0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
59
Okunma
Kendini nasıl seyreylersin
Bir “hiçlik” makamıdır benlikten geçiş,
Kendi kuyumda Yusuf’u bulup seçiş.
Ne dışarıda ara, ne uzaklarda gezin;
Hakk’a giden yol, kalpten içeri bir geçiş.
Varlığın her zerresi O’ndan bir nişane,
Gönül bir Kâbe’dir, gayrısı hep bahane.
Görünürde kesret, hakikatte vahdet var;
Sırrı bilen dervişe her bir an şah hane.
Yarabbi, gönlümün neresindesin?
“Sır ol” deyip durur dilin, ara bul dersin.
Kaplamışsın kâinatı zerreden bütüne,
Seni seyretmek istesem, Sen kendini nasıl seyredersin?
Nefis bir ejderha, aşk ateşiyle yanar,
Sustukça ruh konuşur, susayan Seni anar.
Dünya bir gölgedir, geçer gider hayali;
Aslını bulan gönül, ancak Sende karar kılar.
Nasıl sır oldun ki hem ayan hem pinhan,
Her adımda benimlesin, nereye varsam.
Yâr mısın, sevgili misin, yoksa sır mı sır?
Hangi Leylâ sadrında gizlidir bu zaman?
Edep ile girilen, lütuf ile çıkılan,
Kibir kalesidir bu yolda ilk yıkılan.
“Ölmeden önce ölmek” dedikleri o hâl;
Ezelden ebede tek bir nura bakılan.
Kulun Yakup’um ben, Yusuf kuyusunda,
Medet bekler gönlüm karanlık duruşunda.
Ağır gelmez bunca gözyaşı bu yolda,
Vuslat hazır; can, teslim olmuş son durağında.
Bir mezar taşı gibi suskun bedenim,
Üzerinde “Ruhuna Fatiha” yazılı derinliğim.
Hiçlikte tamamlanır bütün arayışlar;
Sır Sen’sin, yol Sen’sin, varış da Sen’im.