1
Yorum
12
Beğeni
3,7
Puan
77
Okunma
Bazı insanlar hayata geç kalmaz;
hayat onlara erken gelir.
Zehra bunu biliyordu. Günün kendisinden önce davranmasına, ışığın pencereye ondan evvel varmasına, zamanın onun adına kararlar almasına alışmıştı. Sessizliği sükûnet sananlar vardı; oysa Zehra konuşmuyordu çünkü kelimeler içeride büyüyor, söylenirse bir şeyi yakacak kadar ağırlaşıyordu.
Zehra’nın kanı bir süredir mevsimini şaşırmıştı. Dışarıda yazlar geçiyor, pencereler açılıyor, sokaklarda güneş dolaşıyordu ama onun bedeninde kış hiç çekilmiyordu. İliği üşüyen bir şehir gibi titriyor, en küçük rüzgârda kapılarını kapatıyordu. Doktorlar kelimeleri dikkatle seçiyor, bazı sayıları alçak sesle yan yana koyuyor, Zehra bu sayılara bakarken kendi adını duymamış gibi yapıyordu; çünkü adını duyarsa çağrılmış sayılacağını, çağrılırsa gitmek zorunda kalacağını düşünüyordu.
Bağışıklığı yoktu artık; bu bir eksilme gibi değil, kapılarını tek tek kapatmış bir ev gibi yaşanıyordu. İçeri giren her şeyden özür dileyerek korkuyor, bedenini incitmemek için dünyayla arasına görünmez bir mesafe koyuyordu. Kollarındaki iğne izleri takvim gibiydi; günler geçtikçe hangi şeyden ne kadar eksildiğini bedeninin kendisi hatırlıyor, Zehra ise hatırlamamayı seçiyordu.
Yan odada biri vardı.
O odanın gerçekten yan oda mı, yoksa hatıranın yan odası mı olduğundan emin değildi. Bazen birlikte susuyorlardı; en tehlikeli yakınlık buydu. İsimler söylenmiyor, sorulmuyordu. Çünkü bazı isimler sorulunca ağırlaşır, ağırlık da bu evde artık taşınamazdı. Birlikte yürüdüklerinde adımlarını eşitlemiyorlardı; biri hızlanırsa öteki yetişmek zorunda kalacak, bu da bozulacaktı.
Zehra’nın içinden geçen tek bir dilek vardı ama dilek hâline gelmemişti. Dilek hâline gelmeyen şeyler ölümle pazarlığa oturamazdı. Söylemek istese söyleyemezdi; istemek şu an ona fazla geliyordu. İstemek, hâlâ kalmak istemek demekti.
Günler Zehra’nın üzerinden ince bir tül gibi geçiyor, ne tam örtüyor ne de koruyordu. Geceleri ateşi yükseliyor, ama bunu kimseye haber vermiyordu; bazı yükselişler yalnız yaşanmalıydı. Aynaya baktığında kendini tanımıyor, yine de korkmuyordu. Tanınmamak bazen dinlenmekti. Saçları yavaş yavaş başka bir hayata hazırlanıyor, bedenin bazı şeyleri önceden bildiği hissi odanın içinde dolaşıyordu.
O kişi sandalyeyi bazen yaklaştırıyor, bazen aynı mesafede tutuyordu. Zehra bunu fark ediyor ama yorumlamıyordu; yorumlamak bağlanmak demekti. O odadayken daha yavaş nefes alıyor, nefesini ona göre ayarlamıyor, sadece daha az yoruluyordu. Söylenmeyen cümleler bedeninde daha uzun yaşıyordu.
Son gün, ışık pencereye geldi.
Zehra başını çevirmedi.
Işıkla vedalaşmak fazla net bir hareket olurdu.
Odada bir ağırlık vardı; bu yalnızlığın ağırlığına benzemiyordu. Nefesi inceldi, sanki dünyayla arasındaki ip bir yerinden çözülüyordu. Düşünmek istedi ama düşünce yarıda kaldı; kan sözü ondan önce kesti.
“Ben” diye başlar gibi oldu belki,
ama kelime geri döndü.
Zehra istemediği hâlde hafifledi.
O kişi sonradan şunu hatırlayacaktı:
Zehra’nın hiç veda etmediğini
ama hiç gitmediğini de söylemediğini.
Zehra, adı söylenmeden, dileği duyulmadan çekildi hayattan;
birinin içinde yer açarak.
Zaman, Zehra’nın sustuğu yerde başlıyordu.
Zehra son yirmi dört saatine bir sabah gibi uyanmadı.
Daha çok, geceden artakalan bir yorgunlukla gözlerini açtı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu; öğrenmek istemedi. Zaman artık ölçülecek bir şey olmaktan çıkmıştı, bedenin içinde sessizce ilerleyen bir hâle dönüşmüştü.
Odanın havası ağırdı.
Cam kapalıydı ama üşüyordu.
Battaniyeyi biraz daha çekti üstüne, bu bir korunma refleksi değildi; sadece alışkanlık. Alışkanlıklar, insanın elinden alınan şeylerden sonra en son kalanlardı.
Yan odadan bir ses geldi mi,
emin olamadı.
O kişinin orada olup olmadığıyla da ilgilenmedi aslında. Orada olsa da söyleyecek bir şeyi yoktu; olmasa da eksik hissetmeyecek kadar içine çekilmişti. İçine çekilmek, yalnız kalmak değildi. Daha çok, artık kimseyi taşımamak demekti.
Öğleye doğru bir şey içirmeye çalıştılar.
Zehra başını çevirdi.
İstemediği için değil, istemenin kendisi artık fazla geldiği için. İstemek, hayatta kalma niyeti taşırdı; Zehra’nın niyeti yoktu, sadece hâli vardı.
Kolundaki damarlar belirgindi.
İğne izleri üst üste gelmişti; bedenin bir süredir kendisiyle pazarlık hâlinde olduğu belliydi. Zehra buna bakmadı. Bedeniyle göz göze gelmek, vedaya yaklaşmak gibi geliyordu.
Bir ara o kişi sandalyeyi çekti.
Oturdu mu, ayakta mı kaldı,
Zehra bilmiyor.
Sadece odadaki ağırlığın yer değiştirdiğini hissetti. Bazı insanlar konuşmadan da yer kaplardı; bazı yokluklar da fazlasıyla hissedilirdi.
Zehra gözlerini kapadı.
Uyumuyordu.
Uyumakla gitmek arasında fark vardı ve o farkı korumak istiyordu.
Akşamüstü ışık pencereye vurdu.
Zehra yüzünü çevirdi.
Işıkla vedalaşmak fazla kesin bir hareketti.
Kesinlik, bu evde uzun zamandır tercih edilmiyordu.
Nefesi zaman zaman hızlandı,
sonra duruldu.
Biri fark etti mi,
emin değil.
Bazı zorlanmalar seyirci istemezdi.
Geceye doğru ateşi yükseldi.
Bu, bedenin son bir hamlesi gibiydi;
Zehra bunu sezdi ama adlandırmadı.
Adlandırmak, kabul etmek demekti.
Bir cümle geldi aklına.
Söylenmemiş bir cümle.
Yıllardır içinde tuttuğu,
kimliğini bile bilmediği birine aitmiş gibi duran bir cümle.
“Keşke”
Kelime burada durdu.
Devam etmedi.
Devam etseydi bir şey isteyecekti.
Zehra istememeyi seçti.
Gece yarısına doğru oda sessizleşti.
Sessizlik bu kez boş değildi.
Dolu bir sessizlikti bu;
vedaya benzemeyen,
ama kalmaya da.
Son saatlerde Zehra artık düşünmedi.
Düşünmek yorucuydu.
Sadece nefes aldı.
Her nefes biraz daha inceldi.
Sanki dünya ile arasındaki bağ
ip değil de tülmüş gibi.
Sabaha karşı,
ışık henüz gelmeden önce,
Zehra’nın nefesi durdu.
Birden değil.
Yavaşça.
Kimseyi ürkütmeden.
O kişi odadaydı mı,
sonradan kimse kesin konuşamadı.
Ama biri şunu hatırladı:
Zehra’nın yüzünde ilk kez
bir ağırlık yoktu.
Zehra,
son arzusunu söylemeden,
son dileğini bile dilek hâline getirmeden,
çekildi hayattan.
Ve geriye,
söylenmemiş bir cümle kaldı.
Zaman bundan sonra
o cümleyi taşıyanların hikâyesi olacak.
Zehra gittikten sonra odada ilk değişen şey sessizlik olmadı.
Sessizlik zaten vardı.
Değişen, sessizliğin ağırlığıydı.
O kişi ilk gün Zehra’nın öldüğünü düşünmedi.
Bu bir inkâr değildi;
sadece bazı yokluklar ölümle açıklanamayacak kadar tanıdıktı.
Zehra susardı.
Uzun süre susardı.
Bu da onlardan biri gibi geldi.
Sandalyeyi yerinde bıraktı.
Oturmadı.
O sandalyeye oturmak, bir boşluğu kabul etmek demekti.
Kabul etmek aceleye gelmezdi.
Eşyalar olduğu gibiydi.
Bir bardak,
yarım kalmış bir nefes gibi duruyordu masada.
Pencere aralıktı.
Işık içeri girmiyor,
sadece yokluğun şeklini belirliyordu.
O kişi kendini ağlarken yakalamadı.
Yas, bazen gözyaşıyla başlamazdı.
Bazen bir refleks gibi,
aynı saatlerde uyanmakla,
aynı yere bakmakla başlardı.
Zehra’nın adını söylemedi.
Söylese çağırmış gibi olacaktı.
Çağırırsa gelmeyeceğini bilmek
fazla netti.
Bir süre sonra şunu fark etti:
Zehra’yı özlemiyordu.
Zehra’nın yokluğunu da özlemiyordu.
Özlediği şey,
Zehra varken kendisinin daha az eksik olmasıydı.
Bazen ona bir şey anlatmak ister gibi oldu.
Sonra durdu.
Anlatmak için dinleyen gerekirdi.
Zehra dinlerdi.
Ama dinlemek, yaşamak demek değildi.
Gece olunca odada dolaştı.
Işığı açmadı.
Karanlıkta Zehra daha az gitmiş gibiydi.
Işık, her şeyi kesinleştirirdi.
Bir an geldi,
Zehra’nın kendisinden hiçbir şey istemediğini hatırladı.
Bu, onu incitti.
İnsan bazen sevilmekten değil,
ihtiyaç duyulmaktan emin olurdu.
“Keşke benden bir şey isteseydin,”
diye düşündü.
Ama sonra anladı:
İstemek, Zehra için kalmak demekti.
Zehra kalmayı değil,
yük olmamayı seçmişti.
Yas burada ağırlaştı.
Çünkü bu bir kayıp değildi sadece;
bir ihtimalin de kapanmasıydı.
Ne olduklarını asla bilmeyecek olmak,
ne olabileceklerini de silmişti.
O kişi Zehra’yı
bir sevgili gibi özlemedi.
Bir dost gibi de değil.
Daha çok,
hayatın içinde açılmış ve
hiç kapanmamış bir parantez gibi.
Günler geçti.
Kimseye “yas tutuyorum” demedi.
Çünkü bu yas
başkalarına anlatılacak türden değildi.
Bu,
sadece kendisiyle yaşanacak bir eksilme hâliydi.
Bir sabah,
Zehra’nın sustuğu yerde
kendi sesini duydu.
Bu ses ona yabancıydı.
Anladı ki Zehra giderken
yalnızca kendini değil,
onun susabileceği bir alanı da götürmüştü.
Ve ilk kez ağladı.
Sessizce.
Kimseye göstermeden.
Çünkü bu ağlayış
Zehra’ya değil,
Zehra’yla mümkün olan
ama hiç yaşanmamış bir hayata idi.
Yas,
burada bitmedi.
Ama biçim değiştirdi.
Artık Zehra
bir hatıra değildi.
Bir ölçüydü.
O kişi bundan sonra
her yakınlığı,
her susuşu,
her yarım kalışı
Zehra’ya göre tartacaktı.
Ve hiçbir şey
o kadar sessiz olmayacaktı
bir daha.
Yıllar sonra, o kişi aynı şehirde yaşamıyordu artık.
Şehirler değişmişti, odalar değişmişti, sabahların saati bile başka bir ritimle başlıyordu.
Ama bazı alışkanlıklar taşınırdı;
bir kapıyı yavaş kapatmak gibi,
bir cümleyi yarım bırakmak gibi.
Zehra’nın adını kimse sormadı.
O da söylemedi.
Bazı isimler anlatıldığında küçülürdü;
Zehra’nın adı anlatılmaya değil,
taşınmaya uygundu.
Hayat devam etmişti denebilirdi.
Ama devam etmek, tamamlanmak anlamına gelmiyordu.
O kişi sevmeyi öğrendi belki,
yan yana durmayı,
yük olmadan paylaşmayı;
ama hiçbir yakınlık
Zehra’nın bıraktığı sessizliği geçemedi.
Bir gün,
sıradan bir öğleden sonra,
bir pencerenin önünde durdu.
Işık camdan içeri giriyor,
odanın ortasında durup dağılıyordu.
Zehra’nın ışığa bakmamayı seçtiği anı hatırladı.
O an, yıllar sonra ilk kez,
başını çevirmedi.
Işığa baktı.
Uzun uzun.
İçinde bir cümle belirdi.
Yıllardır tamamlanmamış,
ama artık acele etmeyen bir cümle.
“Keşke”
Bu kez durmadı.
Devam etti.
“Keşke istemeni isteyebilseydim.”
Cümle bitince
oda değişmedi.
Dünya durmadı.
Ama bir şey yerine oturdu.
Zehra’nın ölümü
o kişinin hayatını yıkmamıştı.
Ama ona şunu öğretmişti:
Bazı insanlar hayatımıza
kalmak için değil,
ölçü olmak için girerdi.
O kişi artık biliyordu;
en büyük yas,
birini kaybetmek değil,
ona bir şey verememiş olmaktı.
Pencereyi kapattı.
Işığı söndürmedi.
Çıktı evden.
Yürürken
adımlarını eşitlemedi kimseyle.
Ama kaçmadı da.
Zehra artık
bir eksiklik değildi.
Bir yokluk da değil.
Bir eşiğin adıydı.
Ve bazı insanlar
o eşiği geçemez.
Ama orada durmayı
ömrü boyunca
doğru bir yer sanır.
Zaman burada bitti.
Çünkü artık
kimse susmuyordu.
5.0
67% (2)
1.0
33% (1)