ölmüştü. Aslında mirza ölmüş oğlu kurtulmuştu. Her şeyden azade bir özgürlüğe kavuşmuştu. Mirza ise artık bir zindandaydı. Onun zindanı kalın demir parmaklıklar, sonu bitmez kuyular, dev çukurlar değildi. O kendi içindeki zindanında kaybolmuştu. Kainatın en derin zindanına mahkum olarak girmişti. Sonu olmayan, dipsiz bir çukur olan bu zindandan kimler sağ çıkmıştı bilinmez. Yalnız o kuyu öyle bir yerdi ki ne başı ne sonu vardı. Ne asumanı ne de konacak bir toprağı vardı. Mirza yorgundu. Bünyesi kaldıracak kadar güçlü değildi. Kafasında, yüreğinde öldürdükleri cesetlerle cebelleşiyordu. Mirza ağırlaşmıştı. Kendi zindanında zincirlere vurulmuş hapsolmuştu. Öyle bir hapis ki başı var sonu yoktu. Girişi var çıkışı bulunmuyordu. İmkansız bir yerdeydi. Ne taş duvarlar ne bir çatı ne de kapıyı bekleyen gardiyanlar vardı. Hepsi kendisiydi. Artık ışığını kaybetmiş ruhu hercümerc olmuştu.
Bir anlığına kafasında sanki bir ışık yanmış, Oğlunun cesedini dibinde yatmakta olduğu duvarın karşısındaki odadaki tahta sedirin üzerine bırakmış, silahını alıp peşlerinden çıkmıştı. Nasıl yol aldığını, onları nasıl gafil avladığını, silahına gerek kalmadan hançerini en sevdiği dostunun kalbine nasıl sokup sırtından çıkardığını, karısının elini kolunu bağlayıp nasıl eve getirdiğini uzun süre hatırlayamacaktı. Mirza kaybolmuştu. Kendi zindanında yitip gitmişti. Belki de ölmüştü. Dolaşan bedeni sağ olduğunu göstermezdi ki. Nice ölüler vardı yiyen, içen, giyinen, gezen ve de kahkaha atıp ortalarda görünen. Mirza da o ölülerden biriydi. Yüreğindeki karanlıkta yolunu kaybetmiş bir türlü bulamıyordu. Gözleri bakar kördü. Kulakları duyar sağırdı. Mirza ölüydü sadece bilmiyordu.
O gün duvarın dibinden akşama kadar kalkmadı. Akşam vakti ne olduysa elini oğlunun duvardaki kuruyan kanının üzerinde dolaştırdı. Kurumuş lekeyi bir kere öptü. Kalktı mutfağın arka tarafında kapısı kilitli olan kilere gitti. Kapının kilidini açtı. Kapıyı itti. Akşam güneşinin içeri girip az da olsa içeriği aydınlatmasını bekledi. Karısını öylece orada bırakarak arkasını döndü ve evden çıktı.
Günler sonra karısının cesedini evin arka odasındaki küçük mezarın dibinde buldular. Her yeri aradılar, taradılar Mirza’yı bulamadılar. Yer yarılmış da sanki içine girmişti. Sessiz sedasız karanlığında kaybolmuştu. Mirza’nın öldüğünü düşünüyorlardı. Ama Mirza özgürlüğüne kavuşmuştu.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.