mhrcck
127 şiiri kayıtlı

Anıların Öyküsü ( ÖYKÜ )

mhrcck
  0,0 / 0 kişi ·0 beğenme · 0 yorum · 836 okunma

Anıların Öyküsü ( ÖYKÜ )


Şiirin hikayesini görmek için tıklayın
Çandır Mahallesinde geçti çocukluğum.Sebze bahçesinin yerine yapılan okul ile devlet hastanesi arasında bulunan boş arsada sabahları ahırlardan çıkan büyük baş hayvanlar toplanıp çoban tarafından götürülür gün boyu biz çocuklara oyun alanı olarak kalırdı.
O yıllarda hemen, hemen her evin geniş avlusu, avluda hayvan ahırı bulunur bu ahırlarda büyük baş hayvan beslenirdi. Her sabah ahırdan çıkartılan inek ve camızlar sırtına hafiften vurulur ho sesiyle toplaşma yerine gönderilirdi. Akşam yine aynı toplanma yerine hayvanlar getirilir, çobanın ho sesiyle evlerine gönderilirdi. Hayvanlar kendiliklerinden evlerine yönlenir kapıya geldiğiklerinde böğürerek geldiklerini haber verirlerdi.
Bazen sürüyü kaçıran hayvanları sürüye yetiştirmek için koşturulur, sürüye dahil edilirdi. Bu koşuşturmayı büyüklerimiz genellikle biz çocuklara yaptırırlardı. Bu sebeple komşu mahalle çocuklarını bu koşuşturmadan, okuldan ya da oynadığımız oyunlardan tanırdık.
Komşu çapar mahallesinin çocukları oyunda, bizim çocuklardan baskındılar. Hele ki sapanla taş atma oyununda bizim çocukları yener kafa göz demezlerdi. Sapan tutuş şekli, bir ucu serbestken şaklatılması, ayasına yerleştirilen taşın karşı tarafa fırlatılması büyük bir beceri işiydi.
Mahalle çocukları olarak bu sapan atma oyunda diğer çapar mahalle çocuklarına bazen baskın çıkar keyiflenirdik. Ertesi günün okula gittiğimizde teneffüslerde yenik tarafı ti ye alır onları kıskandırarak zaferlerimizi kutlarlardık. Tabi olarak hırslarını bir sonra ki oyuna saklarlardı.
Bahar aylarında, uçurtmaların kamış çıtaları bir birine çatılarak altıgen hale getirilir, rengarenk parşömen kağıtlarla kaplanır gün batımına yakın okul bahçesinde yada sürü toplaşma yerinde uçurulurdu.En büyük uçurtmayı kimin yaptığı uçurtmasını uçururken etrafında toplaşan kalabalıktan belli olurdu.
Uçurtmanın püsküllü kuyruğuna parşömen kağıdından yapılmış körüklü fenerler takılır içerisine yanan mum konularak akşamları gök yüzünde rengarenk ışık hüzmesi oluşturulur mahalle sakinlerine zevkle izlettirilirdi. Sönmeden yada alev almadan kimin uçurtmasının gök yüzünde daha çok kalacağı heyecanı yaşanırdı.
Bir de topaç çevirme oyunu vardı. sert ağaçtan tepesi şişkin uca doğru konikleşen bu oyun, topacın ucundan şişkin tarafına aşağıdan yukarı doğru pamuk ipliği sarılıp fırlatılarak dönmesi sağlanan bir oyundu. Rengarenk boyanmış bu topaçlar aynı anda fırlatılır, hangi topaç uzun süre dönerse oyunu kazanır, ödül olarak az dönen topacı alırdı.
Bir diğer oyun, göbeği kurşunlu aşık oyunuydu. Göbeğine kurşun doldurulmuş besili koyundan alınmış kallavi aşık her oyun çocuğunun hayalini süslerdi. Diğer aşıklar oyunda piyondu. Oyuna katılan çocuk oyuncular iddialarına göre üç adım ileriye eşit şekilde piyonlarını bir çizgi üzerine dizerler kurşunlu enek aşıklarını, baş parmak ve işaret parmakları arasından dizili piyon aşıklara doğru fırlatırlardı. Kim piyonlara çarptırarak çizgiyi aşırttırır ise ödül olarak devirdiklerini alırdı. Oyun, piyon aşıklar bitene kadar devam ederdi. Ayrıca eğer ki enek aşık piyonlara çarptıktan sonra dik tarafından dim durursa tüm piyonları aldığı gibi diğer oyuncuların enek aşıklarını da kazanırdı. Aşıkları kazanan, kaybedenlerin yanından koşarak uzaklaşır, evlerinin avlusunda keyifle kazandıklarını zevkle seyreder bir daha ki oyuna kadar zulasında saklardı. Kaybeden çocuklar tüm mal varlıklarını kaybetmişcesine üzüntülerinden biri birilerine kenetlenir, kaybettiklerini geri kazanmanın hesabını yaparlardı. O günün akşamı mutsuzlukları yüzüne yansırken, hüzünlerini gizlemeye çalışırlardı. Ebeveynleri anlamazlardı tabi ki duruşlarından.
Bir de hafta sonu eğlencesi balık tutma yarışıydı. Buna pek oyun denemezdi zira bir nevi spordu. Ama spor olduğunu kim bilirdi ki o yıllarda. İşin ucunda iddia vardı. Kim tatlı su birikintisinde daha çok balık tutar, eve dönüşte en önde mahalleye girer en büyük benim dercesine balık sepetini havaya kaldırmanın mutluluğunu yaşardı. Mahalleye girişte, balığa gelemeyen çocuklardan yaşa varol tezahüratı ile alkış alma heyecanı yaşanırdı. Bu galibiyetin hazırlığı öncede yapılır o gün akşamdan hemen sonra erkenden yatılırdı.
Mahalleler arası oynanan savaş oyunumuzdan bahsedeceğim. Mahallemiz ile hasım Çapar mahallesi arasında Orta mahalle vardı. Bu mahallenin insanları çoğunlukla memur ve işçi sınıfındandı onlarda pek çiftçilik yoktu daha sosyal yaşarlardı.Çocukları daha bakımlı ve temiz giyimliydiler. Orta mahallenin çocuklarıyla hiç ortak oyunumuz yoktu. Sadece okulda arkadaşlık ederdik. O dönemlerde okulda abone olmak koşulu ile derslerle ilgili dergiler dağıtılırdı. Biz bu dergilerden alamazdık zira velilerimizin maaşları yoktu. Ev ödevi konusunu öğretmen bu dergilerden hazırlardı. Mecburen orta mahallede oturan arkadaşlarımızdan dergi yardımı alırdık., çoğu da dergisini vermezdi.
Savaş oyunumuzu harman yeri denilen aynı zamanda sığır sürüsünün toplaştığı meydanda oynardık. Sığır sürüsü baharla birlikte yaylaya gönderilir kış gelene kadar orada kalırlardı. Harman zamanı mevsim itibarı ile ağustos, eylül aylarıydı. Dolayısı ile harman yeri bahar ve yaz aylarında bizim oyun yerimizdi. Savaş oyununu da burada oynardık. Savaş yapacağımız çapar mahallesinin çocuklarına aracı gönderir haberleşir, kararlaştırılan gün ve vakitte toplaşırdık. Silahımız, sapanımız ve cep dolusu çakıl taşlarımızdı.
Devlet Hastanesinin çaprazında, şehrimizin ilk çok katlıları olan beş katlıların yan tarafında bulunan arsada toplaşılır, yaklaşık yirmi yirmi beş metre mesafeden savaş düzeni alınır, sapanlara yerleştirilen çakıl taşları bir birimize fırlatarak oynanırdı. Çoğu kez komşu mahalle olan Hacıkılıç mahallesinden yardım almamıza rağmen, yinede Çaparlar bizi yenerlerdi. Kabullenmesek de yediğimiz dayak yanımıza kar kalırdı.
Aileler o yıllarda çocuklarına arka çıkmazlardı, ne okulda ne de oyunda, öğretmen dövse dahi.Öğretmen dövmüşse bir bildiği vardır derlerdi. Çocuk okula teslim edilirken baş öğretmene " öğretmen bey, çocuk size teslim, eti sizin kemiği bizim" dememişlermiydi.
Mahalle savaşı akşamı yer sofrasında otururken, babalarımız yöre şivesiyle bizimle dalga geçerlerdi;
- ne ettiniz bu gün gobeller,
- yine mi başınızı gözünüzü patlattırdınız,
- lan bir türlü öğrenemediniz ellam şu çapar mıymıntılarını yenmeyi.
- hadi bakalım bir kere de siz yenin de görelim derlerdi. Bir sona ki seferde sıra bizde biz yeneceğiz derdik.
Babalarımız haytalığımızı görür, bize de hep aynı nasihatta bulunurlardı.
- sizden bir şey olmaz pısırıh ödlekler hep dayak yer kös kös gelirsiniz. Bari okuyup adam olun da şu, çaparların başına çarşı ağası olun durmadan ceza kesin. Okumuyacaksanız eğer gidin sanayiye meslek sahibi olun.
…………………………..
Velhasıl o yıllar okumayıp baba sözü dinleyenler, çıraklıktan başlayıp zanaatkar oldu akla gelmeyecek imalathaneler fabrikalar kurdular. Holdingleşerek sanayimizin ekonomimizin bel kemiğini oluşturdular.
Okuyanlar sa güya meslek sahibi oldular. Okumayıp sanatkarlıktan patronluğa geçenlerin kurduğu imalat hanelerde, fabrikalarda maaşlı olarak mesleklerini icra ettiler.
Yine biz o günlerin anısına, yalanın menfaatin olmadığı çocukluk günlerimize ve oyunlarımıza dönelim.
Çocuk oyunu, mahalle savaşçıkları asırlarca süre geldi. Ta ki yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar. Milletimizin gen yapısında vardı galiba savaşmayı çocukken öğrenmek. Yüz yüze mertçe savaşmak. Sonrasında kucaklaşmak.
Oyunlarımızda düsturumuzdu mertlik. Bazen kaybettiklerimiz de olurdu ama kazandıklarımız da olurdu. Kazananı kucaklardık. En azından onurluyduk.
Şimdilerde o geçmiş günlerimizi anımsadığımızda ebeveynlerimizin ve öğretmenlerimizin, verdiği terbiye ile övünüyoruz. Menfaatimiz için,vatanımızın onurumuzun satılmayacağını, Askerimizin, Polisimizin ve masum insanların kalleşçe arkadan vurulamayacağını öğrettikleri için.
Şimdi ki çocuklar bilim ve fen çağını yaşıyorlar. Savaşmak gibi bir gaileleri yok. Vatana millete faydalı olmak için yine öğretmenlerinden ilim ve fen öğreniyor, en iyisi olmak için yarışıyorlar. Boş zamanlarında da eh işte dercesine sanal alemde sanal savaşçıları savaştırarak tatmin oluyorlar. Genlerinde var olan savaşçılığı ekrana taşıyarak elli altmış santim mesafeden, klavye ve parmaklarıyla sanal savaşçıları savaştırıp tatmin oluyorlar. 150915 mcicek
Şiiri Değerlendirin
 
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir.
Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Anıların Öyküsü ( ÖYKÜ ) şiirine yorum yap
Okuduğunuz şiir ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?

Anıların Öyküsü ( ÖYKÜ ) şiirine yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.