0
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
156
Okunma
Sordular, bir gece yarısı ansızın,
Yüzüme vururken gaz lambasının yorgun isi:
"Sevgi nedir?" dediler; seslerinde bir sızı,
Sanki bir bilmecenin en dilsiz hecesi.
Gençtim o zamanlar, kelimelerim mağrur,
Sandım ki sevgi, göğsü yırtan bir fırtınadır.
Büyük yeminler, parıltılı cümleler vs...
Meğer insan, yanıldıkça derinleşen bir kuyudur.
Yıllar geçti, hayat dokundu saçlarıma,
Avucumda un elendi, ömür pişti zamanla.
Gördüm ki sevgi, o şaşaalı laflarda değil;
Fırından yeni çıkmış dumanı üstünde bir ekmeğin
O dilsiz, o hesapsız kokusunda gizliymiş.
Yürüdüm... Şehirler eskidi, yollar bitti içimde,
Her durakta bir hatıranın gölgesi kaldı.
Yaşadıkça öğrendim o en sükûti sızıyı;
Sevgi, kendi gürültünü susturabilmekmiş.
Dünyanın uğultusunu dışarıda bırakıp,
Bir başkasının sessizliğine hırka olabilmekmiş.
Yaşamak dedikleri meğer bir biriktirme sanatıymış;
Düşe kalka, yana yıkıla öğrenirmiş insan,
En ağır yükün aslında en kutsal emanet olduğunu.
Zamanın ördüğü o soğuk, o dilsiz duvarda,
Çatlaklardan sızan sabırlı bir sızıymış sevgi.
Unutulmuş bir avlunun dilsiz taşı gibi sessiz,
Ama fırtınaya göğüs gerecek kadar inatçı ve kimsesiz...
Birinin gözündeki bir damla yaş için,
Kendi gökyüzünü ateşe vermeyi göze alabilmekmiş.
Şimdi heybemde kırık aynalar, geçmeyen zamanlar var,
Anladım ki sevgi, inatla beklemek değil,
Gerekirse kendi yangınıyla yürümeyi kabullenmekmiş.
Hiçbir şey ummadan, bir hesaba sığmadan,
Uzaklar araya örse de o soğuk duvarı,
Her nefeste dilsiz bir "İyi ki varsın" bırakıp
Kendi gölgenle sessizce çekilebilmekmiş.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.