NEDİR?

48.119 terim terim kayıtlı.

Nurullah genç

Nurullah genç sizce ne anlama geliyor yada size neyi çağrıştırıyor?
Nurullah genç terimi E-Robot tarafından 7.2.2008 tarihinde ekledi.
Nurullah genç şiirleri Nurullah genç kitabı

Yorumlar
AHMED FUAD YUSUFOĞLU
2 Ekim 2009 Cuma 13:20:19
kırmızıyı sevdiğini bilseydim
hayallerim kıpkırmızı olurdu...
yağmurca
30 Eylül 2009 Çarşamba 16:37:33
BİR CEYLAN YÜREĞİNDEN.

saklama gözlerini

acıların büyüyen zindanlarında

ülfeti gözlerinden özümleyen kalbimin

mavi bir yıldız gibi

dünyana usulca sokulduğunu göreceksin

ufuklara dokunan güneşli saçlarınla

saklama gözlerini

rengini gözlerinden alıyor kalbim

ümitlerini



kuşlar delirince kırılır denizin kanatları

aynaların damarı çatlar

bengisu fışkırır yeryüzüne

rüzgara verir toprak sevda tohumlarını

bir mecnun bir leylayi anlatır çöllere

bir şimşek

gök gürlemesi bir ceylan yüreğinden

sulusepken bir yağmur indirir gökten

ölüler tartışmaya başlar seni

aaah/seni, sürur

ürpermeler çağında parlayan ellerimi

bir tutuver ne olur

ruhumun sessizliği dökülsün üzerinden

ezberlenmiş bir dünya yaşamaktansa

uykunun tılsımlı yataklarından

sıyrıl gel bana

sonsuzluğun sırrını sereyim yollarına

resimleri süsleyen kentin varoşlarında

böceklerin elinden kurtarayım baharı
huzeyfi
30 Eylül 2009 Çarşamba 16:31:21
bir akşam sensizliğim eriyip aktı bende
gözlerinin cemresi karanfildir bedende
kirpiklerin kuşattı bütün mevsimlerimi
şimdi varsın; sızın var duranda, yürüyende
kollarım gül kokulu bir baharı sarıyor
acılar ki, önümde diz çöküp yalvarıyor
ayrılık yapayalnız bir ülkedir evrende
hüzün, terk edilmişlik duygusuyla çaresiz
şimdi varsın; hayatım sende, ölümüm sende

şimdi varsın; sokaklar daha bir sıcak bana
nereye git gidersen; orası ocak bana
bazen bir papatyanın beyaz yapraklarından
bazen bir dolunayın çehresinden bak bana
şimdi varsın; ruhumu okşuyor soframda su
ardımda ne yalnızlık, ne de ölüm korkusu
hayatın hiç sönmeyen kandilini yak bana
o eski fırtınalar şimdi sabâ rüzgarı
hüzün benden habersiz, kuşkular ırak bana

ey benim aynalarda gülümseyen çokluğum
nar tadında umutlar taşıyan çocukluğum
gözlerinin ışığı yayıldı mahzenime
ey benim can sarayım, ey benim eşsiz kuğum
asil tebessümünü düşürdün izlerime
müpteladır gemiler benim denizlerime
gülümsedin; kalmadı kederim, burukluğum
çehresinde hâtıran büyüyor bebeklerin
gizemine âşina varlığım ve yokluğum

lügatini yeniden yazıyorum sevdanın
binlerce çiçek açtı kollarımda yorgunluk
gündönümü ruhuma ayarlandı yeniden
bir çerağdır, yanıyor gittiğin her bahçede
şimdi parmaklarının ucundadır baharım
kutlu bir ülke verdin hayatıma özünden
denizlerde sen varsın; ırmaklarda ben varım

yaprak yine hüzünle düştü ayaklarıma
ağaçlardan boşandı hayatımın acısı
anlamadım: Bu gökler benim göklerim değil
bilemedim: Bu toprak canımda akkor gibi
tutuştum hiç kimsenin yanmadığı yerde ben
meğer ömür vermişim bu belalı derde ben
sen geldin; avuçlarım suyla doldu ansızın
sen geldin; evrenimi kuşattı sevda sızın

ders almayı bilmedim yüreğimden; yorgunum
ne sana, ne kendime, ben dünyaya kırgınım
dikenler saplanmıştı çocukluk günlerime
gençliğim bir ejderha pençelerine mahkum
kırk yaşımda, bin yılın ıstırabıyla yandım
uyudum, o bembeyaz ellerinde uyandım
sen geldin; birbirinden ayrıldı renk ve acı
sen geldin; yine vurdu yüzüme aşk utancı

lâyıktır, her lokmayı yedirseler zehirden
lâyıktır, karlı dağlar çökse başıma birden
akıl, sanki içimde bana düşman bir gemi
kahrın karanlığına gömdü şehlâ gölgemi
göremedim; gönlümden ufkuma sızdı keder
en muamma çöllerde ararken yitiğimi
geldin; altın harflerle yazıldı günün adı
geldin; ruhuma meftûn âvâreler ağladı

ders almayı bilmedim hayattan; bir gün ölüm
öğretir o tekrarı olmayan dersi bana
nasıl da uçtu ömrüm renklerin boşluğuna
dal kırıldı; kökleri çürüdü servilerin
duyamadım gövdenin o esrarlı sesini
karayel bir yanımdan esip durdu öteye
sen geldin; yağmur yağdı içime; bahar geldi
sen geldin; yıllar yılı beklediğim yâr geldi

şimdi varsın, yıldızlar bana bakar derinden
bozkırlarda, çöllerde çiçeklenir ellerin
şimdi varsın, gecenin kan akar gözlerinden
ışıldayan çehresi karardı güzellerin
öteyi görmeyenler bilemez, kimle geldin
sen benim kendi ruhum, kendi özümle geldin
şimdi varsın, varımı varlığında sakladın
dayanılmaz yüreğin esrarlı bir bahçedir
şimdi varsın, içimde ebedi konakladın
zariftir bakışların, bal renklidir, incedir
sensizlik geçmişini anıyor; şimdi varsın
burçlarımda lâmbalar yanıyor; şimdi varsın
yağmurca
30 Eylül 2009 Çarşamba 16:11:08
ADIN SENİN



Saçlarına can veren yıldızlar nerde gülüm

Hangi ferman dokundu bakışlarına senin

Belki sahrada değil, şimdi göklerde gülüm

Taşıyor bulutları gözlerinde, nazenin



Senin her kirpiğinde bir dervişin ahı var

Muhteris aynaların eskidiği yerdesin

Yüzünde en çaresiz devlerin günahı var

Zamanı sonsuzluğa bağlayan mahşerdesin



Divan-ı harbe giden yiğitlerin ardında

Kanayan kitaplara gül götüren yağmurum

Hüznü bir tabut gibi buluyorum derdinde

Senin toprağın için çırpınıp ağlıyorum



Memnu bir zerrin kadar edalı ve soylusun

Gamzelerinde nazlı kıvılcımlar gizlenir

Bağbozumunda bile yediveren boylusun

Gün olur ki, kalbinde gözlerin filizlenir



Bu sevda dayanılmaz bir ağıttır zülfünde

Rüzgarın her busesi içimde kurşun olur

Yıldız kayar, ay susar geceye güldüğünde

Dağda çiğdem solarken çölde ceylan vurulur



Ben bu yol ayrımında sensiz olsam ne çıkar

Kahra göçen kuşların kanatlarında kaldın

Ölümün gözyaşları bir gün hicranı yıkar

Tarihe bir sır gibi düşer senin de adın
meftunkaranfil
29 Eylül 2009 Salı 21:54:31
1-Çiçekler Üşümesin
2-Nuyageva
3-Yankı ve Hüzün
4-Aşkım İsyandır Benim
5-Siyah Gözlerine Beni de Götür
6-Yanılgı Saatler
7-Rüveyda
8-Yağmur

başlıca şiir kitaplarıdır.

meftunkaranfil
29 Eylül 2009 Salı 21:50:17
YAĞMUR



Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur

Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından

Toprağı kirlerinden arındırır bir yağmur

Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından

Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat

En müstesna doğuşa hamiledir kainat



Yıllardır boz bulanık suları yudumladım

Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım



Hasretin alev alev içime bir an düştü

Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü

Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde

Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü



İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin

Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla

Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin

Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla

Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak

Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak



Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım

Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım



Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü

Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü

Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe

Her sayfada talihsiz binlerce kurban düştü



Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden

Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına

Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden

Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına

Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin

Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin



Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım

Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış mazide

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım



Sensiz kaldırımlara nice güzel can düştü

Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü

Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin

En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü



Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan

Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar

Mutluluk nağmeleri işitirler Hıra'dan

Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar

Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri

Paramparça, ateşler şahının hayalleri



Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım

O mücella çehreni izleseydim ebedi

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım



Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü

Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü

Katil sinekler deldi hicabın perdesini

İstiklal boşluğuna arılar nadan düştü



Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında

Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin

Ebedi aşka giden esrarlı yollarında

Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin

Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü

On asırlık ocağın savururdum külünü



Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım

Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım



Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü

Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü

Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara

Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü



Badiye yaylasında koklasaydım izini

Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar

Seninle yıkasaydım acılar dehlizini

Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar

Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya

Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya



Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım

Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu

Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım



Haritanın en beyaz noktasına kan düştü

Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü

Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi

Hakların temeline sanki bir volkan düştü



Firakınla kavrulur çölde kum taneleri

Ahuların içinde sevdan akkor gibidir

Erdemin, bereketin doldurur haneleri

Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir

Şemsiyesi altında yürürsün bulutların

Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların



Devlerin esrarını aynalara sorsaydım

Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım



Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü

İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü

Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer

Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü



Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini

Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir

Yıldırımlar parçalar çirkefin gölgesini

Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir

Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından

Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından



Madeni arzuların ardında seyre daldım

Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım



Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü

Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü

Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali



Hazindir ki, dertleri aşmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır

Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur

Sensiz doğrular eğri, beyaz bile karadır

Sesini duymayanlar girdabında boğulur

Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin

Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin



Saatlerin ardında hep kendimi aradım

Bir melal zincirine takıldı parmaklarım

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım



Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü

Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü

Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül

Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü



Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde

Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay

Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde

Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray

Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin

Mekanın fırçasında solmayan resim senin



Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım

Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme

Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım



Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü

Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü

İniltiler geliyor doğudan ve batıdan

Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü



Islaklığı sanadır ahımın, efganımın

İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler

Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın

Nazarın ok misali karanlıkları deler

Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin

Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin



Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım

Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım



Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü

Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü

Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün

Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü



Nefesinle yeniden çizilecek desenler

Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek

Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler

Anneler çocuklara hep seni içirecek

Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin

Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin



Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım



Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü

Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü

Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın

İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü



Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
huzeyfi
29 Eylül 2009 Salı 21:13:30
Gözlerin umut rüzgarı sen menekşesin Ayşe

Hep içimde çınlıyor o güzel sesin Ayşe

Duysaydı, Mecnun bile şaşırırdı bu aşka

Neden saklanıyorsun, söyle nerdesin Ayşe

AHMED FUAD YUSUFOĞLU
29 Eylül 2009 Salı 20:44:17
Uzansın istiyorum bir ip gibi, göklerden

Geleceğine dair bir parıltı, bir ayet

Saadet güneşinin her gün battığı yerden

Tükensin yollarıma zehr akıtan şikâyet



Hurafe elbiseler dökülsün üzerimden

Yeni bir dünya için kurulmalı saatim

Sanki ölüm kokusu yayılıyor terimden

Vebayı toprağıma çekiyor itaatim



Arayıp bul adımı muhacir defterinden,

Görürsün; her kelime veremli bir laledir

Harfler kaçıyor gibi acılar mahşerinden

Her cümle, yıkılmayan müstahkem bir kaledir



Senin o süt edalı, tılsımlı ellerinden

Narin bir dokunuşa bile muhtaç hislerim

Beddua yükseliyor zadegân ellerinden

Çizgilerim kırıldı; bozuldu kavislerim



Siyah bir tanyerinde canhıraş ve derinden

Kıpırdayan bu hayal bahtımın son şansıdır

Ebedi bir sevgili çıkarmak kaderinden

Ruhumun engerekle tükenmeyen dansıdır…

huzeyfi
29 Eylül 2009 Salı 17:45:25

SöyLenmemesi Gerekenin Şiiri


reddini doldurursa avucuma kan gibi
kırmızı bir çığlıkla yırtılır dudaklarım:
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

kırılsa da baharı bekleyen pencereler
akrebin gözlerinden geçse de dehlizlerim
eski bir mezarlığa gömülmeden izlerim
‘söylememeliydim biliyorum!...’

simsiyah bulutların arasından ansızın
çatlayan yüreğime koydu susuzluğunu
ver allah’ım bana ver o’nun sonsuzluğunu
hüzünlü bakışları şafağımda tebessüm
gündüzümde ışığı, gecemde hilali var
evimin tenhasında büyüyen melali var
kum fırtınasında mı, selde mi yürüyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

gemilerde aradım yüzünün görkemini
martılarla yoruldum, tayfalarla vuruldum
kalbimi morga koydum bir liman köşesinden
nefesini aradım dalgaların sesinde
tutundum hayatımın çürüyen yıllarına
bakıp bakıp ağladım boş kalan yollarına
beni anlamaz diye kabuslar görüyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

ciğerimde bir köz gibi taşıdım yokluğunu
ver allah’ım, bana ver suya küskün kuğunu
mor lekeler bıraktı solgun yanaklarıma
kartal kanı bulaştı rüyalarıma bile
fırtınalar diner mi ulaşmadan sahile
hayalin bozkırında kurtkapanıydı ömrüm
nasıl da bir başıma kopardım dikenleri
nasıl da acımasız köprülerde yürüdüm
uzaktan gülümseyip deniz fenerlerine
sonunda mahkum gibi kapandım ellerine
kirpiklerimden sızan hicranı siliyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

ısrarlı denizlerin dibinde volkandır aşk
kesif bir muammayı öğretir balıklara
balıklar derde düşen aşığı avuturlar
aşık ölünce kuşlar uçmayı unuturlar
güneşle buluşmayı göze alan, derinde
yağmur yüklü bir ömür paylaşır göklerinde
eleğimsağma renkler düşürünce şehrayin
başlamalı yeniden içimizde bir ayin
belki de döndü talih, çözüldü bilmeceler
tükenecek siyaha baş koyduğum geceler
umarım, kaybettiğim devranı buluyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

ah, allah’ım gösterme bana soğukluğunu
nicedir bekliyorum dağlar ardında o’nu
nefesimde rüzgarın gölgesidir dağılan
kanımda gözlerinin hasretidir boğulan
bir zamanlar benzerdik muhabbet kuşlarına
dalardım o gizemli, mahmur bakışlarına
gittiği gün sokaklar içinde kaldım, sefil
öldü kafeste bülbül; soldu nergis karanfil
bedevi kahramanlar yurdundan geliyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

melekler en çaresiz anımda buldu beni
gaflet şarabı içtim, aşikar kıldı beni
baykuşlar dahi mutlu bu habersiz dönüşten
hangi yokuş daha yar olabilir inişten
doruktaki saraydan koyar mı beni mahrum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

bu son yürüyüşümdür yarına kalmaz umut
allah’ım, bir gül gibi o’nu baharımda tut
esrarlı bir evimiz olsaydı fildişinden
beyaz bir gölge gibi yürüseydim peşinden
desturun var mı diye dururken eşiğinde
bizim olan bir kalbi bulsaydım beşiğinde
bu nehir yine sarhoş akar mıydı ülkemden
bir deprem ortasında sarsılır mıydı beden
korkarım ki, dergahtan yine kovuluyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

biliyorum, yalnızlık ekecekler bahçeme
biliyorum,yağmurda yürüyecek kötürüm
biliyorum, mülteci türküler duyacağım
biliyorum, gülerse, o’nunla ben de hürüm
acı hatırasından bile kam alıyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

unutulan kalplerin tahtında rüyadır aşk
gözlerime bakarsa, görür ki, deryadır aşk
ah, ölüm habercisi beyaz parıltılarım
ah, azrail çağıran çizgileri yüzümün
ah, paslanan kılıcın dudağında sönen mum
ah, yolcuyu hüsranla buluşturan uçurum
kim bilir kelebeğin kanadından bakanı
kim bilir baldıranda misk ü amber kokanı
sanki aynı hüzzamla yüz yüze kalıyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

haddim değil güneşi götürmek kainata
gökle buluşmamızı çok görür haramiler
anlamazlar ki, bin kez gelsem bile hayata
bu can gökte yaşayıp, gökte ölmeyi diler
ah, gönül toprağıma yaprak döken serviler
efkarıyla bir garip derbeder oluyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

ben raymalı ağa’yım, sözümle kırılır yay
o, bir anda ruhumu altüst eden begimay
lacivert bir macera değildir aradığım
şahmaranın kolları sarınca çiçekleri
kiralık duygulardan kefen biçer cüceler
baharda yağmur olur yüreğim, güzün sarı
yakamozlar içinde, kışın kar tanesidir
derinden baktığında eritir aynaları
sanmayın perdelerin ardından gülüyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

bana misket oynamak yakışır hüzünlerle
bana binlerce yılın ıstırabıdır gelen
bana dönmez yüzünü efsaneler güzeli
hayal kırıklığıdır avucuma dökülen
sabahın sitemiyle büyürken kaygılarım
akşamın dayanılmaz yükünü çekiyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

reddiyle, çaresizlik yıkılırsa başıma
nasıl mihman olurum o gün mezar taşıma
sırlıdır her kapının arkasında inkisar
boynu bükük kükremez, mahkum olsa da arslan
her iklimde farklıdır yılanın tutkuları
uçan bir ecza gibi olmamalı intizar
kızıla boyanırsa yaprakları kaktüsün
yanılgıya dönüşür parlaklığı her süsün
duy sesimi ey yitik hazinem, ağlıyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

ah, bir tutunabilsem burçlarına güneşin
sessiz yürüyebilsem zifiri gecelerde
ah, küçük bir vatanım olsa kalbinde senin
kundağında vuslatı yudumlasak evrenin
bitmeyen bir şarkıya kenetlense gönlümüz
birbirine karışsa ölümümüz, ömrümüz
ipek avuçlarında uyanmak diliyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

kırabilsek sevdayı çalan oyuncakları
sırtımda hamal gibi taşırım çocukları
neden mahrum edelim karanlığı ışıktan
neden solsun bir çölün kumlarında şakayık
al bu zalim kuşkuyu efsanevi aşıktan
sana tahtım da layık, bil ki, bahtım da layık
titrek bir suskunluğun nidasıydı tarihim
senin olsun otağım, varım yoğum, talihim
giderken götürdüğün kalbimi arıyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

susmalı ayrılığın uğursuz puhuları
yıkılmalı hayatı küçümseyen köprüler
dönmeli, sahralara sürdüğümüz tebessüm
ah, idam fermanıyla yargılanan tanyeri
ah, bir gülün içimde kımıldayan elleri
yarama merhem diye hüznünü sarıyorum
‘ söylememeliydim biliyorum!...’

kader umudumuzu taşımadan ırağa
yürümeliyiz artık bizim olan durağa
huzeyfi
29 Eylül 2009 Salı 17:41:52
Ey şimdi gül koması, gamlı, hüzzamlı beşik
Dikenleri bağrına gömen cüzzamlı beşik
Hatırla o hayalin dolunay çehresini
Saba Melikesi’nin uğuldayan sesini
O hayal, ummadığın anda vurmuştu seni
Antika bir iskelet gibi görmüştü seni
Yıllarca beklemiştin ansızın gelir diye
Kollarında ışıklı bir dünya bulur diye
Rakkase rubailer tutununca bahtına
Oturmuştu kibirli perilerin tahtına
Mısra-ı bercesteye benzerdi her dudağı
Karanfiller içinde gül kokardı kundağı
Ufacık bir inkisar yayılan gözlerinden
İstanbul çeşmeleri süzülürdü derinden
Ey şimdi tabutuna baykuşlar konan beşik
Ölümlü her umudu sevgili sanan beşik
Bu yılanlı karanlık biter mi, bilmiyorum
Ben de tabut misali kırgınım, gülmüyorum
İnfazını bekleyen ölü bir sanık gibi
Yarı uyku sarhoşu, yarı uyanık gibi
Sersefil uzanıyor ellerim sana doğru
O öyküler güzeli bakıyor bana doğru
Dedin mi: Bu ağlayan, kahraman bir delidir!
Ordusunu çöllerden uçuran küpelidir
Kalbimi bir kez olsun avucuna koydun mu
Kirpiğini inciten gölgeleri kovdun mu
Yüreğim parça parça aktı mı gözyaşında
Hayyam feryad-ü figan eyledi mi başında
Yandı mı İbni Sina bu muamma derdine
Geceler mum yaktı mı aşığın en merdine
Yoksa, elin-ayağın dolaştı mı ben gibi
Çaresizlik ruhuna geçti mi kefen gibi
Ey şimdi her köşede hülyasız kalan beşik
Ey O’nunla tattığı mutluluk yalan beşik
yağmurca
29 Eylül 2009 Salı 15:28:14
gözüme gül dumanı çöktü yine bu akşam

baktığım her noktada yalnız senin güllerin

içimde gül pınarı aktı yine bu akşam

irinli dertlerime şifa oldu ellerin

Mecnun ile Leyla'nın buluştuğu yerdeyim

bu gül yolculuğunda şimdi son seferdeyim



yanakları gül oya, parmakları gül dalı

kızlar, delikanlılar baştanbaşa gül oldu

ayrılık gül tohumu, şiir güle sevdalı

şair ki, feryadından yana yana kül oldu

onun çemenzarıdır köşelerde hıçkıran

nerde bir bulut varsa, gülsuyudur fışkıran

huzeyfi
29 Eylül 2009 Salı 13:57:14
Yakamadım bir meş’ale dağında
Bakamadım, yüzüm soldu bağında
Dilsizlerin dudağında söz oldum
Ozanların kopuzunda köz oldum
Ateşinde yandı sevda cinleri
Ansızın vurdular güvercinler
Kopsa da, bahara açılan perde
Küsmek bize yakışır mı bu yerde

Ben küsemem, kurusa da köklerim
Köşelerde melül melül beklerim

Cengâver fırtına ile savaşır
Korkak olan korkusuna kavuşur
Küskünlüğe boyun büken tanığın
Mahkemeden umut kesen sanığın
Yüreğinde yaralıdır yargıçlar
Yeraltında kıvranıyor sorguçlar
Küsüp giden ecel nerde, ruh nerde
Küsmek bize yakışır mı bu yerde

Ben küsemem gülüm beni vursa da
Unutamam, kanadımı kırsa da

Günbatımı kelepçeler ıslanır
Her eşkıya bir tepeye yaslanır
Hüznün damlasında batar kayıklar
Ruhum tenhalarda O’nu sayıklar
Ayaklarım kopar prangalardan
Umutlarım çıkar yörüngelerden
Düşsek de şifası olmayan derde
Küsmek bize yakışır mı bu yerde

Civan gülüm haykırsana nerdesin
Belki de bin yıllık peykelerdesin
Ölü bir kobradan yeşeren toprak
Bir servi dalında olur mu yaprak
Yılanların yüzü neden gizlidir
Kuyrukları bile iki yüzlüdür
Gülümser binlerce dudakta zehir
Engereğe teslim oluyor şehir
İçimiz kururken menekşelerde
Küsmek bize yakışır mı bu yerde

Ben küsemem, öldürse de gül beni
Kapısında bıraksa da kul beni

huzeyfi
29 Eylül 2009 Salı 13:29:06
şehzade nûn aşkıyla ağlıyormuş intizâr
rebâbın renklerinde uşşâkın isyanı var
vuslat inkılabıyla uyandırdı ruhu râst
ismin âhımla açar, nigâhımla şarkılar

sabâda kâküllenen ocak esrârı yıkar
çiçeklenir lâcivert ismin, ummana çıkar
çoğalır umman ile letâfet çeşmeleri
yeşerince erguvan, onurum kabre sızar

tedâiler üzgünse, oyada lâledir kalp
üslûp aynada gezer; titrer neyde ıztırap
ıtrî nevâda tambur, gül atar üstümüze
karargâhında leylak olunca ümmî türâp

hüzzâmla kanatlanır ümîdimin elleri
lekesiz pervâneler yıkar ihtilâlleri
âhımla açar ismin; yanar puslu lâmbalar
ebedî ülfetimi kuşanır hayalleri

huzeyfi
29 Eylül 2009 Salı 13:27:19
Doğduğu an için teşbih çatladı
Yeniden konuldu güllerin adı
Sensiz, yüreğimi avuttu şiir
Sehl-i mümteniyi unuttu şiir
He’nin dudağında alevlendi nun
Leyla’nın kabrinde uyandı Mecnun
Ruhum örselendi dertli dil gibi
Tutuştu yüreğim bir kandil gibi
Tahtında ansızın vuruldu elem
Doğduğun an için kırıldı kalem
Kinaye, mutluydu parmaklarında
Çağladığın ruhumun ırmaklarında
Bulut, gözlerine yayılmak için
Hilal, kaşlarında bayılmak için
Kapında beklerken küle döndüler
Yüzünü görünce güle döndüler
Çölde çiçeklendi kum fırtınası
Yeniden titredi aşığın hası
Varlığını hayal sandı Fuzuli
Sonunda tutuşup yandı Fuzuli
Mesnevi kokusu sindi odana
Nef’I bile hayran oldu edana
Mecazını yıldızlara taşıdın
Yalnızlığın zindanında ışıdın
Sensizlikten soldu nice resimler
Kıskandı ufkuna bakan mevsimler
Saçlarında bahar gülümsemesi
Kulağında kâtip meleğin sesi:
"Ey, birgün şairi vuracak dilber
Allah-ü Ekber, Allah-ü Ekber! . . . "
huzeyfi
29 Eylül 2009 Salı 13:24:42
paslı bir gülücük bile vuruyor
kalbimi en ince sonbaharından
bir de bakıyorum kentin yüzünde yalnızca
o kızın altın şaçları
binalarda o kız, yollarda o kız
ondan uzak olan herşey anlamsız
sonra yine zindan oluyor dünya
bu nasıl işkence bu nasıl rüya
o mu yok ben mi hastayım
gece gündüz perişanım, yastayım
tırmanamıyorum cefa dağını
ölüm çeksin artık çıngırağını
yağmurca
29 Eylül 2009 Salı 13:03:57
CANFEZAM



bir darbımeseldir canfêzam bakışların

vurur beni

uzanırım da kadife saçaklarına

rüzgâr durdurur beni

şehrinde kaybolmuşum uzatmalı kirpiklerinin

en leylâk kokuşunla, en şahin uçuşunla

o körpe, o İstanbul endâmın kavurur beni

bu bir cefâ derbendi, kahır istilâsıdır

ellerin ufalar, tenhâlara savurur beni

şenliğinde aykırı yürüyüşlerin

eziyorsun göklerini

yine de ufuklarda bekletiyor gurur beni

bu hicran değişmeyen kaderimdir, umarım

biliyorum canfezâm, vuslat unutturur beni
huzeyfi
28 Eylül 2009 Pazartesi 21:53:36
benden anlamadın şiirden anla
senin gülüşünle yaşadığımı
akşamı ettiğim senden kalanla
sabaha seninle başladığımı
benden anlamadın şiirden anla...
huzeyfi
28 Eylül 2009 Pazartesi 21:51:06
Kalbi artık kalbim olmuş bir şair...
mahpeyker
28 Eylül 2009 Pazartesi 20:48:21
yağmur adam..naat yazarlarının piri..
meryemzemerot
28 Eylül 2009 Pazartesi 16:39:07
YAĞMUR
yağmurca
28 Eylül 2009 Pazartesi 11:18:57
BÖYLE İNTİZARA CAN KURBAN:)
yağmurca
28 Eylül 2009 Pazartesi 11:14:54
İNTİZAR



Gözlerin dokunuyor kalbime ey cefakar

Öyle uzun bir hicran sundunki hayatıma

Zehrini yudumluyor ruhum melankolini

Lambalar sırılsıklam gönlümde sönmesin yar

Ellerin ab-ı hayat, gülüşün yar, sesin yar

Rüzgar mıdır, yağmur mu dumanlı bakışların

İrkiliyor durmadan bedenim, hülya mıdır

Neş'eme ızdırabın çektiği perdesin yar

Umudumun maviye büründüğü yerde mi

Mahulyam, ey şebnem edalım, nerdesin yar



Unutma ceylanların çölleri sevdiğini

Toprak neva sırrını ezberliyor göklerin

Renkler uğursuzluğu fısıldayıp duruyor

Ülfetim nevbaharı bekliyor, bilesin yar

Zarif bir düğüm gibi duruşun yar, sesin yar

Gülleri incinmesin masum dudaklarının

Aldırma, leylakların solduğuna içimde

Ruşenimsin ey canım, beyaz bir lalesin yar

Işığısın şehrayin kalıntısı ömrümün

Sensizim, avareyim; durmayıp gelesin yar

yağmurca
28 Eylül 2009 Pazartesi 11:09:28
KOPARDIN



Bir hicran çölüne bıraktın beni

Kalbine girdiğim yolu kopardın

Yaydın üzerime yalan gölgeni

Adını andığı dili kopardın



İçimden boşluğa savruldu külün

Hüznün ateşiyle yandı kakülün

Yıllardır ruhumda öten bülbülün

Her seher konduğu dalı kopardın



Uzattıkça sana boş ellerimi

Birer birer yıktın hayallerimi

Bilmem, ölü müyüm, yoksa diri mi

Saçımdan son siyah teli kopardın



Gönlümde aşkınla hergün yeşeren

Göğü yıldız yıldız önüme seren

O güzel, bembeyaz gülü kopardın
eliff_
28 Eylül 2009 Pazartesi 11:03:28
YÜRÜYELİM SENİNLE İSTANBULDA


Kırmızıyı sevdiğini bilseydim
hayallerim kıpkırmızı olurdu

İstanbul hala güneşin ardında
ufuklarında birkaç kara leke
birkaç kan pıhtısı dudaklarında
İstanbul hala sevimli mi sevimli
ve hala bir tomucuk tadında
yürüyelim seninle İstanbul'da

korkusuz bir rüyadır
bekler bizi Beykoz'da, Üsküdar'da
birkaç kuğu, birkaç mahzun kuştüyü
yenilgisiz bir muamma gibidir
arar buluşmayan ellerimizi
deli rüzgar yine sarhoş, hovarda

tam orada, Çamlıca yokuşunda
birkaç bulut çekelim gökyüzünden
damarlarımızdan geçirelim ve birden
bırakalım suların üzerine
sen bir defa konuş, sen bir defa gül
kumlu ebrular yapalım seninle
serpmeli ebrular, bülbülyuvası
hercaimenekşe, gonca ve sümbül

yüzün bir ay gibi parlarken gecenin ortasında
yürüyelim seninle İstanbul'da
boğaziçi mağrur türkülerini
gözlerine baka baka söyleyin
martılar üşüyünce
denizin sıcağında bulsunlar kalbimizi


anlayabilir misin
neden çıban gibi büyür bağrımda
büyür de kelebek olur bu sızı
kırmızıyı sevdiğini söyledin
bu yüzden mi günlerdir
İstanbul'da gül kokusu yayılan
tepeler kırmızı, sular kırmızı


İstanbul bilmeli ki, sahillerine
mehtabı taşıyan senin bakışlarındır
İstanbul bilmeli ki, limanlardan gemiler
önce senin yüreğine açılır
uzaklarda bir yerde
toprağı öpmek için eğilen bahçıvanın
parmaklarında hüzün
sana doğru akan nehrin
ağlayan suretidir



bir elimizde umut

bir elimizde sevda

yürüyelim seninle İstanbul'da

musiki kesilsin, tükensin yazı

çaresiz kalınca mızrap ve şiir

ozan bir kenara bıraksın sazı

ressam fırçasına neden mi kızgın

tuvalde çizgiler, renkler kırmızı

kırmızıyı sevdiğini bilince

çekilir mi artık güllerin nazı



Anadolukavağı'nda her akşam

burcu burcu bir rüyadır hayalin

karanlık, hüznünü düşürür dağa

kuşlar kanat çırpar, yıldızlar ağlar

endamın her sabah iner toprağa



hasret, yanlızlığı çoğaltan deniz

ayrılık acıyla süzülür kandan

nefesin fermandır Topkapı Sarayı'nda

dönüşünü bekliyor rıhtımda şehzadeler

öylesine yorgun, mahzun ve candan



İstanbul bir yanımda, sen bir yanımda

uykusundan uyanınca fırtına

dalgalar türkümüze aşina olur

yüzümüze bakınca deniz fenerleri

sahibini arayan gemilerin

çığlığıyla vurulur



tarih heyelandır hainlerin ardında

İstanbul tarihin soylu anası

biz bu yürüyüşü çiğdemlerden almışız

sevdayı kız kulesi'nden

yalıların burukluğu altında

geçiyoruz sokaklardan delice



anlayabilir misin

beyoğlu'nda gezinen

hayal kırıklığının benden türediğini

anlayabilir misin

kırmızı neden böyle

doldurur aynalara inleyen yüreğimi



sana giden yolların kavşağında

bir adam direniyor izini bulmak için

siliyor tanyerine akan alın terini

ufkunda sapsarı umudun rengi

mavi yitik, beyaz kızgın ve siyah

arıyor sessizce kaybolan günlerini



Gülhane'de simit satan çocuklar

nasıl anlasınlar ellerimizin

neden böyle çekingen olduğunu

Ayasofya önünde tramvay bekleyenler

gökyüzüne dokunurken bu acı

kimdir diye sorsunlar içlerinden

birlikte yürüyen iki yabancı



biz gitsek de, İstanbul'da yine de

yıllar yılı gezinmeli bu sızı

benden bir yaralı şiir kalmalı

senden bir tebessüm, bir de kırmızı
yağmurca
28 Eylül 2009 Pazartesi 11:02:34
NUYAGEVA



Doruktan uzattıkça mercan bakışlarını

Bazen güneşe bakan gülleri hatırlarım

Yaprakları en ücra yıldız kanatlarından

Ezgiler sağnak sağnak iner dudaklarından

Bazen fosforlu bir gemi belirir ufukta

Köpürür ülkemin siyah koylarında

Aralayıp susamış mekan bulutlarını

Doruktan uzattıkça mercan bakışlarını

Bazen bir kapı açılır rüyalarımda

Sonsuzluk çiçek tozu, dökülür avuçlarıma...



O nasıl maceraydı, o nasıl düştü

Çevresine ihtilal kuzgunları üşüştü

Ay görünce düzenli ışıyan gözlerini

Hıçkırıklı bir mendil gökten kıyıya düştü

Öyle maktül bir esaret boşaldı ki doğudan

köleler ata bindi, sultanlar yaya düştü

Nuyageva bir gümüştü, tılsımlı bir gülüştü...
yağmurca
28 Eylül 2009 Pazartesi 10:59:11
KALBİMİN MAHURU



Sen ki, gül bahçesinde kalbimin mâhurusun

Bir de hüzzâm yerine bana nihâvendi sun

O kâbus günlerin matemi unutulsun

Gülümse de ruhumun gözyaşları kurusun

Sen ki, gül bahçesinde kalbimin mâhurusun

Bir de hüzzâm yerine bana nihâvendi sun



Sevdamızı duyunca aynalar coştu bugün

Hayalimde efsulu yüzün bir hoştu bugün

Seni gören ağaçlar, kuşlar sarhoştu bugün

Söyle niye penceren yine bomboştu bugün

Sen ki, gül bahçesinde kalbimin mâhurusun

Bir de hüzzâm yerine bana nihâvendi sun
yağmurca
28 Eylül 2009 Pazartesi 10:56:49
YAĞMUR



Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur

Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından

Toprağı kirlerinden arındırır bir yağmur

Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından

Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat

En müstesna doğuşa hamiledir kainat



Yıllardır boz bulanık suları yudumladım

Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım



Hasretin alev alev içime bir an düştü

Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü

Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde

Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü



İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin

Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla

Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin

Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla

Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak

Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak



Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım

Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım



Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü

Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü

Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe

Her sayfada talihsiz binlerce kurban düştü



Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden

Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına

Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden

Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına

Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin

Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin



Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım

Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış mazide

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım



Sensiz kaldırımlara nice güzel can düştü

Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü

Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin

En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü



Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan

Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar

Mutluluk nağmeleri işitirler Hıra'dan

Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar

Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri

Paramparça, ateşler şahının hayalleri



Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım

O mücella çehreni izleseydim ebedi

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım



Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü

Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü

Katil sinekler deldi hicabın perdesini

İstiklal boşluğuna arılar nadan düştü



Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında

Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin

Ebedi aşka giden esrarlı yollarında

Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin

Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü

On asırlık ocağın savururdum külünü



Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım

Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım



Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü

Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü

Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara

Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü



Badiye yaylasında koklasaydım izini

Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar

Seninle yıkasaydım acılar dehlizini

Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar

Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya

Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya



Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım

Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu

Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım



Haritanın en beyaz noktasına kan düştü

Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü

Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi

Hakların temeline sanki bir volkan düştü



Firakınla kavrulur çölde kum taneleri

Ahuların içinde sevdan akkor gibidir

Erdemin, bereketin doldurur haneleri

Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir

Şemsiyesi altında yürürsün bulutların

Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların



Devlerin esrarını aynalara sorsaydım

Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım



Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü

İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü

Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer

Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü



Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini

Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir

Yıldırımlar parçalar çirkefin gölgesini

Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir

Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından

Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından



Madeni arzuların ardında seyre daldım

Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım



Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü

Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü

Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali



Hazindir ki, dertleri aşmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır

Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur

Sensiz doğrular eğri, beyaz bile karadır

Sesini duymayanlar girdabında boğulur

Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin

Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin



Saatlerin ardında hep kendimi aradım

Bir melal zincirine takıldı parmaklarım

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım



Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü

Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü

Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül

Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü



Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde

Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay

Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde

Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray

Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin

Mekanın fırçasında solmayan resim senin



Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım

Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme

Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım



Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü

Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü

İniltiler geliyor doğudan ve batıdan

Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü



Islaklığı sanadır ahımın, efganımın

İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler

Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın

Nazarın ok misali karanlıkları deler

Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin

Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin



Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım

Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım



Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü

Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü

Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün

Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü



Nefesinle yeniden çizilecek desenler

Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek

Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler

Anneler çocuklara hep seni içirecek

Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin

Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin



Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım



Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü

Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü

Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın

İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü



Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.