Seçkin kişi duygularını aklıyla idare eder ve gerçek cesaret ödevlerini yerine getirmekle bulur. bayağı, aklını duygularıyla yönetir ve gerçek cesareti saygısızlıkta bulur. konfuçyus
DeadProof
DeadProof

RAMBO

Yorum

RAMBO

0

Yorum

1

Beğeni

0,0

Puan

26

Okunma

RAMBO



Ete, kana susamış sinekler rahat vermiyorlardı. Ellerini bitlenmiş sakallarının, kirden toplanıp keçeleşmiş uzun kıvırcık saçlarının arasında gezdirdi. Parmaklarının ucuyla yakaladığı şeyi gecenin karanlığında göremediği için uzun, kıvrık kirpiklerine yaklaştırdı. Hırıltılı nefesiyle üfledi. Baş ucunda duran boş şarap şişesinin dibin de ki birkaç damlayla yer yer çatlamış dudaklarını ıslattı. Paslı teneke de yanan ateş küllense de tütmeye devam ediyordu. Uzun zaman evvel terk edilmiş, çatısız, çıplak briketleri ara ara çatlayıp oyulmuş çoban evine ya da daha çok bir ahıra benzeyen mezbelenin bir köşesine serdiği muşambayla mukavva parçalarından oluşan yatağını toplayıp duvara yasladı. Uzakta ki dağlar masallar da ki tepegözü andıran birer dev ölüsü gibi toprağın koynuna uzanmıştı. Aşağı da seyir tepenin altın da uzanan şehrin ışıkları yavaştan söken şafağın içinde parıldıyordu. Bozkırın ortasını yarıp geçen otobanın üst yanın da ki kır gazinosunun rengarenk ışıkları da hala sönmemişti. Gece boyunca dirseklerini, boynunu, kolunu dalını talayan haşaratın acısını kaşıyarak gidermeye çalışıyordu. Titreyen kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Silinen yıldızların altında peydahlanan mor bir bulut parçasından yüzüne, göz kapaklarına, burnuna birkaç damla düştü ıslanır korkusuyla yatağının üzerine muşambasını sarıp daha da köşeye iliştirdi. Otların, çayırların, gelinciklerin arasından fısıldayan cırcır böceklerinin sesi kesilmişti artık. Omuzları vatkalı kabanı battaniye işlevini yitirdiğinden üzerine alabilirdi. Yıkıntının ortasında birkaç adım atıp eğildi tortop olmuş yağlı çuvalı karıştırmaya başladı. İçin de ki tenekelerin arasından bayat ekmek poşetini buldu. İnsanlar çöplerin tutacaklarına astıklarından ekmek sıkıntısı çekmiyordu. Küflü yerlerini koparıp temizledikten sonra bir ısırık aldı. Ağzının içinde dağılan kuru ekmek boğazından geçerken âdem elmasında toplanıp bir kurşun gibi midesine düştü. Sapı kırık paslanmaya yüz tutmuş kamaya benzeyen bıçağını rengi atmış deri kayışının arasına sıkıştırıp beline taktı. Bu bıçakla mezbelenin bir ucun da toprağı kazıyıp taşları sökerek mezara benzeyen büyükçe bir çukur kazmıştı. Bozkır da topladığı kuru otları üzerlik tohumlarını bu çukurun için de biriktirmiş rüzgâr da uçmasınlar diye de üzerini taşlarla örüp kapatmıştı. Ağzını büzüp sırtına attığı yağlı çuvalıyla çukurdan bir parça dikenli ot çıkarıp teneke de sönmeye yüz tutmuş küllerin içine attı. Küçük bir kıvılcımın harladığı otlar çatırdayan üzerlik tohumunun bir an için alevlenen dumanıyla beraber ciğerlerini yakıp burnunun direğini sızlattı. Ayaklarını yere vurup göbeğini kaşıyarak kendi etrafında bir tur dönüp derin bir nefes daha çekti. Bu haliyle bozkırın ortasında ilkel tanrılarının ruhlarıyla temasa geçen eski şamanlara benziyordu. Kafasını geriye doğru eğip katran karası dişlerinin arasından “Bırr bırr bırr” diye sesler çıkarıyor. Dağların eteğinden kalkmış bir karga sürüsü göğün altında gaklayarak sanki onun çıkardığı bu mırıltıya selamla karşılık veriyordu. Gün ağarmış otobanda asfaltı çiğneyerek geçen arabaların teker vınıltısı bütün sesleri bastırmıştı. Çayırların yavşan otlarının gevenlerin arasından geçerek bariyerleri aşıp yola çıktı. Yolun kenarından şehre doğru yürümeye başladı ısınan asfalt da yürüdükçe tabanı ayrılmış, burnu patlak kundurasının içinde çıplak ayakları kâh görünüp kâh kayboluyordu. Camı açık otomobilinin için de yoldan geçen bir adam kornaya basıp üzerine sigara izmariti fırlattı. Kır gazinosunun biraz üstün de ki köyün çocukları onu görünce taş yağmuruna tuttukları için oraya gitmek istemedi. Şehir çıkışından sağa sapıp tır garajının hemen yanın da ki genelevin sidik kokan otoparkının önünden aşağı doğru yürümeye devam etti. Yükselen güneş ensesinden vuruyor kaşıyarak kanattığı yerlerin üstünü cazırdatarak yakıyordu. Minareleri bodur caminin önüne vardığında bir nebze serinlemek için yağlı çuvalını dizlerinin dibine indirip elini yüzünü yıkadı. Şadırvanın kubbesin de ki serçeler zıplıyor sonra gelip önüne konuyorlardı. Poşetinden bayat ekmek çıkarıp ufaladı. Bir süre oturup serçelerin cıvıltısını dinledi. Caminin imamı bura da olduğun da yiyecek bir şeyler veriyordu bazen. Gelen giden olmayınca yola düştü. Yolda birkaç çöp bidonu karıştırdı. Kartoncular erken davrandıklarından kâğıt bulamıyordu pek. Üvezlerin üşüştüğü bir iki boş konserve kutusunu çuvalına attı. Hurdacı Kazımın yerin de toplayıcılar el arabaların da ki atık çöpleri kantarda tartmak için sıraya giriyor, kartonlardan, paçavralardan, paslı kalorifer peteklerinden parçalanmış otomobil lastiklerinden oluşmuş küme küme tepelere getirdiklerini boşaltıyorlardı. Sıra kendisine geldiğin de çuvalını kantarın haznesine bıraktı.
“İçindekileri boşalt lan ibne!” diye bağırdı Kazım.
İnsanın içini doğrayan çatık kalın kaşları vardı adamın. İri, kara, kıllı kollarını kaldırıp yumruğunu masaya vurdu.
“Ulan Rambo duymadın mı? Şarapçı pezevenk!”
Rambo çuvalını baş aşağı edince beş on parça teneke, bir iki dirsek su borusu, vidalarıyla beraber sökülüp atılmış demiri eğri bir kapı kolu ve konserve kutuları arasında Kazımın eli gidip gidip geldi. “Bu olur... bu olmaz...” diyerek arada bir tuttuğunu fırlatıyordu. Evirdi çevirdi ölçtü biçti hesaba aldığından değil de yanın da ki işçilere gösteri olsun diye her zaman yaptığı gibi konuşmaya başladı.
“Kalıbından utan lan! El kadar çocuklar fırtına gibi zehir gibi çalışıyorlar. Sana el arabası verdik aslan gibi çalış dedik onu da kaybettin. Gerçi deli arlanır mı hiç? arlanmaz tabi. Sırtında sopa kırdım gene akıllanmadın dümbüğün oğlu. Al işte pik demirin kilosu üç lira on kuruş sana verdiğim para zoruma gidiyor ulan!”
Hurdacı Kazım çekmecesinden söylenerek çıkardığı buruş buruş onluğu masanın üzerine fırlattı. Küfrü bastıkça çevrede ki kalabalık keyfe gelmişti. Küçümseyen gözlerle bakıyorlardı. “Dilense bundan çok kazanır” dedi içlerinden biri. Rambo sivri burnunun ucunda toplanan terden bir damlayı, ora dan bir türlü akıp gitmeyen o tuzlu damlayı pardösüsünün koluyla sildi. Gözkapaklarını burnunun üzerine indirdi parayı aldı çuvalını katlayıp oradan ayrıldı. Yaşamın değişen bir yönü yoktu yıldızlar aynı yıldızdı, kuşlar aynı kuşlar, güneş aynı güneş. Bütün gün tek bir hayat ve bütün hayat tek bir gün. Şehir de ki aş evi çok uzaktı ve oraya giderse geri dönemeyebilirdi. Semtin meydanına varmak için çevre yolundan sebze meyve haline mal boşaltan kamyonların ortalığı toza dumana boğan egzoz dumanı eşliğinde yürüdü. Boş bir top sahasını geçtikten sonra mahallenin girişinde bir market açılışına denk geldi. Önünden mis gibi bir koku yükseliyordu. Bir firma kalabalığın için de reklamını yapmak için stant açmıştı. Ayağını sürüyerek karşıya geçti o tarafa doğru yaklaşınca eşarplı bir kadın çocuğunun eline yapıştı. Bir kısmı da sirk de cambaz izler gibi dönüp baktı. Kapıdan koşup gelen güvenlik görevlisi el etti. “Rambo ! Sen karşı da bekle beni!” diye bağırdı. Rambo gerisin geri karşıya geçip bekledi. Patlak kunduralarının başı bombe yaptığından uzaktan biraz Şarlo’nun ayaklarını anımsatıyordu. Güvenlikçi eleman gelip yarısı çorba dolu plastik bardağı uzattı. “Sana buradan ekmek çıkmaz Rambo” dedi “Hadi uzak da dur biraz millet rahatsız oluyor” Rambo eliyle bardağı kaldırıp teşekkür etmek istercesine başını eğdi zaten bura da istediği şey de yoktu. Şarap yoktu mesela Tekelci Arifin marketin de her şey vardı. Sıcak çorbayı iki yudumda bitirdi kuş parmağını bardağın içine daldırıp yaladı. Yolun üstündeki çöplerin birinden silindiri ezilmiş koli bandı buldu kaldırımın üstüne oturup ayakkabısını sararak tamir etmeye çalıştı. Diğer tekine bant yetişmediği için bir şey yapamadı.
Tekelci Arifin dükkanının önünde langırt masasıyla boks makinesi vardı. İki genç pazılarını şişirip yumruk sallayarak makineyi gümletiyordu. Biri daha sıska öteki boksöre benziyordu. Gençler Ramboyu görünce boksör olan makineyi bırakıp elleriyle havayı döverek etrafında dönmeye başladı. Sağ, sol kroşe aparkat çıkarıyor ara da bir ellerini başının üzerinde kilitleyip sözde hamlelere kaşı kendisini savunuyordu. Rambo belki de böyle şeylere alışık olduğundan marketin önünde durup gençlerin eğlenmesini bekledi. Zaten ne yapacağını da bilmiyordu.
“Rambo oğlum savun kendini hadi dik dur yıkılma. Kuşağın nerede oğlum!”
“Ne kuşağı lan. Nerenin Rambosu bu? Kaç yaşında dayı lan bu”
“Ne bileyim lan kaç yaşında kendimi bildim bileli var a..ına koyum. Bizim mahallede herkes tanır Ramboyu”
“Bir şişe köpek şarabına adam keser bu herif. Dili yok mu bunun neden susuyor”
“Eskiden bülbül gibi ötermiş Müslüm baba dan Azer den okurmuş yanıkmış sesi sonraları susmuş.”
“Hikâye! Can mı kalmış lan bunda samyeli vurmuş mayıs çirozuna dönmüş baksana. Aslında bunu salona götürüp bir güzel pataklayacaksın var ya!”
“Yavaş ol lan! Rambo da bir kama var ki çıkarırsa orana sokup çevirir valla.”
“Deli lan bu baksana şuna, mal gibi bakıyor.”
Boksör olan kollarını savurmaktan nefes nefese kalmıştı. Yumruklarını birbirine tokuşturup kenara çekilince Rambo da markete girdi. Eline hormonlu orta boy bir domates bir baş çamurlu yeşil soğan dolaptan da bir tane somun ekmek aldı. Şarap şişeleri tezgâhın arkasındaki raflarda duruyordu. Tekelci Arif önün de ki müşteri ile ilgilenirken raflara uzanıp şişelerden birini üstünde ki pardösünün yakasından içeri soktu. Önün de ki adam işini bitirince elin de kileri gösterip parayı tezgâhın üzerine koydu.
“Seni bu dükkâna sokanda zaten kabahat. Borcunu getirdin mi?”
Rambo işlediği günahın yüküyle öylece duruyordu. Hırıldayan göğsü kabanın içine sakladığı şişeyle beraber bir inip bir yükseliyor, ağzından yine belli belirsiz bir mırıltı çıkıyordu.
“Ya domatesi ya soğanı, birini bırak lan! Daha tütün borcunu ödemedin. On lira ile dükkânı satın alacak gavat!”
Rambo akıllı bir çocuk gibi dükkânın kapısından çıkıp elindeki yeşil soğanı manav tezgahının olduğu yerde ki sandığa geri bıraktı. Daha birkaç adım atmıştı ki arkasından eline Haydar’ı çekmiş üstüne doğru yürüyen Arifi gördü.
“Ulan hırsız! Namussuz uğursuz! Seni öyle bir s.kerim ki şeytan bile maşallah çeker ulan şerefsiz!”
Ramboyu bir eliyle yakasından tuttu öteki eliyle de değneği kollarına bacaklarına artık neresi gelirse orasına indiriyordu. Zavallı Rambo yere kapaklanınca da Tekelci Arifin burnu sivri kundurası ile yerde göğsünün üzerine sağlam bir tekme daha yedi. Elinde ki ekmekle domates ayrı yerlere uçtu. Şarap şişesi ise daha ilk başta düşüp tuzla buz olmuştu. Oradan geçen yaşını başını almış bir adamla, boksör ve arkadaşı Ramboyu esnafın elinden zor aldılar.
“Arif abi yeter öldürdün adamı” dedi Boksör.
“Ne çaldıysa biz öderiz birader belli ki meczup” dedi yaşını başını almış adam.
“Anasından yan fırlamış lan bu” dedi sıska olan.
Tekelci Arifi sakinleştirip dükkanına soktuktan sonra Boksör koşarak geldi Ramboyu yerden kaldırdı. Ekmekle domatesini çuvala tıkıştırdı.
“Kalk Rambo hadi yıkılmak yok! dik dur eğilme. Rambo nerede lan kafanda ki kuşak?” dedi.
Rambo’nun açılan kaşından, patlayan dudağından kan sızıyordu. Boksör sanki ring de centilmence rakibini sırtlayan gerçek sporcular gibi Rambo’nun kolunun altına girdi on beş yirmi metre ilerde köşeyi dönüp bir kaldırıma oturtturdu. Öyle ki bir an Tekelci Arifin yancılığını yapmaktan utanır gibi oldu. Rambo’nun şişmiş kulağında sadece kendisinin duyduğu arı vızıltısına benzer sesler çıkıyordu. Boksör pardösünün ceplerini karıştırdı. “Hah işte buradaymış” dedi. Gelinlerin beline bağlanan kuşağı andıran kırmızı bir paçavrayı çıkarıp Rambo’nun alnına sıkıca bağladı.
“Hayat sana koyar mı be Rambo yıkılmak yok. Arif seni fena benzetti ama şimdi git, hadi git evine dinlen ortalarda dolaşma” Son sözlerini söyleyen boksör topuklayıp ortadan kayboldu. Belki de şehri bu yüzden sevmiyordu Rambo. Şehre sığmıyordu. Yaşama tutunan hayvani dürtülerinden başka bir şeyi kalmamıştı, sesi yoktu, düşüncesi yoktu, gülümsemiyordu, üzülmüyordu, ağlamıyordu bütün bunlar olmadan şehir de yapamazdı şehir ona göre değildi. Bildiği tek şey ona Rambo diye seslenmeleriydi. Adını biliyordu köpeklerde adını bilirdi onlar da seslenince tepki verirdi ama o tepkilerini de yitirmişti. Yediği dayağa değil de şarap şişesinin kırılmasına içerlemişti belki. Lakin o içerleme nedir bilmezdi pekâlâ. Sadece kaldırımlar vardı, akıp giden görünüşler, kayıp giden asfaltlar... Katı sert uzun elektrik direkleri kat etti kan tükürerek. Dağlara doğru, geldiği yere evine doğru koştu. Tatsız tuzsuz domatesini, ekmeğini ısırarak yürüdü. Evine doğru ilerledikçe gökyüzü alçalıyordu. Belki bir şişe şarap olsaydı iyi olacaktı. Dağlar, ovalar, hatta asfalt bile yumuşayacaktı. Anasının memesine yapışan yavrunun huzurlu uykusu gibi uyuyacaktı bozkırın orta yerin de ki mezbelesinde. Seyir tepeye varmıştı. Uzun çam ağaçlarının tepesin de ki dallar hafifçe çatırdayarak salınıyordu. Güneş batıya doğru uzanınca tabiatın gölgelenen zarafeti de ortaya çıkmıştı. Çam kokularının arasından Cümbüş Ali ile gırnatacının sesini duydu. Yanlarına gitti. Yaşı geçkin iki erkek ile iki kadın çilingir sofrası kurmuş, gazete kağıdının üzerine, kavun dilmiş, fındık fıstık dökmüş, çay bardaklarında rakı tokuşturuyorlardı. “Gel lan!” dedi Cümbüş Ali cümbüşün tellerine asılırken gırnatacı da başını sağa sola atarak döktürüyordu. Rambo daha da yaklaşınca kadınlardan birinin şarap içtiğini gördü, şişeyle beraber gözbebekleri de büyüdü. “Oyna lan!” dedi Cümbüş Ali “Beleş araki yok” müşterilerini eğlendirmek istiyordu. Rambo çuvalını indirdi ortaya geçti çalgıcılar etrafını sardı. Kadınlardan biri kalkıp eline mendili tutuşturdu. Kollarını iki yana açıp müziğin ritmine tutunmaya çalışarak kemikli bileklerini kıvırıp sağa sola sallayarak sanki her an yıkılacakmış gibi oynamaya başladı. Ara da bir elinin birini kemerinin üstüne koyuyor başında ki kuşağın sarkan ucunu inceden bir rüzgâr okşuyordu. Kadınlar boyalı tırnaklarıyla alkış tutuyor sonra kadehleri tekrar tokuşturuyorlardı. Kafaları güzeldi.
“Eskiden ayıları oynatırlardı şimdi insanları oynatıyorlar Mevlüt Usta” dedi adamlardan biri diğerine.
“Bu da insan sayılmaz, ama dediğin doğru. İnsanlar hayvan oldu hayvanlar insan birader.”
“Çeeek baba çeek! Gannenin dibini görmeden ölmek yok bugün.”
Mevlüt Usta yanın da ki kadına “Şuna dök hele biraz dedi mikrop kapmayalım” Karton bardağın dibin de ki rakıyı kalkıp ağır aksak oynamaya devam eden Rambo’nun boğazından aşağı bıraktı. “İç ulan iç gözün doysun!” diye bağırdı. Arkasını dönüp masadakilere göz kırptı “Bunlar yolunu bulamazsa sağa sola musallat olur ha” dedi. Masada ki yarım şarap şişesini üstün deki mantarla beraber Rambo ya fırlattı.” Tut ulan götünle göle düştün eşşoğlusu!” Rambo şişesine kavuşunca müzik de duruldu Cümbüş Ali ile gırnatacı efkârlı makama döndüğünde Rambo ormandan çıkmıştı. Bariyeri aşıp otoyoldan karşıya geçti. Bir an için ilk defa aklına kendini tırlardan birinin önüne atmak geçti. San ki yeni bir fikir bulmuş gibi garip bir sevinç duydu. Ama başkasının başını belaya sokmak istemezdi. Viraneye vardığında nabzı yükselmiş nefes nefese kalmıştı boğulur gibi bir iki öksürdü. Hava kararmıştı tenekesini yakmadı. Sırtını duvara verip başını kollarına gömdü ağlamaya başladı uzun zaman sonra gözyaşları sel olup akıyordu. Karanlık çökmüş gece uyanmıştı. Korkuyordu, gecenin karanlığından korkuyordu şehirden korkuyordu, inlerin den çıkan şeytanlardan korkuyordu. Gözyaşları daha dinmeden belinde ki sapı kırık bıçağını çıkardı avucuna derin bir yarık attı, akan kanı ile iki parmağını fırça yapıp duvara bir şeyler çizdi üzerlik tohumunun, dikenlerin olduğu çukura doğru yürüdü şarabın mantarını ağzıyla tükürüp bir yudum içti gerisini kafasından aşağı boca etti. Çukura otların üzerine uzandı çakmağını ateşledi. Düğün çiçekleri, gelincikler bozkırın bütün güzellikleri parlayan alevin ışığıyla aydınlandı. Devler toprağın koynunda uyandı art arda yürüyüp gittiler. Yüce dağlar bile onu yalnız bıraktı çünkü bu gece ondan yücesi olmadı. Gökte ki yıldızlar nur olup gözlerine doldular. Rambo annesini görünce ilk defa çatlak dudakları acımadan gülümsedi. “Artık acı çekmek yok hadi gel yanıma” O okyanusların ötesin de doğmadı, bu toprakların çocuğu, bu Anadolu’nun bu bozkırın efsanesi o bizim oğlumuz. Bugün hala o mezbelenin duvarında kanıyla canıyla onun adı yazıyor RAMBO dik dur oğlum yıkılma!
HAZİRAN/2022
ERKAN KARA

Paylaş:
1 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Rambo Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Rambo yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
RAMBO yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
Paylaş
YAZI KÜNYE
Tarih:
28.2.2026 00:45:32
Beğeni:
1
Okunma:
26
Yorum:
0
BEĞENENLER
SON YAZILARI
POPÜLER YAZILARI
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL