ÜYELİK GİRİŞİ ÜYE OL
Anasayfa Şiirler Forum Etkinlikler Kitap Nedir? Bicümle Tv Müzik Atölye Arama Blog İletişim Yazılar
Giriş Yap Üye Ol
Sevilmek umuduyla sevmek insanidir. Fakat sevmek için sevmek, meleklere mahsustur. ALPHONSE DE LAMARTİN Paylaş
ANASAYFA
ETKİNLİKLER
NEDİR?
TİVİ
BLOG
BİCÜMLE
ATÖLYE
ARAMA

Ümit Aktaş, Nureddin Durman’a Konuk Oldu

Ümit Aktaş, okurluğunu, yazarlığını, hakikat peşindeki koşusunu anlattı.

26.01.2012

Ümit Aktaş, Nureddin Durman’a Konuk Oldu

Ümit Aktaş için velud bir yazarımız diyebiliriz. Düşünce dünyası genişliyor. Düşünüyor, irdeliyor, yazıyor. “Âdem” romanını yazdığında bir arkadaşla çalıştığı iş yerine ziyaretine gitmiştim. Şiirler yazıyordu. Uzun şiirlerdi. Bende, dosyalarda bir yerlerde saklanıyorlar o gün verdiği şiirler. Bulurum belki o şiirleri. O uzun şiirleri yayımlamamıştık hatırlayabildiğim kadarıyla. Yani şimdi, günümüzde daha kendini geliştirmiş iyi eserler veren bir şair, yazar Ümit Aktaş. Hastalığımda ziyaretime geldiğinde “Yeşil Vadi” kitabını takdim etti sağ olsun. Böylece “Musanın Yol Arkadaşı”nı da yazmış ve yayınlanmak üzere olduğunu öğrenmiş oldum.
Ümit Aktaş ile söyleşmemizde kendini anlatırken yazar bir ailenin varlığını da ifşa etmiş oluyor.

Yazmaya mecburdum…
Yazmaya üniversitede iken başladım. Ya da şöyle söyleyeyim, kendi aklımla düşünmeye başladıktan sonra. Şiirdi ilk yazdıklarım. Belki birçoğunun şiiri bıraktığı yaşlarda ben yazmaya başlamıştım. Çünkü bu bir özenti ya da fıtrî bir eğilim olmaktan öte, beni yazmaya mecbur bırakan bir oluşumun ve savaşımın bir ihtiyacı, dahası bir zoruydu. Yazmaya mecburdum, icbar edilmiştim ya da görevlendirilmiştim. Bundan gizemli sonuçlar çıkarılmamalı elbette. Çünkü bu her şeyden önce kendi varoluş serüvenime ait ve oldukça doğal bir şeydi. Bir insan olmaklığıma dair o yakıcı soru (kimdim) ve savaşımla (ne yapmalıydım) yüz yüze gelmiştim çünkü. Bu savaşımı görmezlikten gelecek, bastıracak, unutacak veya kimi oyunlarla aldatacak denli de safiyetimi yitirmemiştim. Dolayısıyla ne yapmam gerekiyorsa bunu umursadım. Daha doğrusu ne yapmam gerektiğine dair bir arayışa giriştim. O güne değin nahifçe yürüttüğüm okumalarımı bu amaca hasrettim ve dolayısıyla da yazmaya da başladım. Bu aşamadan sonra okumalarım yazmalarıma koşut bir biçimde ilerledi ya da tersi.


Annem bize masallar okurdu
Aslında bunu “Okuma Serüveni”nde anlatmıştım. “Kuş uçmaz kervan geçmez” denilecek kadar yükseklerde, yılın çoğunun karlar altında geçtiği bir köyde başladım ilkokula. İlk kez öğrenime açılmıştı okul ve lojmanıyla birlikte köyün oldukça dışındaydı. Daha önce de benzeri olan başka köylerde bulunmuştuk, babamın ilkokul öğretmeni olması nedeniyle. Hepsi birbirine yakın yaşlarda olan beş kardeş; hepsi de daha sonra farklı alanlarda yazacak olan. Orada okumaktan başka bir yaşama yolu yoktu. Annem bize masallar okurdu daha okumaya başlamadan; büyülü masallar. Dolayısıyla benim de arzum ve belki de tek çarem, o masalların dünyasına doğrudan ulaşabilmekti. Başka bir alan yoktu önümde ve işte oraya, yani kitapların dünyasına sıkıştırılmıştım. Kurtuluşumun veya çıkışımın güzergâhı oldukça belirgindi. Orada bulunduğum iki yıl içerisinde neredeyse tüm çocuk klasiklerini okumuştum. Elbet babamın, bunların ve daha fazlasının da bulunduğu bir kitaplığı sayesinde. İlkokul üçte ise kasabaya, yani Refahiye’ye taşındık. Bu kez babam bir kitapçı açtı; kasabada yoktu çünkü. Orada hem çalışmakta hem de okumaktaydık. Öyle ki yeni gelen kitapları satılmadan okuyabilmek için saatler boyu hiç durmaksızın sürmekteydi okumalarımız. Bunlar resimli romanlar ve klasiklerdi çoğuncası; yerli ve yabancı klasikler. Huzur Sokağı kadar Rüzgar Gibi Geçti’nin de dahil olduğu okumalardı bunlar; belirgin bir ideolojisi ve amacı olmayan okumalar yani. Beni okumaktan alıkoyan tek şey ise futbol ve voleyboldu. Aynı zamanda lisanslı bir voleybol oyuncusuydum.

Zarifoğlu ve Karakoç’la görüşmelerim
Okumaya teşvik, doğrudan koşulların etkisiyle oldu belki. Annemin o büyülü sesiyle okuduğu masallar kadar, babamın okumayı neredeyse yegâne koşul olarak önümüze koyması da teşvik edici etkenlerdi. Yazmak için de zaman zaman babamın tazyikleri olurdu. Ama dedim ya, üniversiteye gelmeden ve bir anlamda da babamın rotasından çıkmadan yazmaya başlayamadım. Daha doğrusu böylesi bir niyet de yoktu içimde. Bu anlamda her şey adeta bir baskın gibi geldi. Uzun zaman gizli gizli yazdım. Bu dönemde bariz bir teşvik aldığımı söyleyemeyeceğim. Cahit Zarifoğlu ile yazışmıştım ve Sezai Karakoç’la da görüşmekteydim. Ama bunların üzerimde çok da olumlu etkileri olmadı. Belki de olumsuzluklardı zaten beni yazmaya sürükleyen. Babama, süregitmekte olan hayata, beni hiçe sayan koşullara ve belki de dünyaya karşı tepkilerim, yazmak yoluyla bir Hakikat arayışına doğru zorlamaktaydı beni. Kuşkusuz bunun, yani bir Hakikat arayışının farklı yolları da vardır. Ama ben şüpheci, eleştirel bir zekâsı olan, karşılaştığı her şeye hemencecik kapılmayan; öte yandan ise elinde okumak, düşünmek ve yazmaktan başka bir çare de bulunmayan biriydim. Ve hiçbir engel beni o temel varoluşsal sorundan ve sorumluluktan koparamadı ve uzaklaştıramadı. Her zaman sordum ve sıradan cevaplarla, boş vermişlikle ya da umursuzluklarla da kalbimin sesini susturmadım; ya da geçici tatminlerle veya aldatıcı cevaplarla da yatıştırmadım bu sesi. Yazdım ise bu her şeyden önce yazmam gerektiğine inandığım ve inatçılığım sayesinde sürdü.
İlk okunan kitap, şiir...
Okumaya başladığım zaman, yani o dağ köyünde (aslında bir köy bile değildi burası, okulun etrafı bomboştu ve çocuklar okula uzak mezralardan gelmekteydi), babamın “Cumhuriyet” gazetesi okuduğunu hatırlamaktayım. Bu her şeye uzak olan “karasal bir ada”da ise gazete ancak zaman zaman karşılaşabildiğimiz bir şeydi. Ama babam gazetesiyle eve geldiğinde, içinden resimli romanlar ve dergiler de çıkardı. Haftalık okul dergileri ya da “Doğan Kardeş” dergisi gibi… Annem de işte bunları okurdu bizlere. Elbet bizim içlerindeki o gizem dolu öyküleri ilk kez söktüğümüz ve severek okuduğumuz ilk yayınlar da bunlar oldu. Daha sonra ise babamın kitaplığındaki çocuk klasiklerinden başlayan ve arkası kesilmeyen bir okuma serüveni başladı. Artık bu serüven içerisinde ilk kez neleri okudum, onu hatırlamam mümkün.

Kimdim, niçin vardım, ne yapmalıydım?
Söylediğim gibi, ilk kez şiir yazmaya başlamıştım. Bunlar bölük pörçük, belli bir bütünlükten olduğu kadar insicamdan da yoksun metinlerdi. Dünya ile beceriksizce de olsa hesaplaşmayı amaçlayan, hayatı sorgulayan ve orada kendisine farklı bir alan açmaya çalışan, bir anlam arayışında olan ilk dizeler. Rastgele bulunan kâğıtlar üzerine alelacele yazılan sayıklamalardı bunlar. İsmet Özel’in de dediği gibi hayatın saldırısına uğramıştım ve her şeyden önce kendimi savunmaya, ayakta durmaya çalışmaktaydım. Kimdim, niçin vardım, ne yapmalıydım, bu dünyanın anlamı neydi ve neresinde durmalıydım, doğru olan neredeydi ve nasıl bulmalıydım…? Bir yığın soru vardı kafamda ve bu soruların altında bunalmaktaydım. Çevremde bunları cevaplayacak hiç kimse yoktu. O zaman kitaplar ve şiir bana bir deva gibi geldi. Sadece okumak değil elbet, yazmak da. Kısacası sorularımın cevabını kitaplarda aramaktaydım. Etrafımda kimse yoktu belki ve belki de olanların yaklaşımları da beni tatmin etmemekteydi. Bayağılaşmış değerler arasında Hakikatin ışıltısını yakalamaya çalışmaktaydım. Okudukça ve yazdıkça önümde kimi yürünebilecek yollar, patikalar açılmaktaydı. Herkesin yürüdüğü, özenli yollar değildi bunlar elbet. Tam aksine ihmal edilmiş, görmezlikten gelinmiş yollar ve güzelliklerdi beni cezbeden. Dolayısıyla o zamanlar özel olarak yazmanın kıvancını ve hazzını yaşayabilecek bir durumda değildim. Çünkü her şeyden önce kendi derdime bir derman aramaktaydım. Acılar içindeydim, canım yanmaktaydı ve evveliyatla bu acılardan kurtulmak, daha doğrusu bu acılara ilişkin bir malumata sahip olmak, bu belki de çoğu insanın umursamadığı ve bir şekilde yatıştırdığı acılara neden benim duçar olduğum ve bu acıların beni nereye götüreceğine ilişkin soruşturmalar/arayışlar içerisinde bulunmak, benim açımdan en hayati bir sorun ve zorunluluktu.
Daha sonra, şiirlerimin de yer aldığı röportajım, Yeni Devir gazetesinin arka sayfasında ve tam sayfa olarak yayınlandığında (1979’daydı galiba), bu güzel bir şeydi elbet. Ama yazanlar bilir, hiç kimse bir şiiri birileri okusun diye yazmaz. Hakiki bir şiir sırf bunun için yazılmaz. Hatta onun bariz bir biçimde yazıldığını bile söyleyemeyiz. O tıpkı bir rahmet gibi gelir. Işığını tutar ve Hakikattir orada parıldayan... Sizi de alıp iklimine doğru sürükleyen... Sözcükler bir yağmur gibi iner üstünüze ve oraya, o zamansal mekânda açılmış olan alana tutunursunuz. Yurtlanmak için değil elbette, bir nebze de olsa soluklanmak için. Bir kez yazdığınızda çünkü artık orada duramayacak kadar da ileri gitmişsinizdir. Başlangıçta bir deva olan yazmak, giderek bir yol haline gelmiştir. Gerçi okumak her zaman için önceliklidir benim açımdan; ama bir bakıma sizi yazmaya zorlayan da işte bu okumaların kendisinden başka bir şey değildir.

Edward Said’in dediği gibi...
Yazar olmak için hiçbir zaman özel bir çaba göstermedim. Bu benim hiçbir zaman bir hedef olarak ufkumda olmadı. Okumalarım beni çıkardı oraya. Tıpkı fırtınadan kurtulmuş bir kazazede gibi beni kurtuluşa ulaştıracak olan ve çevremde bulabildiğim yegâne nesneye sarıldım. Ama o karaya hiçbir zaman da çıkamadım. Edward Said’in dediği gibi fırtınayla beraber yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Ya da Nietzsche’nin söylediğince, mademki denizleri sevmekteydim, dalgaları ve fırtınaları da sevecektim. O nedenle, tıpkı oldukça geç yazmaya başlamam gibi, oldukça geç yaşta yazdım ilk kitabımı da. Çünkü temel hedefim ve amacım değildi bu. Ama kullandığınız araç zamanla bünyenize de sirayet etmekte ve size kendisini empoze edebilmektedir. Ben de işte ilk kitabımı, okumalarımın hâsılası olan o ilk kitabı, Toplumsal Hareketlerde Yöntemi, Cahit Sıtkı Tarancı’nın ömrün yarısı diye tanımladığı bir yaşta yayınladım. Şiirler ve romanlar ise daha da geç yayınlandı.
Zaten yazdığım alanların çeşitliliğinden de, benim bir yazarlık mecraına gömülmüşlük içerisinde olmaktan çok, kendime uygun bir mecra aramaklığım kendisini vermektedir ele. Bu konuda asla kendimi sınırlamadım ve belli bir topolojiye (siyaset, cemaat, akım vb) bağlanmadım. Bir mecra bulabildim mi peki? Aslında şunu söylemeliyim ki, insanın bu dünyada bulabileceği yegâne mecra, sanırım bizzat bu arayış hali içerisinde olmaktan başka bir şey değildir. Yunus’un ve Fuzulî’nin dedikleri gibi, tıpkı kendisine bir mecra arayan sular gibi başımızı taşlardan taşlara vurarak akıp gitmekteyiz işte. Bu akışın esrikliğidir belki bizi de kendisine çeken; belki de bir şiirimde dediğim gibi “sığınsa aşka yatışmaz yürek/sığmaz düşse yollara”. İşte benim de arayışlarım ve bu arayışlarımın bir hâsılası olan yazmalarım bu minval üzere sürmekte ve Rabbimin verdiği mühlet sona erinceye kadar da sürüp gidecek. Hakikat çünkü bulunan bir şey değil, aranan bir şeydir.

Yorumlar
Mesaj Yaz 27.01.2012 15:03:46
yazmak... kendinde olanı ifade (belki de ifşa) etmek ya da benzer pek çok kelimenin karmaşasında kaybolmak, düşünmenin içinde kaybolmak olarak da söyleyebilirdim, düşünmeden yazılır mı ya da yazmadan düşünülebilir mi; anlam çok... anlatım da çoğaltılabilir ama denizlerin mürekekp olması gerekir diyecektim ama artık ona da ihtiyaç yok, akıp gidebilir rahatlıkla yazdıklarınız, eğer enerjiniz ve enerji varsa mekanınızda...


Yorum Yapın

Ümit Aktaş, Nureddin Durman’a Konuk Oldu ile ilgili yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üye Ol Üyelik Girişi Yap

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.