ÜYELİK GİRİŞİ ÜYE OL
Anasayfa Şiirler Forum Etkinlikler Kitap Nedir? Bicümle Tv Müzik Atölye Arama Blog İletişim Yazılar
Giriş Yap Üye Ol
Sevilmek umuduyla sevmek insanidir. Fakat sevmek için sevmek, meleklere mahsustur. ALPHONSE DE LAMARTİN Paylaş
ANASAYFA
ETKİNLİKLER
NEDİR?
TİVİ
BLOG
BİCÜMLE
ATÖLYE
ARAMA

Seyit Onbaşı'yı akrabaları anlattı

1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi, Çanakkale kahramanı Seyit Onbaşı'yı akrabaları ve arkadaşlarının anlatımıyla kitaplaştırdı.

14.03.2015

Seyit Onbaşı'yı akrabaları anlattı

1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi, Çanakkale Savaşı’nın 100. Yılı nedeniyle gösterdiği kahramanlıkla savaşın seyrini ve kaderini değiştiren Seyit Onbaşı’nın akrabaları ve arkadaşlarını Havran Köyü’nde ziyaret ederek Seyit Onbaşı hakkındaki anılarını sayfalarına taşıdı.

1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi, Çanakkale Savaşı’nda akıl almaz bir şekilde 275 kilogramlık top mermisini sırtında taşıyarak, bu topla "Ocean" adlı ünlü İngiliz zırhlısını sulara gömüp muharebenin seyrini değiştirmeyi başaran Çanakkale kahramanı Havranlı Koca Seyit’in akrabaları ve arkadaşları görüşerek Seyit Onbaşı hakkındaki anılarını sayfalarına taşıdı.

Araştırmacı-yazar Fatih Dalgalı, Dergi’nin son sayısı için yaptığı söyleşide Seyit Onbaşı’nın yakın arkadaşlarından 105’lik dede Hüseyin Bağcı, üçüncü kuşak torunu Muhammet Yıkar, köylüleri Halil Keser, Ayşe Keser ve Hüseyin Bağcı ile görüşerek gösterdiği kahramanlığa rağmen sessiz kalmayı tercih eden Koca Seyit’in mütevazi hayatını gözler önüne serdi.

İşte Seyit Onbaşı’nın daha yakından tanınması amacıyla gerçekleştirilen söyleşiden çarpıcı detaylar!

1889 yılının Eylül ayında, Balıkesir Havran’a bağlı Manastır (Çamlık) Köyü’nde dünyaya gelen Seyit, 1909 yılında 20 yaşındayken askere alınmış ve daha sonra Balkan Savaşlarına katılmıştır. Balkan Savaşlarından sonra terhis edilmeyip, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış ve Çanakkale Cephesi Mecidiye Tabyası’nda topçu eri olarak görev almıştır. Seyit, elbet vatanı için daha önce de yararlılıklar göstermiştir ancak, onu tarih sahnesine çıkaran olay Çanakkale Deniz Savaşları’nda 276 kg.lık mermiyi kaldırarak namluya sürmesi ve savaşın kaderini değiştirmesiyle başlamıştır. Seyit’in bu cesareti ve kuvveti uzun yıllar duyulmamıştır. Seyit kendisini gizlemiştir. Çanakkale Savaşı’nın ardından Çamlık Köyü’ne dönen ve bundan sonra hayatını ormandan topladığı dalları kömür yapmakla ve çiftçilikle geçiren Seyit, 1939 yılında akciğer rahatsızlığı nedeniyle vefat etmiştir. Havran’a gerçekleştirdiğimiz ziyarette, Seyit Onbaşı’yı tanıyanlarla ve görenlerle söyleşiler gerçekleştirdik. Yapmış olduğumuz bu konuşmalarla Seyit Onbaşı’yı daha yakından tanıma imkânı bulduk. Seyit Onbaşı’yı gören 105’lik dedemiz Hüseyin Bağcı, köylüsü Halil Keser, Ayşe Keser ve Hüseyin Çevik, üçüncü kuşak torunu Muhammet Yıkar ve yerel araştırmacı Mehmet Uçar ile yapmış olduğumuz söyleşilerin sessiz bir kahraman olan Seyit Onbaşı’nın mütevazı hayatını ortaya koymasını dilerim. Şimdi bu sessiz kahramanın hayatını, hemşerilerinden dinleyelim.

Hüseyin Bağcı
Hüseyin Amca bize Koca Seyit’i anlatır mısın?


Anladırız hepsini, anletcez tabi… Şimdi efendim, benim yaşım 100’ü bile geçti, fakat ben 95 diyorum nazar değmesin diye. Babacağızım zabitti, Çanakkale harbine giderkene iki tane kız kardeşim var, onlar öldüler şimdi. Giderkene beni, o zaman tomofil yok. Babam giderkene beni sevdi kokladı, hanım ben gidiyom belki bir daha göremem dedi. Sonra bir yıl sonra yaralanmış, geldi yaralı, 20 gün izine geldi. Tabi iyileştikten sonra tekrar geri gitti. İşte ben onları hep hatırlıyorum. Burada yaşım ortaya çıkıyor ama ben nazar değmesin diye 95 diyorum. Ama 100’den yukarı, aşşa değil. Ama şükür, veren Allah, alan Allah.

Şimdi bu Seyit Onbaşı son zaman geldi Gazi fabrikatör Saadettin Bey’in evinde bir gece kaldı. Sabahleyin, Balıkesirli müdür vardı Hacı Efendi, bize resmigeçit yaptıracaklar. Sonra Seyit’i de çağırttı Gazi. Gazi, cebinden bir kâğıt çıkarttı (ben de ordayım, izliyoz.) “Seyit sen git şuraya sana maaş bağlasınlar” dedi. Seyit de “Paşam ben devlete etimi satmam dedi” Paşa da “Oğlum neylen geçincen sen, Manastır Köyü’ndensin, bir memur bir amir değilsin, hiçbir gelirin yok” dedi. Seyit de “Bana ormanı serbest yapsınlar (100-120 okkalık bir adam en aşağı. Ben de 12 yaşlarındayım, mektebin son senelerindeyim, o zaman beş sınıf var mektepte.) ben daha çok nafakamı çıkarırım kimseye muhtaç olmam” dedi. Hemen o zaman cep telefonu yok gır gır var. Hemen şef geldi. (biz de dinleyip duruz) Şefe dedi ki Gazi, “Bu Onbaşıyı gördünüz mü? Bu dağları büsbütün kaldırsa karşınızda beni görürsünüz. Çünkü İstanbul’u kurtaran bu adam” dedi.

Seyit Onbaşı nafakasını hep ormandan çıkarırdı. Bizim evimiz vardı öteki mahallede çıkmaz sokak. Getiriyor keresteyi o, eşeği vardı katır gibi iri, eşekte 120-150 okka yük var, o getirip ora koyuveriyor, biz satıveriyoz. Yani Türkçesi hörmet ediyoz ona. Karı, kızan herkes. 10 lira, 20 lira… ne tuttuysa işte. O günler para gıymatlı. O Cuma günü geliyor, indiriyor diğer keresteleri satılanın parasını alıyor, Havran pazarına çıkıyor 4 şinik3 melez alıyor. Melez dediğim de 1 şinik buğday, 1 şinik arpa, 1 şinik darı, 1 şinik çavdar. Haftaya kadar hangi değirmene giderse onu hemen ilkin öğütüverir değirmenci. Hörmet eder yani değirmenci. Her hafta böyle devam ederdi. O, yeni keresteleri getirir satılanın parasını alırdı.

O zamanlar Havran’ın yarı tarafı yoktu. Bir tarafı hep bahçalıktı. Kiraz bahçaları vardı. O zaman yol yok, eşekle giderdik. Eşek çamura, bataklığa battı mı biz bakar dururduk. Bir keresinde eşek dereden geçerken batmıştı çamura. Seyit geliverdi, altına girerek eşeği de karşıya geçiriverdi. O yükle, eşek de yüklüydü. Bu gücü kuvveti hep böyle devam etti. Ama sonra hastalandı, epey bir hasta oldu, 50-55 yaşlarındaydı. Hacı Osman’ın Mehmet Bey var, fabrikatör. O da belediyenin karşısında, orada buna bakıyolar, battaniye getirdiler, bir şeyler getirdiler. Belediyenin doktoru bakıveriyor Seyit’e. Hacı Osman’ın evinde hizmetkârı Arap Mahmut vardı. Sabahları bir kap yemek, bir torba ekmek, ta ertesi güne kadar. Seyit, onu temizliyor. Ertesi gün yine geliyor öyle. Bir süre böyle devam etti. Biz de yanına giderdik. Biz vardık, daha büyüklerimiz, daha ufaklarımız var işte. Bize anlatıverirdi. Hörmet ediyoz, bir şey oldu mu götürüp veriyoz, yiyor adamcık. Mehmet Bey’e, Belediye doktoru: “Bunun on beş günlük ömrü var Mehmet Bey” dedi. E o zaman tomofil yok, çift hayvan arabasıylan Manastır5’a götürdüler. On beş gün sonra gittiler gömdüler Seyit Onbaşı’yı. İşte Allah bir nimet vermiş ona, o vazifeyi yapmak için, bir de ganimet kazansın manevi yattan diye Allah yardım etmiş ona. Başka türlü bu açıklanmaz. Çünkü kendi anladıverirdi, mermi 250 okka, vinç bozuk. “Ne duruyon Seyit” demişler. Bir ses geldi deyo, fakat baktım insan minsan yok deyo. Bismillah dedim aldım topun ağzına koydum deyo. O İngiliz’in amirallik gemisi, bando çalıyor. İstanbul’a geçecek. Biz ağlıyoz. Emir verseler ateş edilcek ama herkesin vazifesi ayrı deyo. Topu ateşlemesiyle, bacadan içeri koyduruyor mermiyi. Bir kara duman beliriyor. Büyük amirallik gemi batıyor. Daha sonra diğeri. Sonra dış denize kaçıyor İngilizler. Ehh işte bu adamcık böyle yapıyor. Allah yardım ediyor ona. Seyit Çavuş da böyle halleriyle bu Havran’dan geldi geçti… Değerli bir adamcağızdı.
O marangozhane, odun getirdiği yer mevcut duruyor mu şimdi kalktı mı?
Oralar şimdi, şey ondan önce marangoz aklıma gelmedi ismi. Belediye reisiydi, vekildi. Orayı yıktı falan ama duruyor. Daha onun odun sattığı yerler falan duruyor öyle. Orayı çocuk bahçası yapacağıdı emme duruyor öyle, yapılmadı. Bir tek ev kaldı orada. Diğerlerin hepsini aldılar. İşte onun geldiği yerler falan belli. İşte, Hacı Osmanoğlu da yardım etti. Fabrikatör tabi o günkü günde. Böyle Allah rahmet eylesin geldi geçti adamcık.

Nasıl bir adamdı, kişiliği nasıldı, konuşkan mıydı, sakin miydi?

Hal münasip, konuşması, tahsili yoktu tabii, köylü konuşmasında. ‘galan, malan’ böyle bi şeyler. Tabii köylülerin konuşması. Hiç ağzından, kötü bir söz duymadım. Sakin bir adam, herkes de hörmet ediyo buna. Kadın, erkek ne olursa olsun. Sayıyolar, olan vakaya göre. İlk karısı öldü, sonra baldızını gaçırdı bu. Kimse yanına varamaz, kim varıcek yanına. Bi furdumu bi daha kalkamaz yerden. Baldızından, sonra bir-iki çocuk daha oldu.
İlk karısıyla ikinci karısı kardeş miydi?
Gardeşdi. Ablasını almış, gız da yetişmiş, ablası da ölünce. Hastalanıyor ne oduysa oluyo. Bi şeyler… Bugün bile belli olmuyo. Bu kadar fen yoktu. Te 80 sene, 75 sene önce nerde bu fen, nerde bu görüş? Ondan da bir-iki çocuk oldu işte. Onlardan da torunları sağ, son garıdan olanlar, baldızından. Ötekiler ölmüş, vefat etmiş. Böyle bi değerli adamdı.

Hayvanı, malı falan var mıydı?

Malı yoktu, kendi malı yoktu. Keresticiliklen geçiniyodu. Gazi’nin verdiği şeyi [ödül parayı kastediyor] kabul etmeyince çalışmaklan geçimini yapıyodu. Öyle boşu boşuna hayat geçmezki. Manastır Köyü’ydü şurda eskiden, Manastır ismi o köyün. Şimdi Kocaseyit Köyü. O pirinanın üstüne çıktı mı üstünde biz mesela bir şey çıktı mı taze yağdır, üzümdür, yemiştir, her ne mevsim varsa eriktir, kirazdır ona korduk mendile götürürdük, yirdi adamcık, dua ederdi. Boğazı iyiydi. Şimdi Mehmet Bey’in evinde böyle böyük kapaklı sepet, aşçılar çalışayo, datlısı duzlusu dolu, o yarın akşama gada bi torba ekmeği temizlerdi. Eee 100 okkalık, 120 okkalık adam. O tez beri doymaz tabi. Hatta şey vermişler ona, söylemiş o zaman başındakı şeylere bi tayın yetmiyor bana demiş. Verdiler tayın diyo, içime sinmedi oğlum diyo. Biraz ben birkaç ay yedim diyo, 2 tayın verdiler emme diyo, sonra içime sinmedi 1 tayına razı oldum deyo. Çünkü öte yandaki aç duruyo deyo. Yarı doyuyo yarı doymayo deyo.
Çocukları falan sever miydi, çocuklarla şakalaşır mıydı?
Yani hiçbir kötü söz şey yapmazdı. Bi çocuk şey yapsa, yahut yemiştir, ya üzümdür yahut bi garpuz, gavun bi şey götürse oraya arkasını okşardı “sağol oğlum” derdi. Gari son halini yaşıyodu adamcık. Okuma yazması var mıydı? Eski Türkçe bilir biraz. Eski Türkçe. Yeniyi bilmez, yeni yok. Eski rakam, eski şeyi fevkalade okur, bilirdi Kuran okuduğu için.

Kaç sene kalmış askerde?

E işte Çanakkale’nin son haline gadan. Sonra ordan da şeylere gitmiş, diğer şeylere Kurtuluş Savaşı’na filan girmiş. Gari orda ne gadar yaptığını bilmiyoz. Çanakkale’ye nasıl gitmiş acaba, hiç ondan bahsetti mi? Askere nasıl gitmiş buradan? O zaman vesait yok, yayan. Yayan gidiyosun, konak konak. O zaman her köyde erazi işlediyo, yemek çıkayo az çok. Öyle konak konak gidiyosun. Babam benim zabitken bile at arabasınan götürüyolar, yok vesait. O da gece gidiyo. Akşamdan, ikindin biniyola, sabahlaoraya iniyolar. Vesait yok. Vesait at arabası, öküz, manda niyse 80 sene, 90 sene evvel.
Çanakkale’deki kahramanlığını anlatır mıydı?
Sorarsak böyle, mesela böyle “nasıl oldu Seyit Dayı?” falan dedik mi işte “bi ses geldi fakat şey yok” deyo, “böyle görülen bi şey yok” deyo. “ne duruyon Seyit derler” deyo, “Bismillah dedim 250 okka vinç bozuluvedi, vedim ağzına” deyo. O bando çalan gemi, amirallık gemi gidiyo aşağı. İkincisi gidiyo.
Neden hastalandı?
E gari onu doktor biliyo, biz…
Zatürre miydi hastalığı?
Herhalde bi geçici hastalık değildi. Bayağı doktoru da şey yaptı. 6 ay-1 sene baktı. Mehmet Bey yardım ediyodu fabrikatör. Her gün muayene ederdi onu. Gelirdi, iğne yapılceyse iğne yapıverirdi. O zaman öyleydi zamanlar.
Cenazesini hatırlıyor musun amca?
Cenazesine ben gitmedim. Bizim burdan giden işte Mehmet Beyler falan gittiler at arabasınnan. 15 gün yattı orda. Pazartesi gün vefat etti köyde. Manastır Köyü’nde. Şimdi Koca Seyit Köyü. Orda gömüldü felan. Resmi geçitler oldu. Şimdi arabalarda geziyo faket Mehmet Bey olmayaydı o adam perişandı açık açık. Çünkü Mehmet Bey fabrikatör. Gazanmış her şeyi var, zengin.

Mehmet Uçar
Atatürk buraya günübirlik geliyor. Balıkesir’e geliyor bir gün kalıyor. Daha sonra Edremit’e geçmek için yola çıkıyor. Ama Edremit’e geçerken Havran’da Koca Seyit’in olduğu aklına geliyor. Daha sonra bir yerde konaklamaları için bu Terzizadelerin Konağını seçiyorlar. Benim geçmişte, kişilerle yaptığım konuşmalardan ben şu bilgilere ulaştım: Ara sıra gelirdi, Ebubekir Camii’nde Cuma namazını kılardı. Yani cumaları Havran’a iniyor. Belediye’nin karşısında hemen, orası ilk pazarın kurulduğu yer. Pazarda alışveriş yapıyor. Köye çıkarken, orda bir değirmen yeri var. Değirmende aldığı buğdayı öğüttürüp un yaptırıyor, haftalık yiyeceğini götürüyor. Bu böyle devam ediyor. En çok Havran’dan götürdüğü, çok sevdiği, çocuklarının da çok sevdiği helva. Muhakkak heybesinde helva da var. Burada mahalle aralarında odun kestiği görülmüştür, yani yayan geliyor on bir kilometreden mahalle aralarında odun kesiyor. Hatta ve hatta büyük kalaslar getirdiği ve getirdiği bu kalasları sattığı söylenir.
Halil Keser
Benim yaşım 83, dokuz yaşındaydım ben o zaman. Evi, köyün taa beriki girişindeydi. Orda arsası bile kalmadı şimdi. Koca Seyit’i nasıl hatırlıyom biliyon mu? Fakirdi adam, fakir geldi fakir gitti. Devlet mayış bağlayacaktı ama o istemedi. Biz dokuz yaşındaydık, O hastalandı, baya bi hasta yattı. Sonra eski papuçlarımızı yama yapıverirdi. Biz papucumuz yırtıldığında, Seyit amcaya götürürdük. Adam hastalandı, hastalandıktan sonra yayan buradan Havran’a götürdüler. Havran’da doktor bir iki iğne yapmış, sonra tekrar getirdiler. Bu gece gündüz hamallık yapıyor bu. Kış gününde suyun içine düşmüş, ıslanmış. Sobanın başına gelmiş, titremeye başlamış. Arkadaşları demiş Koca Seyit ölcek köyüne gönderelim. (Ulen doktor mu yok, başka yere göndersenize, niye köye yolluyonuz. Bu adam Türkiye’yi kurtardı be adam.) E işte genç yaşında vefat etti gitti. Dağlarda kömür yapardı, satardı Havran, Edremit’e. O zamanlar millet fakirdi, şimdi her şey bol. Çanakkale’de babamla birliktelermiş. Babama anlatmış. “Ahmet” demiş. “Üç tane mermimiz kaldı” demiş. “Bismillah dedim kaldırdım” demiş. Bu Allah’ın yapacağı iş. Babamın felan fotoğrafları vardı emme biz böyle olacağını bilmiyorduk. Kayboldu gitti. Ama benim hanım onlarla daha komşu idi. Çobancılık yaparlardı. Çoban olduğu için orda bir yer vardı onların evin altında. Orda görürmüş. Böyle küt küt yürüyerek camiye geçiverirdi. Namazını kılardı adam. Koca Seyit’i gören bir de bizim burada Kasımların Hüseyin (Çevik) var. Burası Yörük köyü. Keçi koyun güderlerdi. Onla geçinirlerdi. Geçim dağdaydı. Odun eder, kömür eder ve kovan yaparlardı. yaparlardı. Bu köy üç isim değiştirdi. Manastır, Çamlık ve Kocaseyit Köyü. Koca Seyit, ismiyle birlikte bu köye bereket getirdi. O zamanlar burada yirmi-otuz kadar hane vardı. Seyit çavuş, olgun bir adamdı, yumuşak bir adamdı. Şöyle giderken papuçlar vardı. Küt küt küt yürürdü. Evveli Edremit’te Seyit’in bir asker arkadaşı varmış. O, anlatıverirmiş olayı. İşte olan oldu, bitti gitti. Şimdi olsa adamı camekâna koyarlardı.

Ayşe Keser

Ben on yaşındaydım. İşte böyle karşı komşusuydum. Çift sürerdi, ak ak öküzleri vardı, bir kara eşeği vardı. Odun keserdi. Ben te aşağıda köyün alt yanında dururken, şu direkten kalın odun yüklenip gelirdi. Ben on yaşındaydım, on yaşındaki insanın aklı erer, hatırlıyorum. Mart ayında ala güne karşı günde öldü öyle. Koca Seyit pek insanla muhatap olmazdı. Bizim evin önünden camiye gelip geçerdi. Çizme giyerdi, esmer adamdı. Dimdik bi adamdı, aha aynı şu direk gibi dimdikti adam. Emme iriden bütündü. Duttuğunu kaldırırdı. Eşeği bile yüküylen bile kaldırırmıştı. Eşek yüklen yıkıldı mı kalk kerata deyip yüklen kucaklar da kaldırıverirmiş. Öyle sinirlilik bilmezdi, Allah’ın adamıydı, kimseyle çekişmezdi. Köyün iki yanında, iki tarlası vardı. Şimdi orman aldı tarlalarını. Bize öyle içlim dışlım anlatmazdı. Öyle kendi kendine işiyle kaydıyla adamcağız. Böyle iri adamdı, küçük oğlu yaşasaydı onu geçerdi. O çocuk da yirmi yaşında öldü gitti. Bizim bildiğimiz bu kadar. Köyün yaşlılarının yaşı benden aşağıda. Velhasıl adama bakılmadı.

Hüseyin Çevik

Altı yaşımızdaydık biz. Oğlu Abdurrahman vardı benlen tertip 1933 doğumlu. Biz komşusuyduk. Öyle tanıyom Koca Seyit’i. Köyün altında bir tarlası vardı. Hemen bizim evlerin altında. Çift sürerdi. Ufaktık, bize Çanakkale’den bir şeyler anlatmazdı. Babamın adı Kazım’dı. Balcılık yapardı. Tepsiye balları koyar sonra tenekelere basardı. Babamla iyiydi arası. Bir keresinde babama “Kazım al şu tepsiyi şuradan, çocuklara bir şey kalmayacak dedi.” Böyle yemeğin başında bağdaş kuramazdı. Siniyi böyle anam koyardı önüne, öyle yerdi. Etliydi böyle bağdaş kuramazdı. Şurada köyün orta yerinde köklü bir daş vardı. O daşın yanına oturuverirdi. Seyit Çanakkale’deyken karısı ölüyor. İki tane gız yetim kalıyor burda, nenesinin yanında. O da harbden geliyor. Sonra baldızı varmış, onla evlenmiş. Onu da kaçırarak evlenmiş. Ondan da bu iki oğlan olmuş. Öyle derlerdi. Bapuç yamardı. Ağaçtan kalıpları vardı. Öyle yapardı. Edremit’ten kamyon lastikleri alırdı, eski. Onlarla papuçların altını yapardı.

Muhammet Yıkar

Ben Koca Seyit’in torunuyum, Koca Seyit benim büyük dedem. Kızı benim babaannemdi. 2008 yılında ben bu müzede görevli olarak iş başladım ve halen büyük bir zevkle burada çalışıyorum. Dedem Koca Seyit harbden döndükten sonra hiç kimseye ben harb zamanında şöyle top kaldırdım şeklinde bir şey dememiş. Koca Seyit harbden sonra köyünde 21 yıl yaşamış ve 21 yıl zarfında kimseye bu olayı anlatmamış. Ancak 11 yıl sonra Atatürk, Havran’a geliyor. Atatürk, Havran Nahiye Müdürü’ne demiş ki, burada bir Seyit Onbaşı varmış, benim onu görmem lazım demiş. Nahiye Müdürü Seyit Onbaşı’nın Havran’ın hangi köyünde olduğunu bilmiyormuş. Paşa, Nahiye Müdürüne demiş “Ben biliyorum da sen neden bilmiyorsun?” Sonra ertesi sabah Nahiye Müdürü, Edremit’e şubeye giderek Koca Seyit’in hangi köylü olduğunu öğreniyor. Bizim köyün eski adı Manastır’dır. Koca Seyit’in de Manastır Köyü’nde olduğunu öğreniyor. Edremit’ten çıkan jandarmalar öğleden sonra Manastır Köyü’nde oluyorlar. Koca Seyit’i alıp Paşa’nın yanına götürecekler. Ancak Seyit, köyde yok. Dağa, kömüre gitmiş12. Jandarmalar akşamı beklemişler. Seyit, dağdan gelirken kapısının önünde bekleyen iki jandarmayı görünce telaşlanmış, dağdan topladığı odunlardan dolayı geldiklerini sanmış. Sonra jandarmalar ona kaçmamasını ve kendisini Paşa’nın çağırdığını söylemişler. Ama Seyit, üstünün çok kötü olduğunu, çarıklarının yırtık olduğunu ve bu halde nasıl yanına gideceğini düşünüyormuş. Seyit, askerlerle birlikte Kocaseyit Köyü’nden yürüyerek Havran’a varıyor gece yarısı. Evvela, Nahiye Müdürünün yanına varıyorlar. Seyit’i, sabah Paşa’nın yanına götürecekler. Ancak Nahiye Müdürü Seyit’e bakıyor, hali perişan. Geceden bir berber bulunarak tıraş yaptırılıyor ve Seyit’e kendi ceketini veriyor. Ancak, Seyit yapılı olduğu için ceketin kolları kısa ve dar gelmiş. Bu halde Seyit Paşa’nın karşısına çıkmış. Paşa, Seyit’e ne işle meşgul olduğunu sormuş, çiftçilikle uğraştığını ve nafakasını ormandan çıkardığını öğrenince paşa, Seyit’e maaş bağlamak istemiş. Ama Seyit, harbde kendi üzerine düşen görevini yaptığını söylemiş. Paşa, Seyit’e ne istediğini sormuş. Seyit de, “Paşam, ben geçimimi ormandan sağlıyorum, ormancılar bana müsaade etseler ben hayli hayli geçinirim, çoluğuma çocuğuma bakarım” demiş. Paşa da, Nahiye Müdürüne “Seyit, bundan sonra rahat rahat ormanda odun toplayacak” demiş. Daha sonra yeni gelen Nahiye Müdürü, Seyit ile ilgilenmemiş. O zaman da Seyit ormanda kaçak çalışmaya devam etmiş. Bunun yanında da hamallık yapıyormuş. Gücü kuvveti yerinde olduğundan herkes bir çuval taşırken o iki çuval taşırmış. Daha sonra üşütmeden dolayı zatürreye yakalanmış ve 50 yaşında vefat etmiş.

Olağanüstü şartlarda, olağanüstü mücadelelerle yapılmış olan Çanakkale Savaşı, İstanbul’u ele geçirmeye karar veren İtilaf Devletleri’nin yirminci yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gücünü sınadığı çetin savaşlardan biridir. Milli mücadelemizde canlarını seve seve feda eden, bu toprakları bizlere vatan olarak bırakan tüm şehitlerimizi ve gazilerimiz rahmetle anar ve bu çalışmayı yaparken yardımlarını esirgemeyen Havran Belediye Başkanı Emir Ersoy, Başkan Yardımcısı Mehmet Yılmaz, değerli öğretmenimiz Nuri İnan ve Harun Kocakurt Beylere ve ayrıca bilgi ve hatıralarını bizlerle paylaşan Hüseyin Bağcı, Halil Keser, Ayşe Keser, Hüseyin Çevik, Mehmet Uçar ve Muhammet Yıkar’a ayrı ayrı teşekkürlerimizi sunarız.

Yorumlar
Mesaj Yaz 18.03.2015 13:48:35
Bu değerli hatırayı bizimle paylaştığınız için tüm içtenliğimle teşekkürlerimi sunuyorum.

Mesaj Yaz 17.03.2015 20:03:51
Çanakkale sırtlarına
Yol oldu Havranlı Seyit
Kınalı evlatlarına
Kol oldu Havran’ı Seyit
......

https://www.youtube.com/watch?v=peM2DIoj69E


Mesaj Yaz 16.03.2015 12:07:28
Unutulmayacak kadar güzeldi. Bu yazıyı dosyalarımın arasına saklıyorum. Mekanları Cennet Olsun.

Mesaj Yaz 16.03.2015 00:51:50
Hani kuru bir efsaneydi ?
İktidarın Çanakkale rehberlerine bahsetmeyi yasakladığı yiğidin hatırası önünde saygıyla eğiliyorum... Mekanı cennet olsun.



Yorum Yapın

Seyit Onbaşı'yı akrabaları anlattı ile ilgili yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üye Ol Üyelik Girişi Yap

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.