Şansa inanmak gerek, yoksa sevmediklerimizin başarısını nasıl izah edebiliriz?. (jean cocteau)
Ünal Çagabey
Ünal Çagabey

Muhtar

Yorum

Muhtar

0

Yorum

2

Beğeni

0,0

Puan

30

Okunma

Muhtar


Muhtar elinden tuttuğu altı yaşındaki oğlunun elini kapı önünde önünde bıraktı. ‘Sen içeri gelme’ dedikten sonra eşiğin önünde cizlavet kara lastiklerini çıkardı. İçeri girdi. Kapıdan girdiği ev halasının oğlunun eviydi. Onunla yaşıttı. Sürekli beraber dolaşır, beraber ilçeye gidip gelir, birçok işi beraber yapardı. Bu dağ başı köyde afilli, şık giyinen iki kişiden biri muhtar diğeri kuzeniydi. Şimdi onu çağırmışlar, aceleyle gelmesi gerektiğini haber vermişlerdi. Hemen oturduğu yerden kalkmış, ceketine kollarını geçirmeden sırtına atmış, eşiğin önündeki kara lastiklerin topuğunu içine doğru büküp ayağının ucunu geçirmiş ve yol almıştı.
Oğlunun elini bırakıp içeri girdiğinde kuzeni ile beraber birçok köylünün orada olduğunu görmüştü. Onu görünce birkaç yaşlı dışında bütün köylü ayağa kalkıp saygısını göstermişti. Herkesi selamladı. köyün en yaşlısı olan Pir Mehmet’in yanına oturdu. Kendi anadilinde halini hatırını sordu. Herkesin gözü onun üzerindeydi. Oda da köylülerle beraber yabancı iki genç daha vardı. Saçları sakalları birbirine girmiş bu gençlere başıyla selam verdi. Sonra ‘hoşgeldiniz’ dedi Kürtçe. Onlarda aynı şekilde selam verdi. ‘Hoşbulduk’ dediler. Giydikleri geniş haki renkte gömlek ve bir sürü cepli yeleğin altındaki şalvarla sanki takım elbise giymiş gibiydiler. Silahlarını yanlarına dik bir şekilde bırakıp duvara dayamışlardı. Burada keleş dedikleri bu kabzası ahşap olan Rus silahları hemen hemen herkeste vardı. Birçok evin gizli yerinde mevcuttu. Ya yorganların, yatakların arasına saklanır ya ahırdaki taş duvarın içindeki deliklerden birine konulurdu.
Gençlerden biri ‘muhtar niçin geldiğimizi biliyorsun’ dedi. Muhtar evet anlamında başını salladı. Diğeri ‘ne yapman gerektiğini de biliyorsun’ dedi. Bu sefer başını oynatmadı. Sessizce onları süzdü ve derinden onlara baktı. Söylenene kayıtsız kaldı. ‘Aklımdan geçeni nasılsa biliyorlar’ diye içinden geçirdi. ‘İki yüzlü olmaya gerek yok ne olacaksa olsun diye düşündü.’
Gençlerden biri ‘biz sizin için bu işe kalkıştık’ dedi. Muhtar hafifçe tebessüm etti. Fakat diğerleri çok gergindi. Muhtar tebessüm edince diğer genç ‘hayırdır muhtar gülünecek ne var?’ dedi. Muhtar alaycı bir şekilde ‘bizim için öyle mi?’ dedi. Sonra diğer genç tebessüm etti. Anlaşılan bugün çetin bir kapışma olacaktı. İki tarafta aynısını düşündü.

Muhtar gençlerin niçin geldiğini çok iyi biliyordu. Özgürlük için, haksızlık için, bizlere yapılan zulümler için bu işe kalkıştıklarını her geldiklerinde söylüyorlardı. ‘Madem kardeştik madem Müslümandık o zaman bize yapılan bu zulmün hangi kardeşlikte hangi müslümanlıkta hangi dinde yeri var’ demişti daha önceki arkadaşlarından biri. ‘Her işe eşit bir şekilde biz de koşuyoruz ama bu da bizim hakkımız dediğimizde başımızın üstünde sopa eksilmiyor’ demişti şimdi karşısında duran sarışın genç. ‘Onların anadili helal de biz piç miyiz ki bizim ki bize yasak’ diye devam etmişti diğeri. Yine sarışın genç sözü aldı. ‘Hem ülkenin tarihine, önceki imparatorluğun tarihine baktığımızda bizim atalarımız her türlü desteği vermiş ve bunun karşısında özgürce yaşamışlardı. Şu an oturduğunuz yerin bir saat uzağındaki malazgirt ovasında küffara karşı savaş verdiklerinde bizler yine binlerce süvari ile destek vermedik mi? Yüzyıllardır beraber kardeş gibi yaşamadık mı? Peki bu zulüm niye? Ancak evinizin köşelerinde fısıltıyla anadilinizi konuşuyorsunuz. İlçe ye inin bakalım. Çarşıda dolaşan jandarmaların içinde yüksek sesle konuşun. Yakını hapishane de olanlar görüşme anında konuşsunlar bakalım. Ananızdan emdiğiniz süt burnunuzdan gelmiyor mu göreceğiz’ dedi.
Ortalık buz kesmişti. Muhtar bütün haksızlıkları hukuksuzlukları biliyordu. Ama çaresininde silaha sarılmak olduğunu düşünmüyordu. Geçmişte hep bu olmamış mıydı? Bunlar olurken kaç kere başarıya ulaşılmıştı. Peki kaç insan ölmüştü bu uğurda? Kaç bin insan yok olmuştu? Kimse kayıt tutmuyordu. Ateş sadece düştüğü yeri yakıyordu. Ve kayıt tutulanlar bir sayıdan ibaretti. Muhtarın canı buna çok sıkılıyordu. Yirmi beş yıl önce askerlik için köyden çıktıktan sonra tanımıştı yaşadığı yerin dışındaki dünyayı.
Acemi birliği için Manisa’ya geldiğinde bambaşka bir dünya bulmuştu. Burda da dağ ve ova çoktu. Ama ağaçtan, yeşilden toprak görünmüyordu. Herkes kendi işinde gücündeydi. Kimse kimseye karışmaz ancak kendi hayatına bakardı. Halbuki onlar kendi memleketinde sürekli kavga dövüşle günlerini geçirirdi. Bazen bu işe bir çocuk sebep olur bazen bir tavuk bazen başka birşey. Hepsi de akraba idi. Dayı idi amca idi kuzen idi. Muhakkak bir yerlerden bir akrabalık vardı. Askerden döndüğünde yine köylülerin kavga ettiği böyle bir günde akşam evine çekilirken içinden ‘cehalet’ diye geçirmişti. O zaman burdan gitmesi gerektiği aklının bir köşesine yerleşmiş daha sonra teşebbüs ettiyse de köylüler ve akrabaları onu ikna etmiş gitmesine engel olmuşlardı.
Ama bugün yine aklının bir köşesine gelip yerleşen bu fikir kesin bir kanıya varmasını sağlamıştı. Ne olursa olsun gidecekti. Daha önce askerlik yaptığı Manisa’ya gidip ev kiralamış hatta kışlık yakacağını da temin etmiş evin bahçesine yerleştirmişti. Gitmekten vazgeçince ilk işi ertesi gün ilçe merkezine uğrayıp oradan telefon etmek olmuştu. Karağıl köyünden molla Hasan ondan önce göç etmiş oraya o da onlara yakın bir ev tutmuştu. Şimdi onlara arayıp gelmeyeceğini bildirmiş, aldığı kışlık odunları da ordan alıp kendileri için kullanmasını söylemişti. Sonra ilçe merkezindeki işini halletmiş öğleden sonra köye çıkacak minibüsün kalkacağı yere varmıştı. Bugün artık ne minibüsü düşünüyordu ne evi ne köyü. Bugün aklına koymuştu. Ne olursa olsun gidecekti.
Sırtını duvara dayamış gençlerden sarışın olanı kamburunu biraz dikleştirdi. Önce bütün odayı gözleriyle süzdü. Ardından ‘muhtar’ dedi. Sustu. Boğazını temizledi. Muhtarın gözlerinin içine baktı. ‘Biliyorum ki bizden korkmuyorsun. Şurada kafana bir kurşun sıkacağım desem aman dilemezsin. Senin gibi insanlardan az bulunur. Ama isterim ki bize destek vermen. Biz sizin için yapıyoruz bunları. İstiyoruz ki sizlerde diğer milletler gibi değer görün. Diliniz, kültürünüz, adınız diğer milletlerin isimleri gibi dünyanın her yerinde anılsın. Size siz oldukları için değer verilsin. Başkasının gölgesi altında değil kendi gölgenizle yaşama fırsatı bulasınız.’
Muhtar gözlerini ayırmadan sarışın genci dinledi. Sonra yerdeki paspasa gözleri takıldı. Daire şeklinde karpuz dilimi gibi rengarenk örülmüş bir paspastı. Bütün kadınlar yapıyordu bunu. Birisinin yeni birşey yapması be diğerlerinin görmesi yeterdi. Ertesi gün hemen işe koyulurdu. Gözlerini iyice paspasın her renkten olan çiçekli çingene desenlerine dikti. Bir süre öylece durdu. Bekledi. Ağzını bıçak açmıyordu. Oda da çıt çıkmıyordu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Sessizlik bir karabasan gibi çökmüştü odanın içine. Biraz sonra başını kaldırdı. Önce odadaki insanlarına baktı. Sonra silahlarının gölgesinde sırtını duvara dayamış iki gence baktı. ‘Bizim için bu işe kalkıştınız biliyorum’ dedi ve devam etti. ‘Yetmez mi bu kadar ölüm. On yıllardır cehaletimizle birbirimizi kemirerek öldürüyoruz. Sadece bedenlerimiz değil ruhlarımızda köreliyor. Ruhlarımızda tıpkı bedenlerimiz gibi vahşi birer hayvana dönüşüyor. Öldürmeden, yıkmadan, kırmadan bu başarmanın başka bir yolu olmalı. Çocuklarımızın birbirini severek yaşayacağı bir dünya olmalı. Yoksa niye yaşıyoruz ki? Gelin yapmayın. Böyle olmaz bu iş. Başka bir yol bulalım’ diyerek sustu.
Bütün köylünün gözü onun üzerindeydi. Ne yapması gerektiğini, ne söylemesi gerektiğini bir türlü bulamıyordu. Zihninin derinliklerini karıştırıyor ama bir türlü aklına birşey gelmiyordu. Gözünün önünde canlanan tek şey dengbêjlerin atışma sahneleri oluyordu. Oysa ki bu ruhsuz, cansız, kışın ölü gibi beyaz örtünün altında yatan topraklar nice güzel günlerde görmüştü. Bir dengbêj elini kulağının üstüne bastırıp çığlığını yeryüzüne bıraktığında bütün kuşlar özgürleşir, toprağa can gelir, insanlar atıldıkları cennetten serin bir havanın esintisiyle ruhlarını rahatlatırdı. Mevsimler o zaman çiçeğe tutuşurken sonbahar hüzne gark olur günlerce yüreğindeki bütün ırmakları sel olurcasına akıtırdı.
‘Mutluluk’ diye düşündü sonra. Mutluluk neydi acaba? Mutluluk ölçülen bir şey miydi? Fiziki miydi? Ruhani miydi? Bedenin geçici hazlarını telafi ettikten sonra sürekli olarak mutlu kalınabilir miydi? Yoksa doğudan batıya, kuzeyden güneye değişen bir araç mıydı?
‘Doğuda mutlu iki insan arasında ancak ateş durabilir’ demişti bir dostu ona. ‘Ancak ateş’ diye bastırmıştı. Bedenin ısınmasını sağlardı. Havanın yumuşamasını sağlardı. Ruhun daha huzurlu hissetmesini, aklın ise izanını koruyarak daha dikkatli davranmasını sağlardı.
İnsanlarının hepsi dindardı. Hepsi de kendisini öyle tarif ediyordu. Muhtarda öyle düşünüyordu . Kendisi içinde aynı şeyi hissediyordu. Kendilerine göre dindardı. Peki ya başkalarına göre öyle miydiler? Dini bildikleri için mi dindarlardı yoksa kendilerine yüzyıllardır öğretile gelenleri tekrar ettikleri için mi öyle olduklarını sanıyorlardı. Peşlerinden gittikleri şeyhlerin gözlerinin içine bakıyorlardı. Bir sözleri onlar için din demekti. Kendilerinden çok üstün görürlerdi. Koca koca adamlar kundaktaki şeyh çocuğuna dahi saygıda kusur etmezlerdi. Arapça ‘kabile reisi, aşiret başkanı’ anlamına gelen kelime bu soğuk ve acımasız topraklarda din adamı hüviyetine bürünmüştü. Büründüğü bu yeni kimlikle ardından binlerce sürülük insan çekiyordu. Onların sözlerine karşı gelmek Allah’a isyandı. Şeyh çağırıyor dendiğinde yüzünün yarısını traş etmişken diğer yarısını bırakıp öylece apar topar gidenler, şeyhi en kutsal yere yerleştirenler haddinden fazlaydı. Bir iki sesi bozuk çıkan olursa da mahalle baskısı ile susturulmaları işten değildi. Başı ağrıyan şeyhe muska yaptırır. Hasta olan şeyhin kapısına yüz sürer. Dişi ağrıyan şeyhe uğramadan geçmezdi. Şeyh ağızlarının içine tükürdüğünde dişlerinin iyileşeceğini düşünenler vardı. Belki de haklıydılar. Şeyhte haklıydı belki de. Sizin bu cehaletinize ancak tükürülür demek istiyor olabilirdi kendi cehaletini örtmek için. Dinden ne kadar haberi vardı bilinmez ama onunda büyüklerinden, büyüklerininde kendi büyüklerinden öğrendiği buydu. Ve dinde zorlama yoktu. Sadece korku vardı. Kendi dünyalarını cehenneme çeviren insanların cennete gidememe korkusu çok ağır basıyordu. Mizana vurulduğunda kıldan ince kılıçtan keskin köprüden geçmek Herşey demekti. Buna cahil kalmak, cehalet içinde yüzmekte dahildi.

Muhtar sessizce odadaki havayı teneffüs ederken sırtından ince bir soğukluğun girdiğini hissetti.. Bugün kurulan bu meclis onun yargılanma meclisiydi zannıyca. Karşısında duran bu iki genç kendisinin yarı yaşında olsa dahi ağızları iyi laf yapıyor, güzel konuşuyorlardı. Kelimeleri seçerek dikkatlice kullanıyorlar. Haklılıklarını somutlaştırmaya özen gösteriyorlardı. Fakat muhtar bu işin böyle halledileceğini düşünmüyordu. ‘Cehaletimizle birbirimizi kırıp geçiyoruz’ diyordu her yerde. ‘Oysa şimdi bu baş kaldırı sadece cehaletimizi kendimize değil devlete karşı da açığa vurmak olacaktır’ diyordu. Ona göre bu kadar cahil ve iç içeyken birbirini kıran aynı zamanda kimsenin kimseyi anlamadığı bir toplumken böyle bir şey onlar için felaket olurdu. Fakat karşısındaki gençler öyle düşünmüyordu. Onlara göre ise cahil bırakılmalarının sebebi sistemdi. Sistem onları bir halk olarak oyunun dışına itmiş, yok olmaları için herşeyi yapmıştı. Bu yok olmaya karşı geçmişte bir çok kişinin yaptığı gibi direnç gösteriyorlardı. ‘Peki ne yapalım’ diyordu muhtar. ‘Yetmedi mi bu kadar ölüm. Birbirimizi öldürmemiz, birbirimizin kanını dökmemiz az mı geldi? Şimdi sıra daha çok kan dökmeye mi geldi. Sönen ocaklar az geldi de daha çok Ocak mı söndürmek istiyorsunuz’ diye çıkıştı sertçe.
Kimse muhtarın bu çıkışını beklemiyordu. Daha önce de geldiklerinde usulüne göre konuşmuş kimseyi kırmadan gelen misafirlerini yine geldikleri dağların kalbine geri göndermişlerdi. Lakin bu sefer iş ciddiydi. Ağzından çıkan kelimeleri seçerek dışarı atmalıydı. Her ne kadar misafir her seferinde ‘biz de sizin çocuklarınız, bizi de öyle görün’ deselerde şartlar değiştiğinde tavırlarında değişmesine sebep olurdu. O zaman ikna yöntemi işe yaramadığında zorlama yönetimden bahsedilirdi. Bu topraklarda yeterince kan döküldüğünden dem vurup durdurdu. ‘Biz birbirimizi anlamıyorken uğruna savaştığınız dava da yabancılar bizi nasıl anlasın’ diyordu. Anlaşılmak dünyanın en zor şeyiydi ona göre. Birbirini anlamayan insanlar, toplumlar vahşi hayvanlar gibi birbirine bağırmaya başlarlardı. Bağıran insanlar seslerinin daha gür çıktığını ve duyulacağını zannederdi. Halbuki sesin şiddeti ne yüksek ve gürültülü çıksa insana o kadar uzaklaşırdı. Bir duvara değer gibi kulak çeperine çarpıp dağılır, anlaşılmazdı. İnsan kendini yorduğu ve bitkin düşürdüğü ile kalırdı. Bu yorgunluk , bitkinlik sonra nefrete, kine dönüşürken artık üstünlük taslamak için çaba sarfedilirdi. Nefrete dönüşen bağırışlar saldırılar, kavgalar ve savaşlar ile ortaya çıkardı. Yine öyle olacak diyordu. ‘Birbirimizin kanı ellerimizde dururken niye yeni maceralar arayalım’ diye düşünüyordu. Çocuklarımıza mutlu bir gelecek düşü kurarken niye onlara bir zindan hediye edelim diyordu.
Derin düşünceler içinde kaybolmuşken sarı saçlı genç söze girdi. ‘Muhtar’ dedi. Bir süre durdu. Gözleriyle odadaki herkesi süzdü. ‘Biliyorum senin gönlün yok ama civardaki bütün köyler bize yardım ediyor. Yolumuz köyünüze düştüğünde siz de yardımınızı eksik etmiyorsunuz. Fakat diğerleri gibi daha fazlası gerekmez mi?’ dedi.
Muhtar artık sözün nereye geldiğini anlamıştı. En başından beri buraya geleceğini de biliyordu. Ama yine de gelmemesini diliyordu. Kendi çocukları için ne istediyse akrabalarının, köylülerinin çocukları içinde aynı şeyi istiyordu. Hem peygamber dememiş miydi kendiniz için istediğinizi müslüman kardeşiniz için istemedikçe tam olarak iman etmiş sayılmazsınız. Mesele sadece Müslüman kardeş tek miydi? Ona göre göre kendin için istediğin iyiliği hristiyanı, yahudisi, putperesti, ateisti için dahi istenmeliydi. O zaman insan ben insan oldum diyebilmeliydi. Sadece kendi acısını duyana canlı denilebilirdi. Başkasının acısına duyanlara ancak insan denilebilirdi.
Başını öne eğdi. Odanın ortasındaki kilimin desenlerine gözlerini dikti öylece kaldı. Bir daha da konuşmadı. İki genç vakitlerini doldurup kalktıklarında dahi konuşmaya tenezzül etmedi. Ellerini sıktı, gözlerinin içine baktı sonra sırtını dönüp evine gitti. Kimseye hiçbirşey söylemedi. Kimseyle bir daha hiçbirşey konuşmadı. O yılın ilk baharında bir tane ineğini sattı. Otobüse bindi daha önce gitmeye niyetlendiği Manisa şehrine attı kendini. Horozköy mahallesinde bahçeli, önünde bir mandalina ağacı olan tek katlı, çatılı evi kiraladı. Bir kış yetecek kadar odun alıp evin bahçesinde bir köşeye istifledi. İki gün sonra kapısını kilitleyip otobüsle köyüne geri döndü. Köye varmadan önce eşyalarının taşınması için bir kamyon ile anlaştı. Sözleştikleri günün sabahında kamyonun köy meydanında hazır olduğunu gördü. O gün kamyona sadece eşyalarını değil bütün hayatını yükleyip çıktı. Çıktığında, yoldayken, Manisa’ya vardığında ve daha sonra ki yaşamında hep rahatça nefes alıp verdiğini hissetti. Bir gün bir tanıdığın cenazesinde ‘muhtar korktu kaçtı’ söylentisini o varken bilerek çıkardılar. O gün dahi hiç sesini çıkarmadı. İstifini bozmadı. Kimseye de birşey demedi. Sadece bir gün bir dostuna ‘ben cehaletten kaçtım keşke daha önce kaçsaymışım’ demekle yetindi. Bir daha da geriye bakmak istemedi. Bir daha da geriye bakmadı.

Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Muhtar Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Muhtar yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Muhtar yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL