Hatalarımı düzelten kimse uşağım bile olsa efendim olur. -- Goethe [Paylaş]
E-mail: Şifre: Facebook ile bağlan Üye ol | Şifremi Unuttum
Türkiye Şiir Platformu
ANASAYFA ŞİİRLER Edebiyat Defteri YAZILAR Edebiyat Defteri FORUM Edebiyat Defteri ETKİNLİKLER Edebiyat Defteri NEDİR? Edebiyat Defteri Kitap KİTAP  Edebiyat Defteri Tv TİVİ Edebiyat Defteri Sesli Şiirler MÜZİK Edebiyat Defteri BLOG Edebiyat Defteri Atölyeler ATÖLYE  Edebiyat Defteri BİCÜMLE Edebiyat Defteri ARAMA Edebiyat Defteri İLETİŞİM

TÜRKÇE KONUŞMAK YASAK

TÜRKÇE KONUŞMAK YASAK

TÜRKÇE KONUŞMAK YASAK

Yaklaşık birbuçuk aydır Durmuş Ali abimi ortalıklarda göremedim. Ne oldu kaldı diye bayağı meraklandım. Gerçi en son gördüğümde turp gibiydi. Bazen insan aniden rahatsız olabiliyor. Belki de öyle bir şey olmuştur diye hemen telefona sarıldım.

Yenge hanımdan öğrendiğime göre; çok şükür bir şeyi yokmuş. Son günlerde her şeye sinirleniyormuş. Adeta evde terör havası estiriyormuş. Nedenini ev halkı da bilmiyormuş. Yenge hanım, Durmuş Ali abimin yeni cep telefonu numarasını verdi. Gidecek parayı düşünmeden hemen cep telefonundan aradım. Nihayet onun sesini işitebildim. Hofgarten’de dolaşıyormuş. Jan Wellem Platzt durağında buluşalım diye kararlaştırdık. Derhal buluşma yerine hareket ettim.

Tranvaydan indim.tam indiğim kapının karşısında Durmuş Ali abi, tebessüm ederek duruyordu. Sarıldık. Özlemiştim. Koçlar gibi kafalarımızı tokuşturduk. Birbirimizin sırtını sıvazladık.

“Neredeydin yahu Durmuş Ali abi?” diye yüksek perdeden sorunca; yanımızdan geçen genç bir adam;

“Almanca konuşun!” diye bağırdı. Hiç yüzümüze bakmadsan yanımızdan uzaklaştı.

Bu durum karşısında Durmuş Ali abinin yüzündeki tebessümler yerini gerginliğe bıraktı. “Aldırma!” dedim. Yan yana durarak Königsallee’ye doğru yürüdük. Kürklü bayanların şık giyimli beylerin gezdiği bu sokakta, hiç bir mal almasak da vitrinleri izlemeden dolaşmak istiyorduk. Boyunlarındaki incilerin tam ortasına at nalı gibi haçlarını takan narin bayanlar, çeşit çeşit boydaki köpekleriyle vitrinlere bakıyorlardı. Yüksek topuklu ayakkabılarının üzerinde pek rahat olmadıkları her hallerinden belliydi. Onların yanına biraz yaklaşınca, keskin parfüm kokuları burnumuzun direğini sızlatıyordu. Bu çıt kırıldım narin bayanların yanında ise bazen kart zamparalar boy gösteriyordu. Gerçi biz onların, onlarda bizim ilgimizi çekmiyordu.

Sanki bütün nazik hanımlar bu bulvarda geziniyordu. Bu bulvar vitrinleriyle, sokağında dolaşanlarıyla bu şehrin her türlü moda sergileme alanıydı. Güzel bir bayan şişkin göğsüne bastırdığı küçücük köpeğinin uzun tüylerini okşuyordu. Köpeğin hoşuna gitmiş olacak ki, ağzını açıp, kadının yanağına yaklaştırdı ve diliyle ona bir öpücük kondurdu. Böyle bir beleş öpücüğü yanağında hisseden kadın, eğilip onun ağzından öptü. Tam o anda biz de Durmuş Ail abinin son günlerde nelerle uğraştığını konuşuyorduk.

Yanımızdan beş altı sarışın genç, bilmediğimiz başka bir lisanla bağıra çağıra konuşup geçtiler. Onların konuşmasından bizler rahatsız olmadık. Onlar biraz uzaklaştıktan sonra; yanındaki silindir şapkalı kart zamparadan güç kuvvet alan, köpeği korkmasın diye şişirilmiş göğsüne iyice bastıran bayan, bize dönerek;

“Burası Türkiye değil! Burası Almanya. Türkçe konuşmayın!” diye azarladı.

Bizim cevabımızı beklemeden burnunu havaya kaldırıp, kart zamparası ile yanımızdan hızla uzaklaştılar. Bu sefer ben de çok sinirlendim. Bağıra çağıra yüksek sesle konuşup geçen gençlere bir şey diyemeyen kadın, bizi gözüne kestirmişti her halde. Durmuş Ali abi arkalarından yürü gibi yaptı. Ceketinden tutup kendime doğru çektim. “Boş ver!” deyip tekrar konuşmamıza daldık. Durmuş Ali abi anlatmaya başladı.

“Geçenlerde Karstad ile Kaufhof arasındaki trafik lambalarında yaşlı bir kadın gördüm. Iki elindede ağzına kadar dolu alış veriş torbaları vardı. Torbalar ona ağır geliyordu. Bu torbalar ile karşıya geçerken düşebilirdi. Oğluma, şu yaşlı kadının torbalarını karşı tarafa kadar taşır mısın diye söyledim. O yaşlı kadın, titreye titreye bize dönerek; “Türkçe konuşmayın!” diye bağırdı. Donduk kaldık. Yeşil lamba yanınca yanımızdan sallana sallana çekip gitti.

Hani derler ya... Tam küfür edilecek yer diye: Ama ben terbiyemi bozup küfür etmedim. Fakat, çok sinirlendim. O sinirim akşama kadar geçmedi. Öfkeli bir şekilde akşam evime geldim. Bir de ne göreyim: Kızım Fatma ağlıyordu. Çok sinirliydi. Ne oldu diye sorunca; okulun karidorunda Türkçe öğretmeni ile bir mesele hakkında Türkçe konuşuyorlarmış. Onların yanından geçen Protestan dindersi öğretmeni; “Ciddi olarak söylüyorum. Türkçe konuşmayın! Burada ancak Almanca konuşulur!” diye haykırmış. Bizim Fatma’da;

“Bay Hess, siz geçen gün iki Yunanlı çocuğa Yunanca konuşabilirsiniz dediniz amma” demiş. Bay Hess sırıtarak;

“O zaman sen de Yunanca öğren!” demiş ve çekip gitmiş.

Bu durum karşısında Türkçe öğretmeni kıpkırmızı olmuş. Çocuğun yanında cevap verememiş. Fatma, öğretmene bakmış bakmış ve sert adımlarla oradan uzaklaşmış. Kızımla bu konu üzerinde konuşurken, küçük oğlan televizyonu açtı. Değişik kanallarda gezinirken, Federal Alman Meclisindeki bir oturum gösteren bir kanala gelince, durmasını söyledim.

Avrupa Birliğine Türkiye’yi almak için bir oturum düzenlenmiş. Değişik partilere dahil bazı Alman milletvekilleri görüş belirtiyorlardı. Sanki ayrı ayrı partilerdeki milletvekilleri Türkiye’ye karşı ağız birliği etmişlerdi. Türkiye’de azınlıklar varmış. Bunlar ana dillerini öğrenme, konuşma ve eğitim, haklarına sahip değilmiş. Bu hakların onlara verilmesi gerekiyormuş: Yoksa Türkiyenin Avrupa Birliğine katılması imkansızmış.

Halbuki Federal Almanya’da üç milyonun üzerinde yaşayan Türk var. Türklerin ana dillerini öğrenmeyi savsaklamak için ellerinden gelen her türlü yolu denemekteler. Türkçenin iletişim dili veya ilgi alanından çıkarılması için yapılan çalışmalar, engellemeler meydandadır. Her yerde Türkçe konuşmalara dayanamaktadırlar ve Türkçe konuşanı görünce azarlamaktadırlar. Federal Almanya anayasasına ve kanunlara rağmen; bazı kıt anlayışlı zorbalar tarafından Türkçe konuşmak yasak! Anladın mı?” dedi. Bir müddet sessiz kaldık ve yürüdük, yürüdük. Yolu buluncaya kadar yürüdük.


Halil GÜLEL
Düsseldorf / 2004
(Gercek Hayat Hikayeleri)







Etiketler: sayfam ,


AZAP  | Kadri ATMACA
23 Şubat 2015 Pazartesi 23:09:07


dost biz Müslümanız şunu bunu demeye gerek yok Hristiyanların haçlı seferi devam ediyor Müslümanı dünyada istemiyorlar mesele bu kadar basit duyarlı yüreğini kutlar sevgiler sunarım...


    [ Cevap yaz ]    

Halil GÜLEL  | Halil GÜLEL
2 Şubat 2015 Pazartesi 22:29:07


Sayın İzzettin Coşkun bey, yorumunuzun birinci bölümüne katılıyorum: Anadil yasaklanamaz. İkinci bölümü ise yazılmasa daha iyi olurdu...

ŞU NOKTAYA DA DİKKAT ETMEK LAZIM. ALMANYA, İNGİLTERE, FRANSA VE DİĞER AVRUPA ÜLKELERİNDE BİN YILDIR YAŞAYAN BİR AZINLIK YOKTUR, HAKİM UNSURLAR TARAFINDAN ERİTİLMİŞTİR. BURGUNLAR, ALANLAR, VANDALLAR, VİZİGOTLAR, FRANKLAR, SACHSENLER, FRİESLANLILAR, VE DAHA NİCELERİ ÖNCE DİN OLARAK, SONRA DA HAKİM ULUSAL DİL ADI ALTINA ERİTİLMİŞLERDİR.

FAKAT, TÜRKLERİN HER ÇAĞINDA BERABER YAŞADIKLARI AZINLIKLAR; DİNLERİNİ, DİLLERİNİ VE ÖZELLİKLERİNİ KORUYARAK BU GÜNE GELMİŞLERDİR. EĞER, BATI AVRUPA GİBİ YAPSAYDIK; BU GÜN TÜRKİYE'DE HİÇ BİR AZINLIK OLMAZDI. BUNUN İÇİNDE TÜRK MİLLETİNE NE KADAR TEŞEKKÜR EDİLSE AZDIR.


    [ Cevap yaz ]    

kadiryeter  | KADİR YETER
28 Ocak 2015 Çarşamba 05:46:52



Yazınızı dikkatle ve tamâmını okudum... orada olanlara değil de burada uygulanmak istenenleri gözümün önüne getirip yazınızla kıyasladım.

"Dayak, eşşeğedir" diye atasözümüz var... kıy'da- bucakta kalmış ve eline, ömrü boyunca fırsat geçmemiş sonradan görmelerin, yönetilmek istendiği günler yaşıyoruz Türkiye Cumhûriyeti Devleti'mizde...

Ben kimseye kızmıyorum!... düşünüyorum ki, bu istemediğim halde olan işlerde kusûrum var mı?... Kişi, kendine bu soruyu soramıyorsa, zâten kusurludur!.

Millet, bir ağaç gibidir; sarsıla- sarsıla, uçurumun kenârına kadar kaydırılan toprağı ile kök damarlarından kaybettiği toprak azalıp- kökler günışığına çıktığını gören düşman sevinmeye başlar.

Sizin yazdıklarınızla Türkiye'de olup- bitenler arasında doğrudan bağ vardır... toprağı bizde dalı Sizde okaln haksızlıkların kökünde burada yanlış yere verilen reyler vardır; Sizler, o haksızlığı görüyorsanız biliniz ki; kusurlu bizleriz... Sizleri savunamıyoruz!.

Sonuç olarak çok üzüldüğü bildirir, saygımla Selâm ederim; Halil GÜLEL Ressam ve Şair Ustam...

Tükürün yüzümüze!... payıma düşeni alayım.

kadiryeter Kadir Yeter. 28 OCAK 2015 Çarşamba günü, Trabzon'dan yazdım.

tp://edebiyatdefteri.com/yazioku.asp?id=138480
Halil GÜLEL Düsseldorf / 2004 (Gercek Hayat Hikayeleri)


    [ Cevap yaz ]    

28 Ocak 2015 Çarşamba 00:51:38


Almanyada yaşayan en az beş milyon Türk'ün duyğularına tercüman olan, her gün ırkçı Türk düşmanı Almanların sadistçe duyğularını tatmin ettiği mazlum ve mağdur milletimizin dili olan bu makaleyi ve müessirini kutluyorum.
Milletimizin bir gün uyanıp kendine yapılan bu zulüm ve katliamların hesabını soracağı günleri özlem ve hasretle ümit ediyor, bu uğurda zerre katkısı olanları minnet ve şukranlarımla yad ediyorum.

Muhabbetle selamlıyorum.



    [ Cevap yaz ]    




TÜRKÇE KONUŞMAK YASAK başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.


Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
27.1.2015 23:30:13
Toplam 4 yorum yapıldı
1494 çoğul gösterim
1444 tekil gösterim


Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.