Bir politikacının amacı sürekli iktidar olmaktır. Bu çaba ona çoğu zaman sorun çözme görevini unutturur. Jean Monnet [Paylaş]
E-mail: Şifre: Facebook ile bağlan Üye ol | Şifremi Unuttum
Türkiye Şiir Platformu
ANASAYFA ŞİİRLER Edebiyat Defteri YAZILAR Edebiyat Defteri FORUM Edebiyat Defteri ETKİNLİKLER Edebiyat Defteri NEDİR? Edebiyat Defteri Kitap KİTAP  Edebiyat Defteri Tv TİVİ Edebiyat Defteri Sesli Şiirler MÜZİK Edebiyat Defteri BLOG Edebiyat Defteri Atölyeler ATÖLYE  Edebiyat Defteri BİCÜMLE Edebiyat Defteri ARAMA Edebiyat Defteri İLETİŞİM

Selâmün Aleyküm - Oryantasyon...



Gerçek dediğimiz nedir?
Her zaman göründüğü gibi midir, her şey?

Yaşadığımızın hayal mi, gerçek mi olduğunu nasıl anlayacağız?

Sanırım, gerçeğin hayalden en büyük farkı , “siz ne kadar uzağınıza atmaya çalışsanız da, onun gelip en yakınınıza düşmesidir.”

Çok, ama gerçekten çok uzun zamandan beri yazıyorum.
Herkesin; baktığı yerden gördüğü ve görmek istediği kadarcık bir yazıyım...
O yüzden kimse görmedi bunca yazının ardındakileri...


/Dinlemek eylemimizi kaybetmişiz!/

Ne yazık ki artık; hayatımızdaki hiç kimse bizi “anlamak” için değil de, o an en okkalı cevabı verip, haddimizi bildirebilmek için dinliyor!

Ve benim de artık konuşmam, içimdeki zehri akıtmam gerekiyor!
Ama nasıl, kiminle ve nerede?
Sahi; kimlerle konuşulurdu her şey?

Betondan farksız, gerçekten sarılmayı hiç bilmeyen, o buzlar kraliçesiyle mi?

Hatırlayabildiğiniz o ilk a’nınızdan beri hep özlemle yoğurduğunuz sevginizin, yüreğinizin ilk sahibi olan ve giderken ilk sizi unutan o eşsiz kralla mı?

Şimdilerde kiminin yokluğuna sarılsanız da, sadece sıla-i rahimden değil, bir de gönül kardeşliğiniz olanlarla mı?

Ya da aşkla sevdiğiniz ve o aşkınızın sevgiye dönüşmesine yetecek kadar bile size zaman tanımayan azadelerle mi?

Dahası, bir elin parmakları sayısınca bile olmayan dost ve arkadaşlarınızla mı?

Neler, kimlerle konuşulurdu?
Sahi, o kimseler, neredeler şimdi?

O yüzden, en güzel duamdır sevdiklerime ”gülün gölgesi düşmesin yüreğinize!”


/Gerçek beni, bir kâğıt bildi, bir de kalem.../
İşte bu yüzden başladım yazmaya. Hep bu yüzden sevdim yazdıklarımın gölgesinde kalmasını, gölgelerin!

Ve sadece yazdım!
Hem de gecelerce, hem de sabahlara dek, hem de yıllarca, hem de hala!
Zaman içinde, önce mektup dediğim yazılar çoğaldı, sonra da o yazıların içinden çıkan şiirler!

Aslında bu bana sekizinci sınıfta, Türkçe öğretmenimin tavsiyesiydi.
“Hayat sizin sandığınızdan daha zor! Öyle şeyler yaşayacak, öyle şeyler göreceksiniz ki, gün gelecek ölsem daha iyiydi diyeceksiniz. Peki, sırf siz istediniz diye ölemeyeceğinizi de biliyorsunuz değil mi? Öyle zamanlarınız için size tek tavsiyem, eğer yanınızda anlatabileceğiniz biri yoksa o an ne hissediyorsanız yazın. Mektup yazın, şiir yazın, öylesine yazın, içinizden geldiği gibi yazın. Sonrada yazdığınızı okuyun ve yakın yazdıklarınızı. Çünkü yazma sebebiniz her neyse çözülmüş olmayacak. İnanın ilk önce o çıkacak her zaman ve her yerde karşınıza.”

Ve şimdi düşünüyorum da, ne güzel insanlar gelip geçmiş hayatımdan. İşte benim yapmaya çalıştığım da buydu. O kadar çoktu ki yazdıklarım, ara ara geri dönüp okuduğumda şaşırıyor, bir sürü soru soruyordum kendime.

“Bunları ben mi yazdım? Bu yazdıklarıma nasıl dayandım?”

Tek cevabı vardı. SUS’mak!
Kastım okuduğunuz kelime ve anlamı değil...

Ne mi?
Sabır!
Umut!
Sevgi!

Demem o ki; sabrı olmayanın ne umudu, ne de sevgisi olabilir miydi yüreğinde?
Sevgisiz hayat nereye kadar sürerdi?
Sizler de biliyorsunuz değil mi, bu üç şeyin sessizlikle birlikte yaşandığını...

Ama ben, cennet mekân rahmetli geveze bilgemden, başka üç şeyin daha sessiz olduğunu duymuştum!
“Düşünce, kader ve mezar” derdi o.

Kalbim ve aklım kabul etmek istemese de, böyleydi bu ve çaresi de yoktu üstelik!
Sonra benim dışımda dönüp durmakta olan, dünyevi yorgunluklarım başladı...
İşlerden, karmaşalardan, insanlardan, karışanlardan, sataşanlardan yoruldum yavaş yavaş.

Sanki ikiye bölünmüştü bende dünya!
Yarısı hazan, diğer yarısı yalan!

“Yalan, zekâ işidir. Dürüstlük ise cesaret, eğer zekân yetmiyorsa yalan söyleme ve cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.” Dese de Victor Hugo, ben bu halimi afişe edebilmek için şiir bile yazdım kendime, "Yalancının Biriyim Ben" diye...

Ve... Yazarken farkına vardım ki; sönmeyen ve gün geçtikçe alevlenen tek ateş, ayrılık ve aşk ateşi!
Ya da bende öyle diyelim!
Ne yazarsak, hangi kalemle yazarsak yazalım, o ilahi kalemle yazılan kaderimiz değişmiyor, değiştiremiyoruz!

Burada bana, “kaderci misin?” diyebilirsiniz!
Cevabım:
“Âmentü Billâhi (inandım)” dediğim o ilk andan beri, kesinlikle “EVET!” olacaktır!

Eğer bu sizce karanlık demek ise, evet ben hep karanlıktım, hala da kapkaranlığım üstelik…

Neden mi?
Beni aklınıza gelebilecek her şeyle etiketleyebilirsiniz!
Karşıma geçip, her şeyi söyleyebilir, her türlü hakareti de edebilirsiniz!
Siz, her ne kadar çiğneseniz de beni, Tebrizlimin:
“Anladım ki insanlar: Susanı korkak. Görmezden geleni aptal! Affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar... Oysaki biz istediğimiz kadar hayatımızdalar. Göz yumduğumuz kadar dürüstler ve sustuğumuz kadar insanlar...” dediği gibi, sebeplerime sığınır, Sus’arım!

Ama karşımdaki işi, inançlarıma dil uzatıp, beni onlarla yargılama boyutuna getirirse; insanın dayanma noktasının sabır, kırılma noktasının da ölüm olduğunu hatırlar ve karşımdakine verdiğim bu hak edilmemiş değer yüzünden kendime kızar, bu zavallılığım yüzünden af dileye dileye Rabbime sığınır ve yine Sus’arım!

Şehri şahanemin yetiştirdiği Yunus Emre’min de dediği gibi hani;
“Edebim el vermez edepsizlik edene. Susmak en güzel cevaptır, edebi elden gidene...” diye susmalı!

Ya da Tebrizlim misali:
“Dürüstlük bir şehirdir, ben de o şehrin sultanıyım, Onda kendim yaşayayım, kendim öleyim, kendim korunayım.” Dediği, diyebileceğiniz o şehri aramalı ve bulmalı!
Dahası...

“Cehennem gibi olmalı, cehennemi bile yakıp yandıracak bir gönül istemeli… Ki o gönlün önüne iki yüz deniz çıksa, hepsini de yaksın, yandırsın. Onun tek bir dalgası bilindik denizlere taş çıkartsın.” Diyebilecek bir yürek ve yüzü olmalı Rabbine karşı kulunun!
Sonrasında yine susmalı ve hayatı izlemeli, dinlemeli, öğretmeye çalıştıkları, öğretecekleri vardır belki daha!

Burada çok sevdiğim “Cihan İmparatorluğu Osmanlı’dan” bir güzelliği aktarmak isterim.
“Osmanlı zamanında bir terzinin makasında şöyle yazarmış: ‘Her elini sıkanla dost, her canını sıkanla düşman olma!’ ”
Ne güzel değil mi?

Neyse, hemen konuma dönüyorum... Ne demiştik en son?
“O ilahi kalemle yazılan kaderimiz değişmiyor, değiştiremiyoruz!”
Peki; her getirdiği ve götürdüğüne de kötü diyebilir miyiz kaderin?

İşte benim imtihanımın başladığı, kaderimin kırıldığı nokta da budur!
Sevmek! Güzel sevmek nedir öğrenmeden, çok sevmeye kalkmak!

Bir anda ve en olmadık yerde kayıplar vermeye başladım! Sanki bir aslı yokmuş gibi yaşadıklarımızın, tek tek eksiliyordu, elimden ve gözümün önünden sevdiklerim...

Ve benim o an öylesine dönmüştü ki gözüm!
Tüm algılarım kapanmış, öz bilincim sıfırın altında alev alev yanarken; ne söylenen, ne yapılan hiçbir şeyi kavrayacak akıl ve ruh bütünlüğüm, ne de oryantasyon farkındalığı denen şeyi hayata geçirebilecek gücüm vardı.
Her zaman dayatma ve zorlamalara karşı alerjik bir yapım olmuştur. Bu sebeple o dönemde; tek tutar dalım ve sığınağım vardı, isyan!

İşte böyle anları yaşarken, kendi iç sesinizin gürültüsünden, duymanız gereken sesleri duyamaz oluyorsunuz!
İçine düştüğünüz acının içinde kıvranırken, o acının diğer yüzünü okuyamıyor, göremiyorsunuz bir eliyle azaltırken, diğer eliyle sizi nasıl çoğaltmaya çalıştığını, arkasına sakladığı elinde hediyelerin en güzeliyle geldiğini!

Göremiyorsunuz, hiç boş yere ve eli boş gelmediğini acının!
Sonrasında; siz inatla harlamaya çalışırken içinizdeki isyan ateşini, yeni sesler karışmaya başlar o çıtırtıların içine...

Ve duyduğunuz seslerde Rabbiniz vardır!
İnanılacak şey mi? Rabbiniz, konuşmak için sizi seçmiştir, konuşuyordur sizinle!

Ve...Diyordur ki:
“Kimi benden çok seversen, onu senden alırım!”
Ve ekliyordur;
“Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım!”
“Sen sadece benimsin ve sen bunu çok çabuk unuttun!” diyordur!

Oysa en kaybettim dediğiniz yerde bulmuşsunuzdur aşkı!

Ve mevsimler geçmeye başlar üstünüzden...
Bir kez daha anlarsınız ki; her ateş, mutlaka ve mutlaka yanmaya başladığı yerde sönüyor!

İnanın bana; kan bağı değil, can bağıymış asıl önemli olan. Mutluluk her zaman ve her yerde, herkesle paylaşılabilir bir şeydir ama ya acı? İşte o acı anında, yapmaktan ve söylemekten ar etmediğiniz her şeye rağmen yanınızda kimler varsa, sizden ricam, lütfen onlara sahip çıkın! İnanın bir tek onlardır yüreğimizin şifası!
Çünkü beklentisiz, çıkarsız, yargısız, maskesiz verdikleri güven, sevgi ve sadakatleriyle dururlar yanınızda...

Tüm bunları yaşarken, bende kendim için olmasa da bir karar verdim.
Arkamda bıraktığım bunca yılın, izlediğim, konuştuğum insanların en önemlisi de hayatın öğrettiği tek şeydi bu bana...

"Ölemiyorsan yaşayacaksın! Yaşayamıyorsan yaşatacaksın!"

O yüzden çok severim, açmamış goncalarımı, meleklerimi!
O yüzden çok severim, mor güllerimi!
O yüzden çok severim, güngörmüşlerimi!
O yüzdendir:
“Ben her zaman için her şey, hiçbir zaman için hiçbir şeyim!” demem...

O yüzdendir, hep “hiç’liğin” kapısında gezinmem!
O yüzdendir, hayattaki gerçek ismimi ve yerimi aramam!
O yüzdendir, onlarca takma adım, etiketim varken, isimsizliğim!
O yüzden çok korkarım; kırılsam da, kırmaktan! Yıkılsam da, yıkmaktan! Yıktıklarımı yeniden yapamamaktan!
O yüzdendir, her seferinde kapıyı ilk çalan olmaya çalışmam!
Çünkü pek çoğunuz gibi gerçekten kaybetmenin ne demek olduğunu, yaşayarak öğrenenlerdenim!
O yüzdendir, bu kadar eleştiriye, yargıya rağmen, bir başkası ne der diye düşünmeden, karşımdakinin hatalarını ve korkularını da yüklenmek için el uzatmam!

Ama ne yazık ki, bu madalyonun da bir başka yüzü daha vardı!
Zaman içinde ve yaşadıklarımdan öğrendim ki; ben ne yaparsam yapayım, karşımdaki benimle arasına mesafe koymak istiyorsa, buna ben engel olamam! Karar verilmiştir zaten!
O yüzdendir, bunun benimle alakalı değil de, karşımdakinin gözünde ne kadar değerli olduğumla ilgili olduğunu anlamam!

“Bahaneler uzak kalmayı tercih edenler içindir.” Derken bizler, buna karşılık:
“Bazen, uzaklaşmak gerekir yakınlaşmak için,
Bazen, hatırlamak gerekir hatırlanmak için,
Bazen, ağlamak gerekir açılmak için,
Bazen, anmak gerekir anılmak için,
Bazen de susmak gerekir duymak için...” diyen Tebrizlim’e bağlılığım!

Peki; hiç düşündünüz mü, neden öfke anında avaz avaz bağırırız?

Bilir misiniz bu sorumun hikâyesini?
Buyurun bu hikâyeyle bitireyim.

“Bir gün yaşlı bir bilge öğrencileri ile gezinirken, nehir kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş.

Öğrencilerine dönüp: “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.Öğrencilerden biri: “çünkü sakinliğimizi kaybederiz” demiş.

Bunun üzerine bilge: “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken, neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonuyla da aktarabilecekken, niye o kadar yüksek sesle söyleriz?” demiş.

Öğrencilerden ses çıkmayınca başlamış anlatmaya:
“İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için, bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, aradaki mesafe o kadar açılır, açılan bu mesafeyi kapatabilmek için de daha çok bağırmaları gerekir.”

“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur?
Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur, ya da çok azdır.

Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?
Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar, çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra bilge, öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş:
“Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde, mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

O yüzdendir, sesimin alçaklığı!
O yüzdendir, sevdim mi, dünyanın gürültülerini hiç’e saymam!
O yüzdendir, aklımın değil de, yüreğimin fısıltılarını rehber edinmem!
O yüzdendir, Mevlana’mın “Güvendiğiniz dağlara karlar yağdığında en güzel çare, dağ ile karı baş başa bırakmaktır.
Gün gelip karlar eridiğinde; dağ yolunuzu gözleyince en güzel cevap, başka bir dağdan selam yollamaktır.” Sözünü ezberim!
O yüzdendir, kırmaktan imtina etmeyen doğrucuları, kendi doğrularıyla baş başa ve benim yanlışlarımdan uzak tutmaya çalışmam!
O yüzden bilmenizi isterim ki; bu hayat yolculuğunun bir bölümünde, yolu yolumla kesişen, Allah rızası için iki kelam ettiğim, bir selamı bölüştüklerim: Biliyor musunuz, sizleri hep çok sevdim!


Son olarak demek istiyorum ki;
Şu fırsatlar âlemindeki herkesin "birini" bulduğu bu hayat yolculuğunuzda, "birbirlerini" bulanlardan olmanız ve her zaman, sevdiğiniz kadar sevilmeniz dileğim...


Her daim;
Sevgim, saygım ve fiddareyn saadetler duamla...


Es-Selâmün Aleyküm...


25.09.’18


Gül Başpınar





Etiketler: sayfam ,




"Selâmün Aleyküm - Oryantasyon..." başlıklı yazıya
yapılan yorumları sadece site üyeleri görebilir.
(Bu seçenek yazı sahibi tarafından yapılmıştır.)

Bu yazıya yapılan yorumları görmek için üye girişi yapmalısınız...

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.






Selâmün Aleyküm - Oryantasyon... başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.


Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
18.10.2018 11:57:47
Toplam 11 yorum yapıldı
528 çoğul gösterim
328 tekil gösterim