Zenginliği olmayan adamı, adamlığı olmayan zengine yeğ tutarım. Plutarch [Paylaş]
E-mail: Şifre: Facebook ile bağlan Üye ol | Şifremi Unuttum
Türkiye Şiir Platformu
ANASAYFA ŞİİRLER Edebiyat Defteri YAZILAR Edebiyat Defteri FORUM Edebiyat Defteri ETKİNLİKLER Edebiyat Defteri NEDİR? Edebiyat Defteri Kitap KİTAP  Edebiyat Defteri Tv TİVİ Edebiyat Defteri Sesli Şiirler MÜZİK Edebiyat Defteri BLOG Edebiyat Defteri Atölyeler ATÖLYE  Edebiyat Defteri BİCÜMLE Edebiyat Defteri ARAMA Edebiyat Defteri İLETİŞİM

Takip 3

Takip 3.bölüm


“Biz, dediler. Sadece operasyoncuyuz, kalbinin içine “sevgi” yerleştirmemizi istediler.”
“Kim istedi?”
“Lucifer ve dostları”
“Lanet olsun size…kötülük ve sevgi nasıl yan yana durabilir.”
“ Sizin iyiliğiniz en doğru olan öyle mi… kabullendikleriniz ölçüleriniz olmuş, yanılgınız bu işte.”
Çarmıha gerilmiş gibi sabitlendiğim masadan kalkmak istedim, sağ koltuk altımda müthiş bir acı hissettim, kaburga kemiklerimin arasına uzunca yatay kesi atılmıştı, alelade atılmış dikişlerden kan sızıyordu. Bu bana ne kadar acı verebilirdiki… İsa’nın çarmıhdaki çivileri kadar mı… Ya da kadın papa sekizinci Juan’ın Katolik dünyasına attığı madiğe karşılık ödediği korkunç bedelin çığlıklarını müjdeliyorlardı kulağıma “bak sen ne kadar şanslısın”. Hizmetkarının davetkarlığına ya da beden kimyasallarının beynine hakim oluşuna karşı koyamadığı iradesi gizli saklı karnında büyüttüğü günahı, kutsallığa karşı basit bir trampa mıydı? Ah! Gilberta… Meryem bile onca zulme uğramışken sen mi kutsallığın zirvesine kolayca çıkacaktın. Sen ve verene merhaba diyemeyen doğum sancılarının çığlığına benzer bir acı çekiyorum…Ey, kutsallığa inananlar! İnanın…
Karşı koyabilir miydim bilmiyorum… Sürekli tekrarlamaya başladığım kutsal sözcükler bu gücü bana her zaman vermişti, her türlü ortadoksal inançta yapabiliyordum bunu. “ Bunu yapabilirim… başarabilirim.” Ama burada hiçbir faydası yoktu o sözcüklerin. Söz anlamını yitirmişti anlaşılan, çaresizlik beraberinde korkuyu getirdi ilk kez hissettiğim bir şeydi bu. Çünkü Tanrımız bize ölümsüzlüğü öğretmişti…Varlığın kendisini öğretmişti.
Yukarıya doğru yükseldiğimi hissettim, edindiğim spritüel deneyimler bana rahatlamam gerektiğini yaşatmıştı defalarca ama bu defa ters giden bir şeyler vardı, yükseldikçe ağırlaşıyordum. Aşağıya masaya doğru kendi bedenimi görmek için gayret sarfediyordum korkuyla irkildiğimi hatırlıyorum.
Ruhum, ne yünün bir pıtraktan çekildiği gibi acı hissediyor ne de vaadilen huzuru bulmuştu… boşlukta salınan gayesiz bir sarkaca dönüşmüştü sanki başka bir duygu yoktu. Sadece korkularımın arttığını hissettim ama böyle olmayacaktı genel işleyişe ters olan bir şeyler vardı, düşünmenin ve idrakin çekim alanı da kalkıyordu sanki. Bu imkansız bir şeydi… bu arada iyice yükselmiştim.
“Aman Allah’ım” masada benim yerime dostum Kılıç yatıyordu, tüm bedeni kireç rengine bürünmüş, gözleri açık bana bakıyordu. Üzerinde o yağmurlu gecedeki pardesü vardı, düğmeleri kapatılmamıştı. Kalın sicimlerle masaya bağlanmıştı, sicimlerin iki ucunda yeşil giysili varlıkların zaman zaman çektikleri sicimin Kılıç’ın bedenini sıkıştırmasından çıkan gıcırtılı sesi duyuyordum. “ Aman Tanrım burada da mı işkence görecekti dostum Kılıç. Mırıldandığını duyar gibi oldum.
“ Ben, zamanı tüketemeyecek kadar bitkinim ama sen sonuna kadar diren.” Göz kenarlarından incecik yaş sızıyordu, ilk defa ölülerin ağladığını dostum Kılıç’ta görmüştüm. Kollarıma giren yeşil giysililer beni yukarı doğru çekmek yerine sürüklercesine bir yere götürdüklerini anladım. Geçtiğimiz yerdeki ışığın rahatsız ediciliğini fark etmemi çok garipsemiştim, sırası mıydı şimdi bu rahatsızlanmanın. Kılıç’ın “Başka ne vardı” sorusuna “ışık vardı” karşılığını verdiğim konuşmayı hatırladım. Bir yerlerde yanlış mı yapmıştım?...
“Siz ölüm meleği misiniz?”diye sordum. Alay edercesine gülüştüler.
“ Söyledik ya sana biz Lucifer’ in dostlarıyız.” Işığın rahatsız edici etkisinden kurtulmak isteyen ruhum işlediğim günahları hatırlamaya zorladı beni. Ama yoktu… tıpkı Kılıç gibi ben de günahsızdım öyleyse bu ışık beni neden bu kadar rahatsız ediyordu.
“Tabii ya…” Taklitti bu ışık… nasıl ki şeytan, Tanrının kötü bir taklitçisi ise onun ışığını da taklit etmişlerdi. Sahteciliğin insan üzerindeki rahatsızlığıydı bu…
Sona geldiğimizi kollarımı serbest bırakmalarından anlamıştım. Önümde iki kanatlı büyük bir kapı vardı, yukarıya doğru baktım iki levha asılıydı. Levhaların birinde “Burada Tanrı Yoktur” diğerinde ise “Burada Yasa Yoktur” yazılıydı. Arkama döndüm yeşil giysili varlıklar bana bakıyorlardı.
“ Evet, dediler. Yolun sonuna geldik, üzerindeki mavi giysiyi de çıkar.” Ve girmem için kapıyı işaret ettiler.
“Nasıl yani çıplak mı kalacağım.” Cevap vermeden üzerimdeki naylonumsu ince giysiyi çekip aldılar. Kapının önünde çıplak ve yapayalnızdım. Korkuyla kapıyı araladım… bir kaç adım attım.
Kendimi bir yamaçta buldum. Arkamdan kapanan kapının üzerinde yine bir levha asılıydı verilen süreyi belirtiyordu, yirmi dört saat yani bir dünya günü zaman verilmişti, sanıyorum bir karar verme süresiydi bu.
Yemyeşil bir bitki örtüsü vardı, uzak aşağıda denizin durgun mavisi görülüyordu. Rüzgar yok denecek kadar azdı. Yamaç bitiminde uzun ve geniş orman örtüsünün arasından nehirlerin akarsuların sesi, en kutsal makamdan cıvıldayan bülbüllerin seslerine karışıyordu.
“Aman Tanrım altlarından akan ırmaklar…göz alabildiğince yeşillik bolluk ve bereketi müjdeliyordu, yoksa vaat edilen cennet burası mıydı.” Ama izlendiğim kuşkusuna kapılmam uzun sürmedi. Düzlükteki ormana doğru ilerlerken uçabilecek kadar hafiflediğimi hissettim. Sığ ve durgun akan ırmakların üzerinden ıslaklık hissetmeden yürüyebiliyordum.
Şaşkındım… ben cehennemi beklerken cenneti mi yaşıyordum. Kutsal kitaplarda kendi iyilerine vaadedilen cennet…ah sonsuzluğa sürüklenişimdeki günahlarım ve sevaplarım, iyiliklerim ve kötülüklerim… doğrusunu mu yapmıştım, yani başardım mı ben!
Emin olduğum bir şey vardı, takip edildiğim hissi somutlaşmıştı. Çevremde hışırtıların yoğunlaşması yalnız olmadığımın belirtisiydi. Yeşilin en güzel tonunu taşıyan oldukça geniş düzlük alana gelmiştim, hayret verici derecede hiç yorgunluk hissetmiyordum. Çevreme bakındın en yakın ağaçların arasından beni gözetleyenleri açık seçik görebiliyordum. Tıpkı benim gibi insanlardı.
“İzin verirsen yanına gelebilir miyiz?”diye seslendiler. Cevabımı bile beklemeden çevremde geniş bir halka oluşturdular, aceleleri varmış gibi anlatmak istediklerini aktarmanın heyecanıyla konuşmaya başladılar.
“Dönmelisin.”
“Bizler reddedicileriz.”
“Biz, “din”i bağlılarının ve etkisinin azalmasıyla sona ereceğine inandık. Çöküşün böyle olacağına kanaat getirdik oysa çöküş yok olma anlamını taşımıyordu. Bizim sapmalarımız ise kendimizi “boşa harcama” kendimizi tüketme anlamına geliyordu. İşte yok oluş anlamına gelen buydu. Biz yaşamlarımızı başka bir şeye bağlayacak veya bırakacak kadar cahil değildik. Tanrı’nın dediği yaşamı değil kendi istediğimiz yaşama inandık, doğru olan bu zannettik.”
“Düşüncelerimiz ve düşüncelerimizin somutlaşmaya dönüşmesi, sahip olduğumuz en büyük iki güç. İşte bunlar bizi Tanrısal insansı yapan. Tanrı kendi yolundakilere dolaylı olarak gerçekliği anlattı. Biz ise maddenin yetmediği yerde büyüsel sözleri üretenlerin peşine düştük en azından hayranlığımızı onların sözlerini üst bilincimiz veya ileri bilincimiz kabul ederek tekrarlayıp durduk. Kendi oluşturduğumuz kutsallık yükleyip diğerlerinden ayrıldık, bu ayrılmayı kendi ışığımızın aydınlığında yaptık.”
“Biz hep düşündük her seviyedeki insanda var bu özellik. İnsan bu yüzden sorumludur. Alışkanlıklarını kendin edindin, eylemlerine yansıttın.”
“ Ve sonunda şunu öğrendik Tanrının özgürlüğü yoksa insan kendisine tutsaktır. Ve bunu yalnız başına asla aşamaz.”
“ Durun! diye bağırdım. Burada gerçekten Tanrı ve yasalar yok mu?”
“Yok,”dediler. “ Hatta ölüm bile yok.”
“ Nasıl yani?”
“ Zaman yok yasa olmayınca zaman da yok.”
“ Ne yani canlı değil misiniz siz?”
“Yok canlıyız… canlılık özelliği gösteriyoruz ama hepsi o kadar. Yani bir tür “ol “diyoruz ve her şey oluyor, isteğimize bağlı. Tanrı, bizlere dünyada iken beynimizde ürettiğimiz Tanrısız ve yasasız cenneti bize sundu, işte şimdi sen de tam buradasın yani kendi cennetinde ya da nasıl tanımlarsan.”
“ Öyleyse sorun nerde?” Birbirlerine bakıştılar gülümseyerek…
“ Buraya gelenlerin hepsi akıl çıtasını biraz aşanlar, dedik. Bak hemen bir sorun olduğunu anladın.”
“ Sorun şu; yasasızlık. İstediğimiz zaman böyle bir konuşma dahi yapamıyoruz.”
“ Yasak mı desem saçmalamış olurum tabi…”
“ Yasa yokki yasak olsun sorun zaten yasa olmayışında bir araya gelip topluluk oluşturmaya kalkıştığımızda yasa olmadığı için bu tür şeyleri gerçekleştiremiyoruz. Tanrı’ya bilimci bakış açısıyla baktığımızdan onu herhangi bir fenomen olarak görme isteğimiz onu yok saymamıza neden olmuştu. Ve en insaflısı olan biz bilimciler insanlara da dedik ki, inanmak psikolojik bir ihtiyaçtır, yeme içme uyku gibi karşılanması gereken bir şeydir. Ama insanlara şunu söylemedik, uyumak ya da yeme içme varoluşsal bir sebep değildir. Bunu hep gizledik, en insaflımız bunu yaptı oysa biliyorduk ki şeytana en büyük hizmet edenimizde oydu. Yani bizlerdik… Bu yüzden Tanrısızlık ve yasasızlığa uğradık. ”
“ Ol, dediğimiz şeyler sadece maddeye dayalı şeyler, bu yüzden.”
“ Öyleyse kendi evreninizi neden üretmiyorsunuz… durun ben söyleyeyim, tabi ya yasa yok.”
“ Evet, biz insanız Tanrı değil. Üretebileceğimiz evren burayla sınırlı oluyor.”
“ Sonsuza kadar olan bu cennetiniz aslında cehenneminiz demek böylece.”
“ En arzuladığımız yasa da nedir biliyor musun?”
“ Durun tahmin edeyim “ölüm” yasası.”
“ Evet, en çok istediğimiz şey ölebilmek ama maalesef zaman yasası olmayınca ölüm de yok.”
“ İşte bu yüzden sen dönmelisin.”
“Ben buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum, en son hatırladığım şey karanlık bir sokakta şeytan tarafından takip edildiğimdi, ona daha önce yaptığım gibi tuzak kurmayı düşünmüştüm. Ama bir anda kendimi burada buldum. Ya siz nasıl geldiniz?”
“ Bizimki bildiğin klasik yol… ölürsün bir ışık tüneli çıkar karşına sonunda bir kapı vardır ve beklemeniz için bir yere atarlar palas pandıras sonrası malum işte burası ama geri dönüşsüz.”
“ Cennet burası ise cehennem neresi?”
“ Çok emin değiliz buranın cennet olduğundan.”
“ Ya aklı kıtlar nerede, dini kendine göre evirenler?”
“ Cehennemde… bak işte ondan eminiz.”

Karşımdaki duvarda koskoca bir saat duruyordu. Zemini bembeyaz kadranları ise simsiyahtı, bu yüzden zamanı çok net görebiliyordum. Saat tam yirmi üçü gösteriyordu, duvarın hemen önünde yüksekçe bir masa vardı, görüntünün bulanık olmasına rağmen birinin oturduğunu seçebiliyordum. Neden beni buraya yatırmışlardı anlamaya çalışırken “cennettekiler nerde” diye düşünmeye çalışıyordum. Bir anda her şey kaybolmuştu. Elim ağzıma doğru gittiğinde boğazımda garip bir şeyin takılı olduğunu anladım.
“ Hoş geldin Mehmet amca ben Özlem hemşire yoğun bakımdasın. Şu anda makineye bağlısın.Tam uyandıysan oksijen hortumunu çekeceğim.”
“ Anlamadım ne yoğun bakımı burası neresi sizde kimsiniz?” Cevap alamadım.
“ Dostum Kılıç nerde?”
“Sizi kaldırımda baygın bulmuşlar yanınızdaki ise sanıyorum Kılıç dediğiniz olsa gerek yaşamını yitirmiş, morgta…”
“ Aman Tanrım…”


Devam edecek…







Etiketler:


Gülüm Çamlısoy  | Gülüm Çamlısoy
19 Haziran 2019 Çarşamba 21:34:21

Okuduğunuz yorum yazar tarafından etkili yorum olarak seçilmiştir.



İşte bu.
Değerli yazar, günümün yazısıdır.
Devamını bekliyoruz, efendim.

Saygılarımla.


    [ Cevap yaz ]    




Takip 3 başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.


Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
19.6.2019 21:24:37
Toplam 1 yorum yapıldı
169 çoğul gösterim
147 tekil gösterim