HakkınSesi
845 şiiri ve 652 yazısı kayıtlı Takip Et

'eftamintokoftiden'



'eftamintokoftiden'



Bir an yastığımı olduğu yerden fırlattım. ‘Tak tak’ çekiç sesi pencereden geliyordu. ‘Aman Allah’ım ne oluyor’ diye kanepede oturdum. Kendime gelebilmek için beklemeye başladım. Uzun zamandır başımı ellerimin arasına almamıştım. Gözlük varken yüzüme çok dokunmak istemiyorum. Bazen hata ediyorum, parmağım gözlüğün camına değiyor da ‘al işte’ diyorum, aldın mı başına belayı.’ Bu hayatta en sevmediğim işlerden biri gözlüğün camını temizlemektir. Bir keresinde şakayla karışık birine ‘tükürükle hiç gözlüğünü temizledin mi’ diye sormuştum da keşke sormasaydım böyle bir şeyi diye saatlerce kıvranıp durmuştum. Bir kere tükürük asitli bir sıvı, temizlemekten yana daha çok kirletir. Üzerine temizlik yapacağım iddiasıyla daha kötü bakteri saçarak göze enfeksiyon kaptırma olasılığı da var ki, neyse efendim bunlar ellerimin arasındaki başımın o an düşüneceği şeyler değildi. ‘Gözlüğü yıka’ uyarısını ciddiye aldığımdan günden beridir, canım sıkıldıkça numaralı camların üzerine damlayan suyun izlemeye bayılırım.

‘Gece ne çok maziye daldım, ondan böyle başım ağrıyor; üzerine de kendime gelemiyorum’ diye düşünürken, rüyayı hatırlamaya başladım. Rüyamda Recaizade Mahmud Ekrem’i anıyordum anmasına ama yalan mı sayılırdı? Telefonu açtığımı dün gibi hatırlıyordum: ‘Alo, fatih abi nasılsın. İyi misin? İyi iyi, idare eder, aynen ya, ya ne olsun bok gibiyim işte, neyse özet geçeceğim çünkü yanına gelince bol bol dertleşiriz. Hayırdır evet. Yok be, karı kız dalgası değil, araba alacağım Muğla’dan. He ya, adam İzmir’deymiş. Aslında İzmir’de de olabilirmiş cumartesi. Noter var ya o gün, gider arabayı alır, noterde de işleri hallederiz diye düşündüm. İşin yok değil mi? Balık mı? Çıkmazsın be boş ver şimdi kayığı, oltayı. Sana en güzel yerde balık ısmarlarım. Üzerine de sıcak sıcak tahinli helva yeriz. İrmik değil be, tahinli. İrmiği sonra yeriz. Alay etme be abicim, ciddiyim. Senden başkası kullanamaz onu şimdi. Evet… Yok be, yok o değil. 2000 model. Şey ya 1.6 motor. Yok, benzinli sadece. Düşünme be ne kadar gider diye. Ya yok sayısal, on numara filan çıktığı; biraz borçlandık. Bak, bir gün sürmez işimiz. Kırma be! Tamam, tamam be söz, orada yeriz balığı. Sende de ne balık sevdası çıktı be abi? Şaka mı? Ya, ibnelik ben de işte, alıngan bir şey oldum. Tamam, Cuma yanında biterim, sonrası Allah Kerim.’

Dine döndüm işte. Döndüm mü ben tam dönerim. Ehliyet alırken de ne dönmüştüm kavşağı, yanımdaki kadın sürücü öğretmeni de ‘ay yavaş, ne dönüyorsun böyle’ demişti. Şapşik kadın, pek de güzel sayılmazdı ama şu argolu ağzıma nazaran bana ne çok yardımcı olmuştu. Hani heyecanımı da anlamıştı, bir güzel yardımcı olmuştu. Vitesi tutarken bileğimde bir tespih eksikti de söyleseydim nazar değerdi. Neyse, ne diyordum; camiye gidiverdim. Hem de en sevdiğim camilerden birine. Bazen yadımdan ne geçer bilir misin abi? Fatih abi de ne güzel çeviriyor direksiyonu. Hidrolik olmasaydı daha artistik olurdu ya, belleğime yazık şimdi! Eskilerden kim kaldı; belki 94 model şu Ceyhun abinin arabası olsaydı iyi olurdu ama o da Bmw, öküz gibi semirir adamın kartındaki parayı. Bazen şey derim abi, şu sevdiğim camilerden birine sevdiceğimle beraber gireyim, şöyle şükür namazı babında iki rekât kılıp, sonra aheste sürur etmiş tarih kokulu sokaklarda dolaşıp, bir güzel maziye caka satalım. Hani mazi de ne mazi! Bahtsız adamın mazisi güzel olsa ne olur? Şu kolumda apansız acayip zamanlarda ağrır oldu. Şimdilerde yine garip bir düşünce benim üzerimde hayalet gibi, kimseden yardım gelmeyeceğini iyi bilirim. Pilaki yerim, yine de yardım beklemem. Hem yardım eden mi kaldı hayatımda abi? Sen olmasaydın bu arabayı İzmir’de şu durduğu sokaktan çıkaramazdım bile. Görmedin mi arabalar nasıl da önüne arkasına park edilmiş. Vallahi iyi şoförlüğün var! Şu iki günde bana öğretsen, sonrası Allah Kerim.

Sanırım adımı Fatih’te ‘Allah Kerim’e’ çıkaracak. Ben dine döndüm mü tam dönerim. Yok öyle beş vakte gün geçirmek; sabah namazı öncesi bir, öğle namazı öncesi bir, akşam namazı sonrası da bir nafileyle karışık namaz kılarım ki, tanımayan görse molla zanneder. Hem ne varmış benim dindarlığımda; kimseye bazı küstahlar gibi dini pazarlayıp, kendime menfaat filan elde etmem ki! Benimkisi ölüm korkusundan ibaret. Araba alıyoruz ya, bir şey olmasın diye en güvendiğime sığınıyorum; o kadar! Cennette arsa pazarlayan ibneyle benim sofuluğumu karıştırana aşk olsun! A be deyyus, din simsarı yavşak, arsa pazarlıyormuş ahlaksız! Ulan senin kaç tane villan var, en son model arabayla dolaşıyorsun. Be eşşek, bir de sana inanmadığını söyleyen aptallar var ki, senin şu işgüzarlığına izin veren büyükbaşlarına tapınıyor. Resmen putperest o aptallarda, işin zevzekliğiyle ‘ya ne varmış benim görüşümde’ diye bir de akıl verip duruyorlar. Neyse abi, sen yola bak bana aldırış etme. Gidelim şu eksperhiz mi ekspertiz mi ne zıkkıma; gidelim de arabayı kontrol ettirelim. Sahibi ne demişti sahi:’ Beyler, bu Japon arabası, başka markalarla kıyaslamayın. Hem içindeki konfor benim amcaoğlu Ruşen’in oğlu Sedat’ın 2015 model arabasında yok!’ Adamın yüzünde meymenet yoktu ya, neyse canım o kadar dine döndük, Allah’a yalvardık. Bizim gibi gariplerin Allah’la arası zaman zaman kötü gibi dursa da yeri geldi mi Allah’ın sözünden çıkmaz, bir yol vardır o da şehadet diye cenk bile ederiz. Ha, öyle kimsenin adamı filan olmayız! Rab demiş zaten diyeceğini. Adam yılların ilahiyatçısı, gelmiş paso uyduruyor bir yerinden; yok şöyle farzlar var da şöyle olmalıymış da! Ulan ekranda durmuş milyonları cukka ediyorsun ibne de nerede yazıyor kuranda kırkta birini zekât diye verin? Senin atıyorum bir milyonun olsa, onun kırkta biriyle benim gibi garibin on bininin kırkta biri bir midir? Bir milyonun kırkta biri ne eder sahi? Kırkı on ile çarpsak dört yüz bin. E, sonra? Yok bu olmadı, kırkı beş ile çarpsak eder sana iki yüz. İki yüzü yüz ile çarpsak eder mi sana yirmi bin. Yirmiyi de beş ile çarptık mı eder sana yüz bin. E, yine olmadı. Neyse canım bir milyon tl’si olan adam yirmi beş binini zekât diye veriyorsa yine de helal ona! Gıybet edip, yolda başımıza kaza çıkarmayalım. Of of, bu ne abi! Gördün mü şunu?

Ekspertize arabayı baktırmak için sanayiye geldiğimizde, bizden önce arabasını ekspertize gösteren genç bir kadını görüp, vuvuzelaya üflemeye başlamıştım. Kavançom garibim Fatih abi genç kadını önce bir süre süzmüş, sonra da ‘bu tam benlik, baksana minyon, çıtı pıtı, ele avuca gelir cinsten’ diyerek oltama doğru yaklaşmıştı. Arabayı ilk günden çapkınlık minvalinde kullanacağımı kırk yıl düşünsem aklıma getirmezdim. İşin dalgası bir kenara, bu arabayla değil çapkınlık yapmak, tır bile sollarken iki kere düşünmem gerekiyordu. Araba oturaklı, güçlü arabaydı ama neredeyse yirmi yaşındaydı. Çok zorlarsam orasından burasından ikinci gün ses geleceğini bana fısıldar gibiydi. ‘Dur’ dedi, ‘ben bu kızla konuşacağım.’

Ekspertiz önüne arabayı park ettikten sonra, ben sigara içmek adına arabanın arkasına geçip, kaputa sırtımı yaslayıp beklemeye başladım. Bale’in Harsh filmindeki siyah ford’u gözümün önüne geldi. İşin en can alıcı noktası şu bagaj kısmına dokunup, caka basabilmektir ama ben yine de tez elden cızlanıp, yola koyulmak istiyordum. Genç kadının güzel duruşu, imitasyon deri ceketi içerisinde belirgin omuz hatları, altında uzanan elbisenin etek kısmının sardığı poposu vs. Hiçbiri benim gibi dine dönmüş birini yoldan çıkaramazdı. Zaten andavalın biriyim, ne diye bu tipte biri ahtuyla nam olup, metali kızgın ateşlerde söndürmeye can atsın? Bitirim gibi şu bakışı, ahudan ne farksız; ah bir de yürüyüşü yok mu, ceylan gibi seker ah be kız! Façamızı düzgün yapmaya imkân bırakmadan Fatih abi genç kadınla beraber yanıma gelmez mi! ‘Tanıştırayım sizi, bu güzel bayan Dilek, bu da arkadaşım …’ Bayan da, bayan baydın beni be abi beni ummadan. Yok mu pansuman? Ege üniversitesinde doktur imiş Dilek bacımız ama öyle tıp doktoru değil. Hangi bölümdü? Ha, genetik üzerineydi sanırım. Vay, kıza bak sen, dna,rna uğraşır zaten böylesi! Ne hırt adamın tekisin oğlum sen, haybeci olup, arpalamaktan şöyle güzel bir gaco bile bulamadın kendine ya, yazık sana! Hem ahladın sapına gelir mi böylesi? Zulan dolu külüstür, mira efendi; trişkadan kendine ayarladığın manaya kakanla kalakalırsın da, yanında hampa bir dost bile bulamazsın.

Yine de kimse benim dine döndüğümü inkâr edemez. ‘Dilek Hanım’ dedim, ‘size bir şey anlatmak istiyorum ama öncelikle sizden sadece bir şey öğrenmek istiyorum.’ Genç kadına böyle söyleyince garip bir şekilde heyecanlandığını fark ettim. ‘Sadece size bir şey sormak istiyorum ve siz de lütfederseniz evet ya da hayır diye cevap verirsiniz.’ ‘Buyurun, sizi dinliyorum’ dedi. ‘Siz hiç hayatınızda, çocukken İzmir’in Gaziemir’inde yaşayıp, sonra orada parklarda çocuklar gibi koşturup gülüp eğlendiğiniz oldu mu? Hani öyle genç kız iken, sevgili ayağına değil, pabuç daha küçükken, şöyle dört beş yaşlarında diyorum.’ Fatih abi bir eliyle yüzünü kapatıp, usulca adımı fısıldamıştı. Dilek mahsustan mı gülüyordu anlayamamıştım ama bana bakıp ‘ne acayip konuşuyorsunuz siz ya, pardon, evet yani, Gaziemir’de yaşadım, hatta tarihini de söyleyebilirim ama çok saygısız bir tavrınız var. Af edersiniz direkt yüzünüze bunu söylemek istemezdim ama Fatih Bey’in nezaketi yanında sizin nahoş soru sorma şekliniz ve bu karakteriniz beni çok şaşırttı. Yeni tanıştığınız bir kadının böyle evinizde kolpa yapar gibi durmanız ve arabaya yaslanışınıza bakılırsa, sizi bir yerden tanıyor olsam bile iyi ki sizin gibi birine hayatımda yer vermemişim.’ Şinanay yavrum şinanay, yıllardır ne zaman dara düşsem aklıma gelen o küçük esmer kızı, hayatımda göreceğim hiç aklıma gelir miydi? Demek kız İzmir’den hiç çıkmamış! Ne de güzel bir şey olmuş! Ağzıma yapışan şu argo halini ben de başlarda sevmiyordum ama çalıştığım iş yerinin jargonu böyle olduğundan alıştım. Hem ne varmış söylemimde? Dine döndüm diyorum, ulan birinizde beni şöyle azıcık da olsa tebrik etse. Maşallah ne güzel namaz kılıyor dese! Yıllarca inşallah, maşallah diyene gülüp, eğleniyordunuz a ahmak sürüleri, şimdi bendeniz bir maşallah demenizi bekleyince mi çok oluyor? Aman korkmayın, usulüne göre bıyık bırakıp, orada burada müdürlük filan da beklemiyorum. Kendi halinde basit bir emekçiyim. 1 Mayıs gelince heyecanlanır, ‘günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır’ diye bağırasım gelir. Cumhuriyet Bayramı olur, Demirağlarla ördük der göğsümü dikleştiririm. Ulan benim gibi dine dönmüş birini devrimci yapar bu ibneler!

Gözümü kapatıp tekrar açtığımda karşımda Fatih abiyle, Dilek’i görünce rahatladım. ‘Kusura bakmayın, hatta özür diliyorum sizden’ diye giriş yaptım. ‘Yıllardır bulmaya can attığı birini karşısında görünce insan, afallıyor tabi. Siz benim bu yaşıma kadar hayallerimde olan tek kişisiniz. Sizi burada bulmayı, sizinle karşılaşmayı inanın nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Fatih abi, bu güzel kadınla beraber fotoğrafımız var. Daha çocuktuk tabi, kendisinin hatırlayacağını sanmıyorum ama o güzel günlerden kalma bir armağan olarak fotoğrafımızı hep saklıyorum. Lütfen sizden tekrar özür diliyorum. Ağzından çıkanı kulağı duymayan bir insan değilim, sadece heyecan yaptığım için bir süredir kullandığım bozuk konuşma haliyle konuşur oldum. Af ederseniz…’

Uzunca kirpiklerini kırpmadan bana bakıyordu. Fatih abinin şaşkınlığı daha fazlaydı. Arkadan bir ses ‘Dilek Hanım, arabanızı akşam alabilirsiniz’ dediği an, ekspertizden ‘sıra sizin, buyurun’ diye bir ses daha duyuldu. Dilek sonradan anlatacaktı; arabasını satmak için ufak tefek pürüzleri gidermek adına ekspertize getirmiş, ekspertiz yine öğretim görevlisi bir arkadaşının abisi olduğundan, arabadaki sıkıntıları bulup, Dilek’i hiç uğraştırmadan sorunları servis yardımıyla halledip, arabayı Dilek’e geri vereceklerdi. Şans bu ya, bizim işimiz zaten kısa sürecekti. Dilek’in taksiyle fakültesine dönmesine kimin gönlü razı olurdu? On dakika evvel beni aşağılamakta haklı Dilek, gülen gözleriyle muhabbete koyulmuştu. Fatih abi arabayı kullanırken bir yandan bana bakıyor, bir yandan da dikiz aynasıyla Dilek’i kesiyordu. Hiç yoktan çoktandır ağzıma yapışmış argodan beni kurtardığına mı sevineyim, yoksa Dilek’i bulduğuma mı? İkisi birden güzel bir histi! ‘Fatih abi’ dedim, ‘hiç öyle yan çiz.. Aman diyeyim, hiç öyle gelmem demesin, Dilek’te gelecek bizimle balığa. Sana sözüm söz, bu ilki olacak. Dilek’i bulmuşum ben, yılların fenokopisi zuhur eylemiş, anozomiye lanet malet, delesyon olduğum yıllara inat uçlarım birleşecek.’ Dilek’e göz ucuyla bakıyordum. Kahkaha gibi bir ses kendisinden ön tarafa geliyordu. ‘Siz deli misiniz ya, nereden çıktınız karşıma’ demeden önce Fatih abi ‘adam iki dakika da genetik hıfzetti, mübarek be’ demişti.

Restoranın ismi son bir saat içinde yaşadıklarımız kadar ilginçti. Dilek ‘lütfen, buraya kadar araba almak için gelmişsiniz madem, sizi en şekil restoranda ben misafirim olarak ağırlayacağım’ demişti. Yalnız önemli bir sıkıntımız vardı. Araba ekspertizden sağlam olarak çıkmıştı çıkmasına ama sahibine gidip, devir işlemi yaptırmamız gerekirken biz öğle yemeği babında restorana gidiyorduk. Arabadan inip yürürken, Dilek bir an düşünceli olarak beni görünce ‘hayırdır, yoksa hala ilk söylediğim şeylere mi alınganlık ediyorsun? Hak etmiştin o ayrı ama geçti bitti artık. ‘Dilek benden de tez canlı çıkmıştı. Yirmi yıllık arkadaşım gibi ‘yok be Dilek, seninle alakası yok be canım, notere gidecektik devir için, onu düşünüyordum’ dedim. ‘Ha ha, tek düşündüğün bu olsun oğlum, biz anadın mı hallederiz, ne güne duruyoruz’ diye söyledikten sonra kahkaha attı. ‘E, üzüm üzüme baka baka’ diyerek de ekleyince asıl afallayıp kalan ben oldum. ‘Ya sen ne matrak kızmışsın’ deyince, ’35.5 şekerim’ demesi üçümüzün birden katıla katıla gülmesine sebep olmuştu. Fatih abi arkamızdan yürüyordu. Onun sesini duydum:’ Noter beşe kadar açık. Saat daha iki. Dilek eğer isterse bizimle gelir. Sonra akşama arabasını alması için sanayiye geri döneriz. İşi yoksa bizim için sıkıntı olmaz.’ Fatih abi Hızır gibi yetişmişti. Benim söylemekte güçlük çektiğim işleri o rahatça söylemişti. Dilek işaret parmağını dudağının kenarına götürüp ‘hım’ çektikten sonra ‘neden olmasın, ikinizin de genetiğini bilirim, sıkıntı olmaz’ deyince yine üçlü bir kahkaha topu havaya yükseliyordu. Cidden matrak bir kızdı. Yaptığı espriler normalde belki de ciddiye bile alınmazdı ama konumu gereği her şey daha mizahi olabiliyordu.

‘Balıkçı Şekip, balığımız şekil…’ Sloganın pek tutacağı yoktu ya yine de balık tutabildikleri ya da tutturabildikleri için şanslı olmalılardı. Masamızın seçmek için Dilek’i bekliyorduk. İçeri girer girmez lavaboya gitmişti. Lavabodan döndüğünde ‘beni ayakta beklemenize gerek yok, oturun beyler hadi’ diyerek yanımızda duran ilk masaya bizi yönlendirmişti. Oturduk. Fatih abiyle Dilek yan yanaydı, ben karşılarında oturuyordum. Böylesi daha iyiydi. Telefon elimdeydi. Ben telefonda aramakta olduğum şeyle meşgulken, Dilek Fatih abiye işlerimizi, kaldığımız şehirleri sorup öğrenmişti. Arada göz ucuyla bana bakıp, tekrar Fatih abiye bakıyordu. İnanılmaz bir pozitif enerjisi vardı. Klasik bir şekilde ‘bu kadar pozitif enerji yayan bir insanın kendi içinde saklı onarılması güç yaraları vardır’ ezberini hatırlamak istemiyordum. ‘Hah, buldum be sonunda’ diyerek, telefonu Dilek’e uzattığımda, Dilek fotoğrafı görür görmez hüzünlenmişti. ‘Çocukluğumuz… Ne güzelmişiz’ derken, ‘şimdi de çok güzelsin’ deyip, yüzümün kızarmasına engel olmaya çalışıyordum. Fiskos sehpası üzerindeki yadigâr vazoyu kırmış çocuk kadar mahcuptum. Yine de Bayraklı civarında geçen çocukluk günlerimi unutacak biri değilim ve huysuz dedemin, amcamın saat kulesi yanında gördüğü Barış Manço’yla görüşmek için direttiği an ‘bırak şu ibneyi’ deyip, amcamı kolundan tutup uzaklaştırdığı hikâyeyi hiç kaldıramayacağım. Hayır, hiçbir şeyi unutmuş değilim. Dilek’le karşılaşmadan önce arı sokası dilimin haliyle, şimdiki halini kıyas bile etmek istemiyorum. Demek bana da şöyle bir güzelliği temaşa eyleyip, onunla güzel sohbet etme ilacı lazım ki dedem gibi huysuz bir küfürbaz olmayayım!

‘Fotoğrafı bana atar mısın’ dediği an kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Bir an durup ona bakmıştım. ‘Ha, telefon numaramı vereyim, 05…’ Hay ağzına sağlık, her gün yüz yüze geldiğimiz insan bize böyle bir anda telefon numarasını vermez, sen kalk çocukluk arkadaşınım diyen insana inan ve sonra bu olay doğru çıktığı andan iki dakika sonra numaranı ver. Helal kız sana Dilek! Vallahi bravo diyorum ve seni alkışlamak istiyorum. Fakat sakin olmalıyım. Sakin durmalıydım. Sakin, yavaş… Fatih abi heyecanımı anlamış gibiydi. Dilek birden bana dönüp ‘Fatih’inde numarasını bana atarsın sonra’ deyince, Fatih abiyle göz göze gelmiştik. Aslında bu başarı onun eseriydi ama ortada sanki paylaşılması gereken bir ganimet varmış gibi düşünmek saçmaydı. Koskoca fakültede doktor olan genç bir kadının bizim gibi çulsuzlarla ne işi olabilirdi ki? Bunu sonradan Fatih abiye söylediğimde bana kızmıştı. Haklıydı belki de ikide bir edebiyat parçalamak adına şu gariban lafazanlığı etmenin manası yoktu. Kimler kimi, neyse. Balık şahaneydi. Tatlı olarak tahin helvası sorduğumda, aldığım yanıt beni pek memnun etmemişti. ‘İrmik var alır mısınız?’ Yahu İrmik tatlısı ile balık mı yenir? Tahin… İlle de tahin yahu, neyini anlamıyorsunuz ki!

Yemeğin parasını Dilek öderken ‘adımınızı atarsanız sizi hapse attırırım. Dna’nızı aldım, sakın!’ diyerek espri yapıyordu. Bir yönüyle ikide bir genetik espri yapması onu sıradan gösteriyordu ama ‘koskoca akademisyen diye espri yapamayacak mı’ diye kendime böyle düşündüğüm için kızıyordum. Restoran çıkışı ‘bir şeyler içelim diyeceğim ama siz yola çıkacaksınız, olmadı çay içelim, çok sevdiğim bir mekân var, sizi oraya götüreyim. Nargilesi çok güzel oluyor; elmalı hem de!’ demesiyle beraber yola koyulduk. Yolda aklımıza noter gelince, arabanın sahibini arayıp, arabanın devir işlemlerini yapmak üzere çağırdık ve beraber notere gidip işlemleri tamamladık. Üzerimdeki on bin lirayı adama verdikten sonra ‘kalan on bin pazartesi hesabında olur’ diyerek telefondan yaptığım havale işlemini gösterdim. Adam zorluk çıkarmamıştı. ‘Olsun, olsun da sonra polis molis uğraştırmayın beni’ diye yakasını silkip yanımızdan gitmişti. Fatih abi ‘işimiz tamam, şimdi de Dilek Hanım’ı sanayiye bırakalım’ dediği an gönlümü bir hüzün kaplamıştı. Arabada sadece radyodan gelen müziğin sesi vardı: ‘Yokluğunda çok kitap okudum, aradım; neredesin nerede? Ara sıra resmine dokunup, ağladım; neredesin nerde?’ Karma nasıl bir gayretle bu şarkıyı karşımıza çıkarmıştı, anlam veremiyordum. Ciddi ciddi ön yolcu koltuğunda usulca ağlamak istiyordum. Garip bir mutluluk beni sarıp sarmalarken, Dilek pamuk gibi sesiyle bir şeyler anlatıyordu. Ara ara Fatih abi kısa cevaplarla yola bakarken yanıtlıyordu. Sanayiye giriş yaptığımızda Dilek ‘lütfen ama kırmayın beni, akşam beraber güzelce vakit geçiririz. Çocukluk aşkım benim, Fatih’e de söyler misin, zor diyor, gelemeyiz. Gelin lütfen.’ Garip bir ısrardı bu ama benim o an bunu anlayacak halim pek yoktu. Bana ‘çocukluk aşkım mı’ demişti. Yanına gidip, sımsıkı sarılıp, yanaklarından, yüzünün her yerinden öpmek istiyordum. İyi ki yanında değildim.

Ekspertiz önünde ayakta durmuş, sırayla Dilek’in bizi öpüşünü izliyorduk. Her iki yanaktan öperken vücudunu sarmalayan tatlı bir parfümün kokusu burnumun direğine kazınıyordu. ‘Ah ya ahu, ah ya, nasıl kaybederim şimdi seni’ diye arkasından sayıklarken Fatih abiye çocuk gibi ‘kalalım’ diye ısrar ediyordum. Onunda pek gitmeye hevesi yok gibiydi. Kederli bir halde telefonuna gelen mesajı gösterdi. Gizem’den gelmişti. ‘Kedin’ yazıyordu fotoğrafın üzerinde, ‘çok fena üşütmüş Fatih, ben süte antibiyotik karıştırıp vermek istedim ama içiremedim bir türlü. Ne zaman geleceksin, veterinere götürmek şart!’ Fatih abi konuşuyordu ama umurumda bile değildi: ‘İki saatte gideriz, gidip nöbetçi eczaneye götürürüz. Dilek hoş kızdı. Çağırdı, gidemedik yanına. Kötü oldu. Hem yorulduk da yarın seninle araba çalışacağız, unuttun mu?’

Pazar gününün yarısı araba sürmekle geçmişti. Boş arsada önce arabayı tanıma, sonra yavaştan en tenha sokaklarda, caddelerde vites yükselterek tur üzerine tur atmalar. Fatih abi ‘sen bu işi biliyorsun, bilmiyorum diye bir de atıp tutuyordun. Gidersin sen buradan rahatça’ diyerek içimi rahatlatmış olsa da aklım hala Dilek’teydi. Yazmasını bekliyordum. Değişik bir prensip üzerine yaşadığım doğrudur. İlk mesaj ondan gelmediği sürece ona mesaj filan atmayacaktım. Bir ara profil fotoğrafını çocukluk fotoğrafı olarak değiştirmesini bile ummuştum. Bazen çok saf olabiliyorum. Üç gün daha Fatih abinin yanında kaldıktan sonra arabamla ilk uzun yola, evime doğru yola çıkacaktım. Aslında mutluydum. Fatih abiye defalarca teşekkür edip, yanından ayrıldığım an ‘ah be salak kafam, adama böyle kuru kuru teşekkür edip yanından ayrılıyorsun, olacak iş mi’ diye düşünürken, hediye alma özürlüsü olduğumdan yola devam etmeye karar verdim. Yıllar sonra iyi kötü bir araba sahibi olmuştum. Araba cidden güzeldi. Adamın dediği kadar da vardı. Pazartesi bankadaki on bin hesabına geçtikten sonra arayıp ‘paran geçti mi hesabına Niyazi abi, kontrol ettin mi’ diye sormuştum. ‘Geçti geçti, hayrını gör’ deyip telefonu kapatmıştı. Arabada sıkıntı olmadığı için adamın tavrına bir şey söylemek istemiyordum. Ta ki güzel bir köfte ayran sonrası eve oldukça yakınken arabanın birden tökezleyip, ‘durdur lan beni’ diye bağırmasına kadar. Arabayı tekrar çalıştırmak için bir süre daha bekledim. Bir, iki, üç derken marş sonrası en sağlam iş arabayı direkt sanayiye bir ustaya göstermek olacaktı. Japon oto yazılı tabelayı görür görmez arabayı yanaştırdım. Küçük bir çocuk ‘usta, araba geldiğğğ’ diye bağırdıktan sonra izbandut gibi bir adam siyah camekanlı bölmeden gözüktü. Selamlaştıktan sonra arabanın derdini anlattım. Ustanın işini bilmesini canı gönülden istiyordum. Dine dönmüş bir adamı üzmek istemezlerdi değil mi?

‘Yağ.’
‘Ne yağı ustam anlamadım?’
‘Yağ yok arabada.’
‘Nasıl yok, arabayı İzmir’de ekspertize gösterdim. Sıfır sıkıntı dediler. Raporu da elimde.’
‘Sahte, kandırıldın. Yağ yok arabada. Doğru da demiş olabilirler, o zaman yağ yakıyor bu araba.’
‘Usta hangi dediğinin doğru olduğunu sen bilirsin tabi, bir bakarsın artık.’
‘Bakarım ama işim çok. Yarına gel al.’
‘Yağ diyorsun usta. Altı üst yağ koyacaksak, ben de alır koyarım.’
‘O zaman koy, sen koy. Ama yine yakar. Yine böyle sıkıntı yaşarsın.’
‘Sağ olasın yardımcı olduğun için.’

Sanayide dolaşırken, ‘yağ, filtre değiştirilir’ yazılı, Schumacher’in fotoğrafının olduğu küçük bir tamirciye yanaştım. Usta yağı değiştirirken ‘bak şunun altında contası eskimiş birader, bir ara gel değiştirelim istersen, o zaman yağ kaçırmaz bu’ dedikten sonra içime garip bir rahatlık dolmuştu. Borçla şu külüstürü aldık, bir de üzerimize tonla yük çıkarmasın diye boşuna mı dine dönmüştük? Neyse canım, kafam artık rahattı. Tek endişe edeceğim şey, Dilek’ten hala hiç mesajın gelmemiş olmasıydı.

Yastığımı yerden kaldırdım. Başımı ellerimin arasında daha ne kadar tutabilirdim? Başım ağrımaya devam ediyordu. Tüm gece Dilek’in profil resmine bakıp, parfüm konusunu anımsayıp, ara ara ağlamıştım. Tek bir mesaj dahi atmamıştı. ‘Ah ulan’ diyordum, ‘kız eşşek mi, tabi bizden ilk hareketi bekleyecek. Fakat nerede sende o yürek!’ Tam telefon elimde, tekrar fotoğrafına bakmak için profiline girdiğimde elimdeki telefonun sesiyle irkildim. Gelen aramada ‘fatih’ yazıyordu.

‘Alo, buyur abi, söyle, hayırdır?’
‘Yeni mi uyandın?’
‘Sayılır abi, hayırdır?’
‘Belli, daha afyonun patlamamış ama bu haber afyonunu değil çoğu şeyini patlatacak gibi.’
‘Hayırdır abi, de bakam, ne oldu? Merak ettim bak!’
‘Şu İzmir’deki kız vardı ya…’
‘Dilek mi? Ne olmuş Dilek’e?’
‘He, Dilek ama ne Dilek’miş be! Yılan mübarek!’
‘Ne oldu abi, anlamıyorum, kafam çatlıyor zaten, anlat lütfen adam gibi!’
‘Kızın adı Dilek filan değilmiş oğlum, adı Pakize, soyadı da bilmem neydi. Bugün adliyeye getirdiler de gördüm. Bildiğin organize çeteymiş bunlar. Şu ekspertiz filan da işin içinde. Bildiğin oyun oynamışlar bize de benim kedi sayesinde böbrekleri kurtarmışız.’
‘Ne böbreği, ne Pakize’si abi? Yıl kaç oldu hala böbrek mi çalıyor ibneler? Pakize kim abi?’
‘Yok oğlum çocukluk arkadaşın filan. Kız ta en başından kandırmış hem sen hem de beni. Sen çocukluk arkadaşım, Dilek, Gaziemir filan deyince, o da bulmuş tabi oynayacak oyuncak, hemen bizi oltaya getirmiş.’
‘E abi, fotoya bakarken ağlayacaktı kız. Numarasını aldık. Çaldırdı filan. Yalan mı hepsi?’
‘Sen numarasını hiç çaldırdın mı sonradan bir daha? Ya da mesaj attın mı?’
‘Yok abi.’
‘Çaldır bakayım anlarsın. Az önce aradım ben de bir güzel kullanılmıyor anlayacağın.’
‘Abi ciddi misin be, bu kadar mı yani?’
‘Vallahi kardeşim anlattıklarımın hepsi doğru. Umarım arabanda sıkıntı yoktur. Yolda giderken iyiydi ama bilemedim şimdi.’
‘Abi boş ver şimdi arabayı, Dilek şimdi, o Dilek, Dilek değil mi yani?’
‘Kendine gel kardeşim. Dilek filan yok ortada. Kalk bir elini yüzünü yıka kendine gel. Üzme kendini.’
’Nasıl olur abi, o bize demedi mi adım Dilek diye. Nasıl tutar böylesi!’
’Eftamintokoftiden be kardeşim. Olur böylesi hayatta, oluyor işte..’
’Yapma be abi, yapma be abi, yapma be! Şugar gacınında manitası bize denk gelir. Ulan tekerleği çıkmış dünya, ulan zavzav kafam, yine mi ketenpereye düştün, lan Allah seni bildiği gibi yapsın, ulan senin Allah bu ahmak kafanı ezsin e mi! Kapat abi, efkar bastı! Suyu sana gelmesin. Sonra gönlünü alırım. Ulan eşek oğlu eşek, ulan davar oğlu davar, ulan seni gidi inek, nasıl bir gönül, nasıl bir kafa var sen de ha!

…


Beğen

HakkınSesi
Kayıt Tarihi:3 Ekim 2019 Perşembe 10:09:15

'EFTAMINTOKOFTIDEN' YAZISI'NA YORUM YAP
"'eftamintokoftiden'" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
olricx
4 Ekim 2019 Cuma 16:27:01
balığa çıkanlar balığa çıkma hayali, bazen tek balığın hayalini kuranlar. öyküde birileri avdan okkalı dönmüş görünüyor.

sana ortaokul anılarımı anlatmayalı çok oldu. birikti baya:))

yine bir gün hiç unutmam. ortaokul yılları. yaş 19 filan. antalya'da yüksekokul okuyoruz. ilk orada görmüştüm. kafenin birinde yan masada böyle kılları gömlek önünden fırlamış iki genç herif oturuyordu. önlerinde malbora light ve mercedes anahtarı. arkadaş anlatmıştı. meğer bu hatunları kandırma yöntemiymiş. dışarı çıkıyorsun hatunla, murat 131 öyle duruyor, elde mercedes anahtarı. ya da şahin. babadan araklanmış. lan hani mercedesti. şahin, ama doğan görünümlü. yersen.

alem av peşinde anlayacağın. kimisi de hâlâ hayallerle yaşıyor. hatta hayali karakter yaratıp... neyse. Fatih abi direksiyonu çok güzel çeviriyor.

Cevap Yaz
Ethem_Namık
3 Ekim 2019 Perşembe 20:53:13
İki rekat şükür namazı kılmak lazım... Bence.
Lakin medya imamı ne der bilemem.

Cevap Yaz
grafspee
3 Ekim 2019 Perşembe 11:27:19
çok eğlenceli bir yazı olmuş. başlık da gayet uyumlu. Ruşen'in oğlu Mehmet kısmında bir ruhsara gitti geldi aklım. sadece kızla diyalog ve oradaki kendi kendine düşünme kısımları biraz hızlı geçmiş. yine de kendine has üslubun ve kelime oyunların kapatmış arayı. tabi kurguda benim de adım geçince bir an yaşanmış gibi canlandı gözümde :)) eline sağlık.

bu arada ne zaman geliyorsun balığa?

Cevap Yaz
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.