Adalet, bir kutup yıldızı gibi yerinde durur, geri kalan her şey onun etrafında döner.-- konfiçyüs
Şadiye gürbüz(zaralıcan
Şadiye gürbüz(zaralıcan

AYTAN....

Yorum

AYTAN....

( 1 kişi )

0

Yorum

2

Beğeni

5,0

Puan

42

Okunma

AYTAN....

AYTAN....


Çocukların ellerinden alınmaması gereken tek şey oyuncaklarıdır. Plastik artıklarından yapılmış olsa bile o oyuncaklar bir çocuğun dünyasını ayakta tutar. Bizim oyuncaklarımız yoktu ama o zamanlar bunun eksikliğini tam olarak anlayacak yaşta da değildik. İnsan bazı şeylerin yokluğunu büyüyünce fark eder.
Küçük, küf kokan bir odada büyüdük. Rengi solmuş yorganların ve şiltelerin içine gömülmüş üç küçük beden… Gece boyunca birbirimize değe değe uyurduk. Sabah olunca güneş çoktan dağların ardından başını kaldırmış olurdu ama bizim evin pencereleri kalın perdelerle kapalıydı. Camların sabunlu suyla pek işi olmazdı. Güneş doğsa da doğmasa da içerideki karanlık pek değişmezdi.
Odanın ortasında küçük bir ampul yanardı. İnce bir kabloyla tavandan sarkardı. Çocuk pipisi büyüklüğünde bir lambaydı. Sanki oraya yanlışlıkla bırakılmış gibi dururdu. Karanlığın içinde yabancı bir şey gibi.
Annem küçük bir düş peşine düşüp gittiğinde ben daha küçüktüm. Onun gidişinin üzerinden beş yıl geçti. İlk zamanlar kapı her çaldığında annem sanırdım. Sonra kapı sesleri de sıradanlaştı. İnsan bazı bekleyişleri zamanla gömmeyi öğreniyor.
Babam ise bir süre sonra Aytan’ı hayatımıza getirdi.
Babamın alkol arkadaşlarının karı kız meselelerinden uzak kalması zaten mümkün değildi. Başkalarının hayatına karışmaktan hoşlanan adamlardı bunlar. Bir gece yarısı Aytan’ı bizim kapıya bırakıp gittiler.
“Et sizin, kemik bizim.”
Babam pek sorgulamadı.
Babam çok kolay “evet” diyen bir adamdı. Hayatın önüne koyduğu şeyleri pek tartmaz, fazla kurcalamazdı. Bir şey olduysa olmuştu; o da öylece kabul ederdi.
Onun hangi çağdan bizim çağa geldiğine dair bir merakım vardı bazen. Çünkü babamın duruşu sanki başka zamanlardan kalma gibiydi. Ama o bu soruların hiçbirine cevap aramazdı.
Zaten pek sorgulayan bir adam değildi.
Hayatın getirdiğini alır, götürdüğünün arkasından da fazla bakmazdı. Belki de bu yüzden bazı insanlar onun hayatına bu kadar kolay girebildi.
Aytan da öyle girmişti işte.
Babam kapıyı açmış, hayatına buyur etmişti. Sanki her şey olması gerektiği gibiymiş gibi davranmıştı.
Oysa biz üç kardeş o kapının açıldığı gün, hayatımızın biraz daha karardığını çok sonraları anlayacaktık.
Aytan hiç susmayan bir kadındı. Konuşur, bağırır, kırar, dökerdi. Babam ise ona “sultanım” diye hitap ederdi. Bu bana hep tuhaf gelirdi. Çünkü Aytan bir sultan gibi görünmezdi.
Ablak yüzlüydü. Minik burnu vardı. Bedeninin alt kısmı bir araba tekerleği gibi şişkindi. Yürürken sanki bedeni kendini toparlamaya çalışırdı.
Babamın gönül tahtına nasıl oturduğunu anlayamazdım.
Her sabah bizi tek tek bit kontrolünden geçirirdi. Saçlarımızı açar, kulak diplerimize kadar bakardı. Sonra kahvaltı masasına oturturdu.
Bit ile kahvaltının ne alakası vardı bilmiyorum ama o evde her şey birbirine karışmıştı zaten.
Üç kardeştik.
En küçüğümüz dokuz yaşındaydı.
En büyüğümüz Nesir’di ve benden biraz büyüktü.
Nesir’in yeşil gözleri vardı. Siyah dalgalı saçları omzuna düşerdi bazen. İncecik bir beli vardı. Gözlerinin içinde bazen bir orman yeşerirdi, bazen de sanki yangın çıkmış gibi kül olurdu. Komşu oğlanlarla bakıştığını fark ederdim. O bakışların içinde utangaç bir merak vardı.
En küçük kız kardeşim Elvan, Nesir’in tam tersiydi.
Nesir’in gözleri orman gibi derin ve yeşildi; Elvan’ın gözleri ise minicikti. Ama o küçük gözlerin içinde garip bir ışık olurdu.
Dudakları etliydi. Konuşurken bazen kelimeleri yuvarlardı. Büyük büyük gülerdi. En dikkat çeken yanı ise kulaklarıydı; kocamandı. Saçlarını kulaklarının arkasına attığında daha da belirgin olurdu.
Boyu yaşıtlarına göre kısaydı.
Ama nedense bana hep daha büyük görünürdü. Çünkü o küçük bedenin içinde büyük bir sabır vardı.
Elvan sessiz bir çocuktu. Çok konuşmazdı. Ama insanın yüzüne öyle dikkatli bakardı ki sanki içinden geçenleri anlamaya çalışıyormuş gibi olurdu.
Aytan’nın peşinden hiç ayrılmazdı. Mutfakta bir şey yapıyorsa yanına gider, elinden tutar, onun hareketlerini izlerdi. Bazen küçük bir gölge gibi arkasından dolaşırdı.
Ben de onu izlerdim.
Çünkü o benim kardeşimdi.
Bu dünyada korunması gereken ilk şeylerden biriydi.
çöp kenarında bulduğum bir ev manzarlı resme yaklaşıp Elvan gelip Hiç konuşmadan tuvale bakardı. Uzun süre bakardı.
Sonra küçük parmağıyla bir yeri gösterip şöyle derdi:
“Abi… burası biraz daha mavi olsa güzel olur.”
O zaman anladım ki bazı insanlar resmi çizmez…
Ama resmi görür.
Elvan da öyleydi.
Biz üç ana kuzusu, zamanla sokakların çakalı olmuştuk.
Evde kimse bize ne zaman yiyeceğimizi, ne zaman uyuyacağımızı söylemezdi. Günün nasıl geçeceğine çoğu zaman biz karar verirdik. Ama o kararlar da aslında bize ait sayılmazdı.
Çünkü Aytan’ın dışarıdaki işlerini yapmakla görevliydik.
Sabah olunca sokaklara dağılırdık. Kimimiz kapı önlerinde bekler, kimimiz kalabalıkların arasına karışırdık. Gün boyu avuçlarımızı dolduracak birkaç bozukluk ya da bir parça ekmek bulmanın peşinde koşardık.
Ne kadar yiyeceğimize de, ne kadar yorulacağımıza da sokaklar karar verirdi.
Akşam olunca eve dönerdik. Ceplerimizdeki paraları Aytan’ın avucuna bırakırdık. O paraların bizim olmadığını çok küçük yaşta öğrenmiştik.
Biz üç kardeş, bir zamanlar annesinin dizinin dibinde uyuyan üç ana kuzusuyduk.
Ama hayat bizi sokakların çakalına çevirmişti.
Yine de içimizde bir yerde çocuk kalmayı başarabiliyorduk.
Çünkü bazen üçümüz bir köşe başında oturur, cebimizde kalan son simidi bölüşür ve gülerdik.
İşte o anlarda sokaklar biraz daha az vahşi görünürdü.
Avuçlarımızın ortasında biriken kirin bu kadar para getireceğine inanamazdım. Ama oluyordu. Birileri o kirli avuçlara bakar, içlerinde bir şey kıpırdar ve bize para verirdi.
Belki vicdan.
Belki merhamet.
Belki de sadece o anlık bir rahatsızlık.
Ben sokakları severdim.
Sokaklar benim özgürlüğümdü. Ev daraldıkça sokak genişlerdi. Her gün yeni bir sokağı keşfeder, onu kendi sokaklarıma katardım. Kimse bana “Salih, bu kadar sokağı alıp ne yapacaksın?” diye soramazdı.
Sokakların dili vardı.
Bazı sokaklar sabah erken uyanırdı.
Bazıları akşamları konuşurdu.
Bazıları ise insanın içine korku salar ama yine de çağırırdı.
Ben hepsini dinlerdim.
O gün Sultanahmet’teydim.
Dilenmenin en kıymetli yerlerinden biri orasıydı. Tarihin ortasında duruyordum. Taşların bile yaşı vardı. İnsanların yüzleri sürekli değişiyordu ama camilerin kubbeleri aynı kalıyordu.
Tanımadığım yüzlerden küçük paylar alıyordum.
Akşam olunca o paraları Aytan’ın avucuna bırakacaktım.
Ama kimseye söylemediğim bir sırrım vardı.
Bir süredir boya alıyordum.
Üç tane tuvalim vardı.
Fırçalarım henüz yoktu ama yakında almayı düşünüyordum. Biraz daha para biriktirirsem belki en ucuzundan birkaç fırça alabilirdim.
Tuval ve boyalarımı mahalle bakkalı Kemal amcanın dükkânında saklıyordum.
Kemal amca yaşlı bir adamdı. Eskiden öğretmenmiş. Siyasi ve ideolojik düşüncelerinden dolayı on üç yıl hapis yatmış. Hapisten çıkınca artık kendine öğrenci bulamayacağını düşünmüş olacak ki küçük bir bakkal dükkânı açmış.
İyi ki açmış.
Yoksa resim merakımı kime anlatırdım bilmiyorum.
Kemal amca bazen bana uzun uzun resimlerden söz ederdi. Renklerin insanın içini nasıl anlatabileceğini söylerdi. Ben de onu dinlerdim. O konuşurken sanki başka bir dünya açılırdı önümde.
Kemal amcanın karısı ise incecik bir kadındı ama sesi çok güçlüydü. Evlerinin içinden şarkı söylediğini duyduğumda hayretle dinlerdim. Sanki o küçük bedenin içinden başka bir insan konuşuyordu.
O gün Sultanahmet’te pek para kazanamamıştım.
Akşam eve dönerken içimde bir sıkıntı vardı.
Aytan parayı az görünce kızardı. Bazen kızgınlığı ellerine vururdu. O eller kalkınca insan ne yapacağını bilemezdi.
Bir gün ona bir soru sormuştum.
Soru sorar sormaz elleri kalkmıştı.
O ellerin bıraktığı çürükler günlerce geçmemişti.
O gün bir şey öğrendim.
İnsan bazen kendi bedenine bile dokunmak istemez.
Çünkü bazı yaralar sadece tenin üzerinde kalmaz.
İçeride de büyür.
Sessizce.
İlk defa karanlığın kendi topuklarını öptüğü bir saatte eve geliyordum. Sokakların sesi yavaş yavaş çekilmişti. Günün gürültüsü sanki duvarların arkasına saklanmıştı.
Bizim evin önüne gelince bir insan kalabalığı gördüm.
Kalabalık görmek, o saate kadar alışık olduğum bir şey değildi. Bu yüzden adımlarım kendiliğinden hızlandı. İçimde bir telaş, bir merak… Kalabalığa doğru yaklaştıkça kalbimin de daha hızlı attığını hissettim.
İlk gözüme çarpan şey yerde serili bir yatak oldu.
Bir iki adım daha yaklaşınca, oldukça kilolu bir adamın bizim kapının önünde boylu boyunca uzandığını gördüm. Aytan ve babam yere yığılmış o adama doğru eğilmişlerdi. Sanki ikisi de aynı anda onun yüzüne bakmaya çalışıyordu.
Beni görünce babam başını kaldırdı.
Elleriyle beni yanına çağırdı. Kollarının altına aldı. Sanki orada daha güvende olacağımı düşünmüş gibiydi. Ben de babamın kollarının arasına yerleştim.
Yerde yatan adamın kim olduğunu sorma hakkım yoktu ama anlamaya çalışıyordum. Kalabalığın uğultusu arasında bunu anlamak neredeyse imkânsızdı.
Bir ara Aytan’ın sesi yükseldi.
“ katil Soner … beni buldu… Böyle olsun istemezdim…”
Onun bu sözlerini duyunca içimde tuhaf bir sevinç kıpırdadı.
Demek ki…
Demek ki biz de ondan kurtulacaktık.
Babam ise sanki tahtada tek ayak üzerinde duran yaramaz bir çocuk gibiydi. Suçunu saklamaya çalışan bir çocuk gibi. Aytan’a daha çok sokuluyordu. Sanki bu yaramazlığı ikisi birlikte yapmış gibi.
O an hâlâ tam olarak anlamıyordum.
Babam mı…
Yoksa Aytan mı…
Bu adamın sırtını yere getiren kimdi?
Bir süre sonra kuvvet kolundan insanlar geldi. Önce babamı, sonra Aytan’ı aralarına aldılar. Onları bir araca bindirdiler.
Araç gözden kaybolana kadar bakakaldım.
Yerde yatan adamı kaldırıp götürmeleri daha kolay oldu.
Bizim evin önündeki kalabalık da yavaş yavaş dağıldı.
Gökyüzüyle sessizliğimiz baş başa kaldı.
O sırada Nesir’i gördüm.
Komşunun oğlu, bahçe duvarının yanında birkaç arkadaşıyla duruyordu. Nesir’in bakıştığı oğlan da oradaydı. O bakışların içinde başka bir hayat vardı.
Anladım ki Nesir’in de suyu kaynamıştı.
Yani kanı aşka kaynamıştı.
Saatler sonra Nesir’in adını defalarca seslendirdik ama bir daha cevap vermedi.
O oğlanla birlikte gitmişti.
Tıpkı annem gibi.
Her ikisi de çözümü kaçmakta bulmuştu.
Babam da Aytan da bir daha eve gelmediler.
Kapının önünde yatan o adamın ölümüne sebep olduklarını sonradan öğrendik.
Biz üç kardeş bir başımıza kaldık.
Evin içi gün geçtikçe çürümeye başladı. Duvarlar nemden kabarıyor, kokular ağırlaşıyordu. Ev sanki bizi yavaş yavaş yutuyordu.
O günlerde Kemal amca ve eşi Güneş abla bize sahip çıktı.
Bizi evlerine götürdüler.
Ama korkuyorlardı da. Çünkü biz onların akrabası değildik. Başımıza bir şey gelirse kime hesap vereceklerini bilmiyorlardı.
Güneş abla adının hakkını veren bir kadındı.
Işıl ışıldı.
Bizi evine aldığı ilk gün hepimizi yıkadı. Saçlarımızı temizledi. Temiz elbiseler giydirdi.
En çok küçük kardeşim Elvan’ı sevmişti.
Elvan da onu bırakmıyordu. Attığı her adımın peşinden gidiyordu. Ama olsun… O benim bacımdı.
Korunması gereken ilk kişi oydu.
O günlerde kimsesizliği ilk kez bu kadar sevdim.
Çünkü Kemal amcanın evinde kimsesizlik başka bir şeye benziyordu.
Kemal amcanın dükkânında her şeyin yerini öğrenmeye başladım. Rafları düzenliyor, gelen giden müşterilere yardım ediyordum.
Güneş abla ise sık sık benimle konuşuyordu.
Okula gitmem gerektiğini söylüyordu.
Öyle ikna edici konuşuyordu ki…
Bir süre sonra onun haklı olduğunu düşündüm.
Okumak…
Belki de dünyayı başka bir yerden görmekti.
Ve belki de boyaların en güzeline dokunabilmekti.
Zamanın akışını artık pek önemsemiyordum. Çünkü başımızı sokacak bir evimiz vardı. En önemlisi de, anne baba olmayı gerçekten hak eden iki insanın yanında yaşıyorduk.
Kemal amca ve Güneş abla.
Onların her sabah güne gün ışığıyla, her akşam gece karanlığıyla karşılaşmaları bile Elvan’la bana anlamlı geliyordu. Evde bir düzen vardı artık. Kapılar gürültüyle çarpmıyor, sofralar korkuyla kurulup kaldırılmıyordu.
İnsan bazen bir evin sessizliğinin bile ne kadar kıymetli olduğunu sonradan anlıyor.
Babamla Aytan’ı gidip görmek işini Kemal amca üstlenmişti. Arada bir onları ziyaret eder, ihtiyaçları varsa alıp götürürdü. Sonuçta o da demir parmaklıkların ardında yıllar geçirmiş bir adamdı. Hâlden anlardı. Hapishanenin kokusunu bilen birinin başkalarının çaresizliğini anlaması daha kolay oluyor galiba.
Bir gün dükkânda rafları düzenlerken Kemal amca yanıma geldi. Yüzünde alışık olmadığım bir ciddiyet vardı.
“Babanla Aytan artık görüşmüyorlar,” dedi.
Bu söz bana tuhaf geldi.
“Neden?” diye sordum.
Çünkü babamın Aytan’ı sevdiğini sanıyordum. Babamın o kadına “sultanım” diye seslendiği günleri hatırlıyordum.
Kemal amca bir süre sustu.
Sonra ağır bir sesle konuştu.
“Baban dün gece hastaneye kaldırılmış,” dedi.
“Hayatını kaybetmiş.”
Sanki dükkânın içindeki bütün sesler bir anda çekildi. Sokaktan gelen ayak sesleri bile uzaklaştı.
Ben Kemal amcaya bakıyordum. O da bana bakıyordu.
Sonra elini omzuma koydu.
“Merak etme,” dedi. “Son görevlerinizi yerine getirmeniz için ne gerekiyorsa ben yapacağım.”
O an içimde garip bir duygu oluştu.
Babam ölmüştü.
Ama ilk defa babasız kalmadığımı hissediyordum.
Çünkü karşımda duran adam, yıllarca demir parmaklıkların ardında kalmış, hayata yeniden tutunmuş o yaşlı bakkal…
Bizim için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı.
O gün anladım ki bazı insanlar kan bağıyla değil, merhametle baba olurlar.
Ve içimden şöyle dedim:
Ah Kemal amca…
Sen ne güzel bir adamsın...
Artık boyalarım benimle dostluk kurmaya başlamıştı. Renklerin insanın içini nasıl anlattığını yavaş yavaş anlıyordum. Kemal amcanın dediği gibi, bazen insanın söyleyemediği şeyleri bir renk söyleyebiliyormuş.
Her günün ardından yeni bir günün doğacağına inanmaya başlamıştım.
Eskiden geceler uzundu. Sabahların geleceğine pek güvenmezdim. Ama şimdi öyle değildi. Güneş doğarken içimde de bir şey doğuyordu sanki.
Okula gidiyor, dükkânda Kemal amcaya yardım ediyor, akşam olunca boyalarımın başına geçiyordum.
Tuvalin karşısında durduğumda sanki bütün geçmişim önümde açılıyordu.
Sokaklar…
Sultanahmet’in taşları…
Elvan’ın küçük elleri…
Nesir’in yeşil gözleri…
Ve o küf kokan eski ev…
Hepsi birer birer renklerin içine karışıyordu.
Zamanla resimlerimi görmeye gelen insanlar oldu. Bir gün küçük bir sergide tablolarım duvarlara asıldı. İnsanlar karşılarında durup uzun uzun baktılar.
Bir ara alkışlar koptu.
Ben o an kalabalığın içinde duruyordum. Göğsümde derin bir nefes, yüzüm dik, omuzlarım biraz titrek ama gururluydu.
Yıllar önce kirli avuçlarıyla sokaklarda dolaşan o çocuk, şimdi insanların karşısında dimdik duruyordu.
Konuşmam gerekti.
Cümlelerim bir şekilde insanların kulağına ulaştı. Belki düzgün değildi ama içimden geliyordu.
Çünkü yazdıklarım, çizdiklerim…
Bir aşkın, bir çocukluğun ve bir yokluğun içinden geçerek büyümüş bir hayatın hikâyesiydi.
Bir çocuğun çocukluktan insan olmaya yürüyüşüydü.
Tuvalimde çok boya vardı.
Ama belki de o kadar çok sevgi olduğu için bu kadar boya kullanıyordum.
Çünkü insanın içinde sevgi varsa renkler çoğalıyor.
Ve ben artık biliyordum:
Bir çocuk, eğer bir gün eline boya alırsa…
Dünyayı yeniden çizmeye başlayabilir.

15-03-2026

ist

zaralıcan

Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Aytan.... Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Aytan.... yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
AYTAN.... yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL