0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
89
Okunma
Herkes,
kendi zihin uygarlığının görkemli yıkıntıları arasında
mağrur bir Roma sütununun dilsizliğine yaslanıyor;
tarihin ve çağın gürültüsünün uzağında,
zamanın dışındaki kadim masalın fısıltısını dinleyerek
henüz uyanılmamış antik rüyaların
tozlu uykusuna dalıyor.
Ve sonra bir an geliyor:
içindeki suskun orduları tek bir meydanda topluyorsun.
Tenine dar gelen o ağır zırhı kuşanmayı unutuyor,
yüreğini en kutsal toprakların kucağına
savunmasız bir mabet gibi bırakıyorsun.
Göğsünü hangi mızrağın menzili yapacağını bilmeden,
rüzgârın insafına
ak mermerden bir bayrak çekiyorsun göğe.
İster yenilginin sessiz ilahisi de buna,
ister kabullenişin ihtişamlı duruşu…
Ama söyle bana:
en çok neyi özledi bu yorgun beden?
Savaşmayı sevişmeye siper ettiğin
o tozlu meydanlarda
ruhunu bir ganimet sofrası gibi sunmadın mı?
Galip orduların vahşi savaşçılarına emanet ettiğin o ruh,
şimdi kılıç uçlarında sallanan
hırpalanmış bir sancak.
Ve sonunda…
o beyaz sükûnete,
o bembeyaz antik düşe
lâl çöküyor;
mermerin damarlarına işleyen
bir pişmanlık gibi.
Hüseyin Çomak
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.