0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
225
Okunma

Mor menekşem soldu, sümbülüm boynunu büktü,
Dereler susup kaldı, bağlar kurudu, gök çöktü;
Bir zaman türkü söyleyen köylerde şimdi yas var,
Baykuşlar nöbet tutar, geceler üstümüze çöktü.
Nerede o yeşil yamaç, nerede serin pınarlar?
Nerede göğe yükselen dumanlı bacalar?
Bir memleket düşünün: toprağı hâlâ vatan,
Lâkin vatan evlâdı yüreğinde kış yaşar.
Yüreğim harap, bitap; fakat hâlâ bir ses var,
Kül olmuş gecelerin bağrında gizli nefes var;
Her şafakta ufka bakar, güneşi beklerim,
Çünkü karanlık ne kadar koyuysa, sabah o kadar var.
Ne çare, içimizdekiler gafletle sarhoş olmuş,
Dalâletin gölgesinde hakikat unutulmuş;
Bir yanda memleketin pazarı kurulurken,
Öte yanda millet “kader” diye avutulmuş.
Masa başında bölündü nice dağlar, nice yollar,
Bir mühürle satıldı nice umutlar, nice bağlar;
Dışarıdan kuşatma yetmezmiş gibi meğer,
İçeride de pazarlık etmiş nice akıllar.
Ey millet, söyle bana: Bu mudur alın yazın?
Kutsalı kullanıp soymak mı sana düşen payın?
Sana gökten hakikat diye uzatılan her söz
Hakikat midir, yoksa altında başka bir hesabın?
Bir zaman “kutsal” dediler, eğdiler başlarımızı,
Sonra kutsalın gölgesinde boşalttılar kasamızı;
Din diye susturdular, sabır diye söndürdüler,
En sonunda kader yaptılar kendi kurdukları zindanımızı.
Ne acı bir talih bu, ne ağır bir gaflet hâli:
Zinciri boynunda taşıyıp özgür sanmak ahâliyi!
Ben bunu sineye çekemem, gönlüm buna razı değil,
Bir milletin ölümüne seyirci kalmak insanlık değil;
Gecenin bağrında bile şafak arar gözlerim,
Çünkü ümitsizlik, hakikate yakışır bir hâl değil.
Her yanımdan karanlık esiyor, kara rüzgârlar,
Göklerin yüzünü örten ağır, kurşunlu bulutlar;
Fakat ben her seherde doğuya dönerim yine,
Belki güneşten evvel uyanır bizim çocuklar.
Ben sabah meltemini beklerim dağ başında,
Bir ışık ararım milletimin karanlık taşında;
Bir şafak ki yalnız göğü değil, aklı da aydınlatsın,
Bir güneş doğsun artık her insanın vicdanında.
Ey kara bulut, ne kadar örtsen de gökyüzünü,
Güneş kaybolmaz; yalnız bekletir doğuşunu.
Karanlık kendisini sonsuz sanır her gece,
Bilmez ki sabah taşır kendi sonunun müjdesini.
Ben her şafak vaktinde bir selâ duyar gibi,
Memleketin bağrından yükselen bir feryat gibi,
“Uyan!” diye haykırırım taşına, toprağına;
Bir millet ölmez; aklını kaybederse ölür ancak.
İşte bunun içindir elimde baltam, ey zaman!
İbrahim’in meydanından öğrendim dik durmayı ben.
Put dediğim yalnız taş değildir; iyi bil:
Akla zincir vuran her şeydir kırılması gereken.
Bir balta gerek bazen taş putları kırmaya,
Bir fikir gerek gönüllerdeki putu devirmeye;
İbrahim’in baltası yalnız taşa inmedi,
İnsanın içindeki korkuya indi, esarete.
Ne kralın tacı kutsal, ne sarayın duvarı,
Ne kalabalığın alkışı hakikatin terazisi;
Akıl Hakk’ın insana verdiği emanet ise,
Kim o emaneti susturursa, kırılmalıdır putu.
Kırın artık zihindeki sahte ilahları,
Menfaatin ördüğü görünmez sarayları;
Bir insanı yanılmaz sayan kör bağlılıkları,
Korkudan doğan o kutsal sanılan duvarları!
Çünkü millet dediğin sürü değildir, ey gafiller;
Millet, aklıyla yürür, vicdanıyla dirilir;
Bir başın emriyle değil, hakikatin ölçüsüyle
Ayağa kalkar; düşünür, sorar, tartar, seçer.
Ne yalnız kılıç kurtarır memleketi, ne öfke,
Ne sloganla dirilir bir millet, ne kuru gürültüyle;
Önce akıl uyanmalı, sonra vicdan doğrulmalı,
Bir millet kendisini kurtarmalı yine kendisiyle.
Bulutlar çekilecek, gök yine mavi olacak,
Kuruyan dere bir gün yeniden çağlayacak;
Mor menekşe yeniden başını kaldıracak,
Köylerin sustuğu yerde çocuk sesleri doğacak.
Belki bugün bağlarda yalnız rüzgâr dolaşır,
Belki bugün her ocakta ağır bir hüzün dolaşır;
Fakat toprağın altında uyuyan tohum bilir:
Kış ne kadar sürerse sürsün, bahar bir gün konuşur.
Ben o bahara inanırım, ey yorgun memleketim,
Yıkılmış duvarların ardında hâlâ senin nefesin;
Bir gün gök kubbede yeniden destanın okunur,
Yeter ki aklını teslim etmesin senin neslin.
Ey millet!
Senin kaderin değildir bu zillet,
Kader diye sana öğretilen her şey hakikat değildir elbet;
Kader, susup zalime teslim olmak değildir,
Kaderi bahane edip kendi elini bağlamak değildir.
Kalk!
Ama yalnız öfkeyle değil; aklınla kalk.
Bağırmak için değil; hakikati söylemek için kalk.
Bir başkasını efendi yapmak için değil;
İnsana kulluğu reddetmek için kalk.
Kalk ki bağların yeniden yeşersin,
Kalk ki derelerin yeniden çağlasın;
Kalk ki köylerinde baykuş değil, çocuklar ötsün,
Kalk ki anaların gözyaşı değil, umut konuşsun.
Ve bir gün şafak sökerken,
Güneş dağların ardından ağır ağır yükselirken,
Ben yine baltamı omzuma alıp diyeceğim:
Putlar kırıldı mı?
Korkular yıkıldı mı?
Akıl ayağa kalktı mı?
Vicdan yeniden konuştu mu?
Eğer cevabın “evet” ise,
işte o gün benim bayramımdır.
Çünkü ben bir tahtın yıkılmasını değil,
bir milletin yeniden kendisi olmasını isterim.
Bir hükümdarın düşmesini değil,
insanın esaretten doğrulmasını isterim.
Bir çağın kapanmasını değil,
aklın ve vicdanın çağının açılmasını isterim.
Ve son sözüm, bu karanlık gecenin göğsüne saplanan bir şafak gibi olsun:
Ey millet, karanlığı kader sanma!
Bulutu gök sanma!
Zinciri yazgı sanma!
Kutsalı kullananı kutsal sanma!
Çünkü güneş doğmadan önce
en koyu gece yaşanır.
Ve belki de bugün
göğün bütün yıldızları saklıdır diye
yarının güneşi doğmayacak değildir.
Doğacaktır.
Yeter ki sen,
o güneş doğarken
uyuyanlardan değil,
ayağa kalkanlardan ol!
Erol Kekeç/16.08.2026/Sancaktepe/İST
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.